Makaleler
HUKUK SİSTEMİMİZDE BİLİRKİŞİLİK...
BİLİRKİŞİ RAPORLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ


Bilirkişi raporu yargıcı bağlayıcı mıdır? Bağlayıcı değilse neden bilirkişi incelemesi yapılır? Yargıç kendisi değerlendirme yaparak karar veremez mi?

Yargıç, bilirkişiye başvurma konusunda serbest olduğu gibi, tüm yargısal kararlarda belirtildiği üzere bilirkişi raporu ile bağlı değildir. Kanıtları serbestçe değerlendirme yetkisine sahip olan yargıç, bilirkişi raporu ile bağlı değilse de; teknik ve özel konularda verilen raporu yeterli görmediği takdirde CMUK.`nun 76`ncı maddesi gereğince, mevcut tereddütleri giderici ek bir rapor düzenlenmesini aynı bilirkişiden isteyebileceği gibi gerekirse bir başka bilirkişi veya bilirkişi kurulundan görüş alabilecektir. Ceza Genel Kurulunun 13.10.1986 gün 210/440 sayılı kararında belirtildiği gibi, "yargıç; bilirkişi görüşünü, olayın bütünlüğü içinde kanıtlara göre irdeleyip değerlendirmelidir."

Düzenlenen bilirkişi raporuna itibar edilebilmesi için, o raporun inandırıcı, gerçekci ve oluşa uygun vakalara dayanması gerekir. Kaçakçılık davasında aidiyet incelemesi yapıldığında kaynağa inilip inilmediğini, ibraz edilen faturada gösterilen eşya ile kaçak olduğundan bahisle işlem yapılan dava konusu eşyanın aynı cins eşya olup olmadığını yargıç denetleyebilir. Depodaki malın eksik çıkmasında fire durumunun nazara alınıp alınmadığını, fire oranını inceleyebilir. Bir inşaatta kaç ton demir harcandığını, yapım hatası olup olmadığını saptayamazsa da, deneyimlerine ve bu konuda yapacağı araştırmalara dayanarak bir tahminde bulunabilir. İflasın hileli olup olmadığı hususunda bir görüş edinebilir. Eğer bilirkişi raporunda yeterli gerekçe yoksa, rapor kendi içinde çelişkili ise, gösterilen gerekçe oluşa ve kanıtlara uygun değilse yargıç, bu raporla bağlı değildir.

Ceza Genel Kurulunun 14.1.1985 gün ve 213/1 sayılı kararında, "bilirkişi raporları hakimi bağlamaz. Delilleri serbestçe takdir edecek hakim, oluşa ve delillere uymayan bilirkişi raporlarına aykırı karar verebilir. Yasalarımızda bunun aksine herhangi bir hüküm bulunmamaktadır." denildikten sonra, "Koruyucu aletlerin kullandırılması gerektiği hususunda tüzükte herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. İşyerinde birçok benzer makina bulunmakta olup bu makinalarda çalışan işçilere sağlanan araç ve gereçleri işçilerin iş yaptıkları sırada kullanmaları gerekir. Kalifiye işçi olan mağdurun sağlanan bu araçları kullanmaması sonucu yaralanması olayında sanıklara yüklenebilecek herhangi bir kusur bulunmamaktadır. Kıskaç veya maşa kullandırılmamasıyla olay arasında nedensellik bağı yoktur. Çünkü mağdur bu işlerde çalışmış kalifiye bir işçidir" denilerek bilirkişi raporunda kusurlu olduğu belirtilen işverenin olaydan sorumlu tutulamayacağı, sanıkların hareketleri ile sonuç arasında uygun nedensellik bağının bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

Ceza Genel Kurulu`nun 16.5.2000 gün ve 104/110 sayılı kararına konu olan olayda, bir şirket tarafından kurulmuş olup kiraya verilerek bir başka şirket tarafından işletilmekte olan akaryakıt istasyonunda meydana gelen patlama ve yangın sonucunda iki kişi ölmüş ve birçok kişi yaralanmıştır. Olayla ilgili olarak iş mevzuatı yönünden yapılan idari soruşturma sonucunda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Müfettişlerince düzenlenen raporda; akaryakıt tanklarının ne yeraltı ne de yerüstü deposu durumunda olmadığı, tankların taşma borusunun olmayıp aralarında 25 cm. bulunduğu, üzerlerinden yetersiz izolasyonlu aydınlatma tesisatının çekildiği, akaryakıt istasyonunun işyeri açma ve çalışma ruhsatının olmadığı, tesisi hatalı kurarak kiraya veren şirketin %50 ve bu şekilde ruhsatsız olarak kullanan şirketin de %50 oranında kusurlu oldukları belirtilmiştir. Hazırlık soruşturmasında C. Savcısı tarafından mahallinde yapılan keşifde dinlenen bilirkişiler de aynı sonuca ulaşmışlardır.

Son soruşturma aşamasında yaptırılan bilirkişi incelemesinde, üç kişilik bilirkişi kurulu tarafından düzenlenen raporda; projesi olmadığı halde akaryakıt istasyonunu yapan, şartnamelere aykırı olarak tesisi kuran ve kontrol görevini yapmayan imalatçı şirket genel müdürünün 2/8, ruhsatsız olarak istasyonu çalıştıran ve teknik kontrolleri yaptırmayan, işçi soyunma yerleri ile tuvaletlerde başlayan benzin kokusunun nedenlerini araştırmayan işletici şirket yönetim kurulu başkanının ise 6/8 oranında kusurlu olduğu bildirilmiştir.

Bilirkişi raporları arasında kusur oranı yönünden farklılık bulunması üzerine iş güvenliği uzmanları ve bir öğretim görevlisi tarafından düzenlenen raporda her iki yöneticinin 4/8 er oranında kusurlu oldukları mütalaasında bulunulmuştur. Sanıkların mahkumiyetlerine ilişkin yerel mahkeme kararı 9. Ceza Dairesince sair itirazlar reddolunup 647 sayılı Yasanın 4`üncü maddesinin uygulanması istemleri hakkında bir karar verilmemesi isabetsizliğinden bozulmuştur. Yargıtay C. Başsavcılığı, "Bilirkişi raporlarının takdiri kanıt niteliğinde olup hakimi bağlamayacağı, delilleri serbestçe takdir edecek hakimin oluşa ve delillere uymayan bilirkişi raporlarına aykırı karar verebileceği, istasyonun ruhsatlı olması, tesisin hatalı kurulduğunu bilmeyen kiracı şirketin yöneticisinin eylemi ile sonuç arasında nedensellik bağı olmadığı, olaydan bir hafta önce benzin kokusunun duyulması üzerine teknik elemanların beyanı üzerine tuvaletlerin kapatıldığı, istasyonu çalıştıran şirket yönetim kurulu başkanının beraetine karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle itiraz etmiştir. Ceza Genel Kurulunun anılan kararında, "Bütün bilirkişi raporlarında özde tutarlı bir şekilde, meydana gelen olayın nedeni açıklandıktan sonra sanıkların kusurlu oldukları belirtilmiştir.

Olayın teknik yönü de nazara alındığında, olaysal olarak birbirleriyle tutarlı olan ve dosya içeriğine ve toplanan delillere uygun bulunan, bilimsel ve teknik yönleri tartışma konusu olmayan bilirkişilerin raporlarının artık mahkemeyi bağlamayacağından söz etmek, soruşturmanın genişletilmesi gerektiğini ileri sürmek olanaksızdır. Yerel mahkemenin dosya içeriğine uygun bulduğu, birbiriyle uyumlu bu bilirkişi raporlarına itibar ederek hükme dayanak yapmasında, kararında belirtilen kusur oranlarını gözeterek hukuki nitelemeye yer vermesinde bir isabetsizlik görülmediği" kabulüyle itirazın reddine karar verilmiştir.
Teknik ve özel bilgi gerektiren konularda bilirkişiye başvurulduktan sonra bu görüşün yetersiz ve hatalı olduğu ileri sürülerek ya da bilirkişi raporları arasındaki çelişki dikkate alınarak orta bir yol bulunup karar verilmesi mümkün değildir. Yargıç bu durumlarda, eksik veya hatalı olan hususları, dikkate alınmayan kanıtları belirterek ek rapor isteyebileceği gibi yeniden bir başka bilirkişinin görüşüne de başvurabilecektir. Ceza Genel Kurulu da, mağdurdaki mevcut kırığın yere düşmeklemi yoksa kürekle vurulunca mı olduğu hususunda Adli Tıp Kurumu`ndan görüş alınması gerektiğini 1988/264-373 sayılı kararında hükme bağlamıştır.

Ceza Genel Kurulunun 28.12.1999 gün ve 305/326 sayılı kararında; suçunu söyletmek için işkence yapmak suretiyle ölüme neden olmak suçundan TCY.`nin 452/2, 243/2, 59`uncu maddeleri uyarınca sanıkların cezalandırılmalarına karar verilen olayda, ölüm nedeninin akciğer ödemi ve buna bağlı solunum yetmezliği olduğu kabul edilmişse de, maktülde herhangi bir hastalık olmadığı kabulü ile bu sonuca varıldığı halbuki maktülün epilepsi hastası olduğunun belirtildiği ve bu hastalığın ani ölüme yol açabileceğinin uzman doktorlar tarafından düzenlenen görüş yazısında açıklandığı belirtildikten sonra;

"CYUY.`nın "bilirkişinin tayini" başlığını taşıyan 66. maddesinde "Çözümü özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin rey ve mütalaasının alınmasına karar verilir" hükmü yer almaktadır. Bu hüküm uyarınca epilepsi hastalığının ölüme neden olup olmayacağının belirlenmesi tamamen özel ve tıbbi, teknik bir bilgiyi gerektirmekte olup, bu hususun hakim tarafından değerlendirilmesi de olanaksızdır. Ortaya çıkan bu hususun yok sayılarak ve araştırılmadan tartışma dışı bırakılması ceza yargılamasının amacı ile bağdaşmaz" denilerek maktülün epilepsi hastası olması halinde bunun ölüme doğrudan veya dolaylı etkisi araştırılarak sonucuna göre karar verilmesi gerektiği kabul edilmiştir.

Bir başka olayda sanık, kullandığı motorsikleti ile yeşil ışık yandıktan sonra harekete geçmiş ve karşıdan karşıya geçmekte olan yayaya çarparak yaralanmasına neden olmuştur. Olay yeri ile yaya geçiti arasındaki mesafe elli metre olup sürücü olan sanığın 8/8 oranında kusurlu olduğunu bildiren bilirkişi raporlarına dayanılarak hüküm kurulmuştur. Karayolları Trafik Yasasının 68`inci maddesinin b/1 bendinde yer alan "yaya ve okul geçitlerinin bulunduğu yerlerde, geçitte yayalar için ışıklı işaret varsa bu işaretlere uymak" ve b/3 bendinde düzenlenen "ışıklı işaret veya yetkili kişilerin bulunmadığı geçitlerde veya kavşaklarda güvenlikleri açısından yaklaşan araçların uzaklık ve hızını gözönüne almak" kurallarına uymayan mağdurun, trafik ışıklarına elli metre mesafeden karşıdan karşıya geçmek biçimindeki davranışının sonuca etkili olup olmadığı irdelenip açıklanmamıştır. Ceza Genel Kurulu`nun 16.11.1999 gün ve 237/274 sayılı kararıyla, "yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılması gerektiği, yetersiz bilirkişi raporuna dayanılarak hüküm kurulamayacağı" gerekçesiyle yerel mahkeme kararı bozulmuştur.

Ceza Genel Kurulunun 10.4.1995 gün ve 82/107 sayılı kararında, "Oluş hususunda bir aykırılık bulunmadığı halde kusur oranlarında farklılık bulunduğu görülmektedir. Yerel Mahkeme, ilk bilirkişi görüşüne dayanarak hüküm kurulmasının yeterli bulunmadığını ve tarafların bu rapora itirazlarını gözeterek ikinci kez bu konuda daha uzman olan Adli Tıp Trafik İhtisas Kurulundan görüş alınmasına gerek gördüğü halde, iki bilirkişi görüşü arasında oluşan aykırılığı gözardı ederek yetersiz gerekçeyle hazırlık soruşturması sırasında saptanan bilirkişi görüşüne itibar ederek karar vermiştir. Oysa ki, maddi gerçeğin hiçbir duraksamaya yer vermeyecek biçimde ortaya çıkarılabilmesi bakımından bu konuda uzman bilirkişi veya bilirkişiler kurulundan görüş alınarak aykırılığın giderilmesine çalışılmalı, aykırılık giderilemediği takdirde, önceki raporlar da değerlendirilerek sanığın hukuki durumu tayin ve takdir edilmelidir" gerekçesiyle mahkeme kararı isabetsiz bulunmuştur. Ceza Genel Kurulunun ve 2. Ceza Dairesinin pekçok kararı da aynı doğrultudadır.

Öte yandan çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişi görüşüne başvurulacağından, kimlik tespiti ve yemini sırasında bilirkişinin işi, görevi, uzmanlık alanı belirtilmelidir. "Beyanı hükme dayanak yapılan bilirkişinin uzmanlık alanının belirtilmemesi yasaya aykırıdır." (CGK. - 20.6.2000 - 129/134)
Delillerin değerlendirilmesi veya suçun hukuki niteliği konusunda verilen bilirkişi mütalaası yargıcı bağlamayacağı gibi bu doğrultuda da görüş istenemez. Söylenen sözlerin sövme suçunu oluşturup oluşturmadığı, eserin veya filmin müstehcen olup olmadığı, sahtekârlık suçlarında mevcut oynama veya eklemenin aldatma yeteneğinin olup olmadığı, eylemin zimmet mi yoksa nitelikli zimmet suçunu mu oluşturduğu, olayda görevde yetkiyi kötüye kullanma suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığı, suçun manevi unsurunun gerçekleşip gerçekleşmediği gibi konularda bilirkişiden görüş alınamaz, alınan görüş yargıcı bağlamaz.

Ceza Genel Kurulunun 21.12.1992 gün ve 338/358 sayılı kararında "Her ne kadar 3.6.1991 günlü bilirkişi raporunda bordrolara dahil edilmeyen 388.442 lira gecikme cezasının beşeri hata sonucu günlük hasılat defterine kayıt edilmediği ve sanığın zimmet kastıyla hareket etmediği belirtilmişse de, sanığın müfettişe verdiği ikrarı içeren beyanı karşısında bu değerlendirmeye itibar edilemez. Kaldı ki kastın tayini tüm delilleri olaysal olarak değerlendirmesi gereken hakime aitttir" denilerek kastın değerlendirilmesi hususunda bilirkişinin yetki ve görevi bulunmadığı açıklanmıştır.

28.4.1998 gün ve 68/143 sayılı Ceza Genel Kurulu kararında, "Öte yandan hakim özel ve uzmanlık bilgisini gerektiren konularda bilirkişiye başvurabilir. Bilirkişi, bir sorunun çözümünde uzmanlığından yararlanılan kişidir. Görevi, uzman olduğu alanda mahkemeye yardımcı olmaktır. Uzmanlık gerektirmeyen, hakim veya savcının hukuk bilgisi, kültürü ve deneyimi ile çözebileceği konularda bilirkişiye başvurulması CMUK.`nun 66`ncı maddesine aykırıdır. Bilirkişi mesleki ve teknik bilgisini somut olaya uygulayıp bundan çıkacak bilimsel ve maddi sonuçları saptamakla yükümlüdür. Bunun ötesinde kendisinden hukuksal sonuç bildirmesi istenemez. Kendiliğinden böyle bir sonuç bildirmişse bu, hakimi bağlamaz. Çünkü saptanan maddi gerçeğin yasa normundaki ölçütlere göre suç oluşturup oluşturmayacağını tartışıp karar vermek hakimin görevidir." denilerek bilirkişinin hukuki konularda görüş bildiremeyeceği ve görüşünün hakimi bağlayıcı olamayacağı açıklığa kavuşturulmuştur.

"Sanığın KİT komisyonunda kurumu ile ilgili faaliyet raporu ve bilanço hesapları görüşülürken, söz almadan konuşmaması için komisyon başkanı tarafından uyarılması üzerine "Bu komisyonda bulunmaktan hicap duyuyorum" dediği saptanmıştır. Sanık ayağa kalkmış, komisyon başkanının sözlerini geri almasını istediği halde geri almadan uzaklaşmıştır.

Bu sözlerin kullanılış biçimi, yeri, sanığın o andaki davranışları gözetildiğinde küfür boyutunda kullanıldığı açıktır. Bu hususun belirlenmesi özel ve tenik bilgi gerektirmediğine göre anılan sözler yönünden bilirkişiden görüş alınmasına gerek yoktur. Genel ve hukuki bilgi ile sonuca ulaşan (suçun oluştuğunu kabul eden) yerel mahkemenin kabulü doğrudur" denilerek Ceza Genel Kurulu`nun 17.4.1995 gün ve 91/118 sayılı kararıyla, sövme suçunun oluşup oluşmadığının yargıç tarafından saptanabileceği sonucuna varılmıştır.

Basın yoluyla işlenen sövme suçlarında, haber verme ve eleştiri sınırının aşılıp aşılmadığı ve suçun oluşup oluşmadığı konularında bilirkişi görüşü alınmakta ve genelde, eleştirinin sert olmasının normal olduğu, failde tahkir etme özel amacı bulunmadığında suçun oluşmadığı şeklinde raporların düzenlendiği görülmektedir. Gerek Yargıtay 4. Ceza Dairesi gerekse Ceza Genel Kurulu, eylemin suç olup olmadığının, mağduru küçük düşürücü nitelik taşıyıp taşımadığının yargıç tarafından belirlenebileceğini ve özel kasıt arayan bilirkişi düşüncesine ağırlık verilerek beraet kararı verilmesinin yasaya aykırı oluğunu birçok kararlarında belirtmişlerdir.
Benzer hükümler diğer ülke yasalarında da yer almaktadır. Alman Yargılama Hukukunda da, bilirkişi raporuna tarafların itiraz etmeleri veya yargıcın bu raporu yeterli bulmaması halinde yeniden bilirkişiye başvurulması olanaklıdır. Yeni bir inceleme yapılabilmesi için.

a) İlk bilirkişi raporunun eksik olması, raporda çelişkiler bulunması, ikna edici nitelikte olmaması,
b) Bilirkişinin yeterli bilgi sahibi olmaması,
c) Raporun hatalı maddi olaylara dayanılarak hazırlanması,
d) Rapora esas teşkil eden maddi vakıaların, taraflarca öne sürülen yeni maddi olaylar nedeniyle değişmiş bulunması,
e) Bu konuya ilişkin olarak bir başka bilirkişinin daha fazla deneyime, bilgi ve araştırma olanağına sahip olması,
f) Raporu düzenleyen bilirkişinin tarafsızlığından kuşku duyularak reddolunması, hallerinden birinin gerçekleşmesi yeterlidir.

BİLİRKİŞİNİN HAKLARI

Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 77`nci maddesinde belirtildiği üzere bilirkişiye kaybettiği mesai için alacağı tazminattan başka, inceleme ve yol giderleri ile birlikte çalışması karşılığında uygun bir ücret ödenecektir. Maddede bilirkişi ücret tarifesinden sözedilmekte ise de, böyle bir tarife bulunmadığından, bilirkişi ücreti yargıç tarafından takdir ve tayin olunacaktır.

Örneğin; bir mühendis bilirkişi olarak atanmış ve raporunu dört gün içinde hazırlamış ise dört gün başka bir iş yapmamıştır. Bu süre içinde kazanacağı paraya ilaveten yazım, adliyeye geliş gidiş gideri, yapmışsa diğer inceleme giderleri ile birlikte emeğinin karşılığı olarak da bilirkişi ücretine hükmedilmelidir. Ücret tayin edilirken raporun niteliği, davanın konusu, belgelerin çokluğu, işin karışıklığı, yapılan analizler eğer çekilmişse fotoğrafların ve diğer temin olunan belge ve malzemelerin giderleri de dikkate alınmalıdır.

BİLİRKİŞİNİN GÖREVLERİ VE GÖREVİNİ YAPMAMASI

Bilirkişinin görevi, davet üzerine gittiğinde görüşünü sözlü olarak bildirmek veya görüşünü hemen bildiremediği, araştırma yapması gerektiği takdirde yazılı olarak raporunu sunmasıdır. Yazılı olarak rapor sunması için uygun bir süre verilecektir. Bu süre iki ayı geçemeyecektir. Verilen önel içersinde raporunu vermeyen veya bilirkişilik yapma mecburiyeti olduğu halde davetiye tebliğine rağmen gelmeyen, gelip de yeminden veya oy vermekten, görüş bildirmekten çekinen bilirkişi sebep olduğu giderlerle birlikte para cezasıyla cezalandırılacaktır. Ayrıca hapsolunabilecektir. (CMUK. madde 46, 63, 70) Benzer hükümler Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 271 ve 278`inci maddelerinde de yer almaktadır.

Ceza Yasasının 282`inci maddesinde, "Her kim adliye makamları tarafından şahit, ehli vukuf veya tercüman sıfatı ile davet olunup da asılsız bir sebebi ileri sürmek suretiyle icabet mecburiyetinden vareste tutulmuş veya icabet etmekle beraber şehadet etmekten veya ehlivukuf veya tercümanlık vazifesini ifadan istinkaf eylemiş bulunursa altı aya kadar hapse veya on liradan yüz liraya kadar ağır para cezasına mahkûm olur.

Fail ehli vukuftan ise mahkûmiyet neticesi olarak hapis müddetine müsavi bir zaman için meslek ve sanatın tatili cezasına dahi mahkûm olur" hükmü yer almaktadır. Maddeyle, hizmetten kaçınma cezalandırılmaktadır.
Yargıtay Ceza Genel Kuruluna intikal eden bir olayda, Asliye Hukuk Makemesi tarafından bilirkişi seçilen Tapu Kadostro Genel Müdürlüğünde harita mühendisi olan sanığa, 14.11.1986 günlü keşifde raporunu sunması için iki ay süre verilmiştir. Sanık olan bilirkişi, 20.1.1987 tarihinde verdiği dilekçesinde, görevden ayrılıp özel bir şirkette çalışmaya başladığını, yurt dışına gidip geldiğini belirterek bilirkişilikten affını istemiştir. Verilen süre içinde raporunu sunmadığından bahisle TCY.`nnin 282/1-2`nci maddeleri uyarınca cezalandırılmasına karar verilmiştir. Ceza Genel Kurulu 6.11.1989 gün ve 275/332 sayılı kararında:

"Ceza Yasasının 282`nci maddesinde düzenlenen `Kanunen yapılması gereken görevden kaçınma` suçunun oluşabilmesi için aşağıdaki koşulların gerçekleşmesi gerekir:
a) Fail; tanık, bilirkişi veya tercüman olmalı,
b) Yargı yetkisini kullanan adli, idari veya askeri yargı makamları tarafından davet edilmeli,
c) Fail, usulüne uygun şekilde çağrılmalı,
d) Fail, gerçeği yansıtmayan uydurma sebepler ileri sürerek kendisini çağıran adli makama gelmekten vareste tutulmasını talep etmiş olmalı,
e) Veya fail davete uyarak adli makama geldiği halde asılsız sebep ileri sürerek adli görevi yapmaktan kaçınmalı,
f) Fail, gerçeğe aykırı sebepleri bilerek ve isteyerek ileri sürmelidir.

Bu açıklamaların ışığında olayımıza baktığımızda; sanık Asliye Hukuk Mahkemesinin çağrısına uyarak bilirkişi sıfatıyla keşfe katılmış ve raporunu verilen sürede sunamamıştır. Verdiği mazeret dilekçesinde ileri sürdüğü sebeplerin asılsız olduğu kanıtlanmamıştır. Sanık mazeret olarak ileri sürdüğü yurt dışına çıktığını gösterir pasaport fotokopisini ibraz etmiştir. Bu nedenle sanığın asılsız sebep ileri sürerek bilirkişilik görevinden kaçındığı kanıtlanamadığından TCY.`nin 282`nci maddesinde yer alan suçun unsurları olayda gerçekleşmemiştir.
Bilirkişinin, davete rağmen hukuk mahkemesine gelmemesi veya gelip de görevini yapmaması halinde, HUMY.`nın 278/3. maddesinin göndermesiyle aynı Yasanın 271. maddesinde düzenlenen disiplin para cezası ile yargılama giderine mahkum edilmesi gerekmektedir" denilerek Ceza Yasasının 282`nci maddesinin uygulanma koşulları açıklanmıştır.

Öte yandan bilirkişinin neden olduğu zararların tazmini hususunda özel bir hüküm bulunmamaktadır. Bu konuda Borçlar Kanununda yer alan haksız fiillerle ilgili hükümlerin uygulanacağı açıktır. Ancak konunun özel olarak düzenlenmesi yerinde olacaktır. Görevi dikkate alındığında bilirkişinin sorumluluğu trafik kazası yapan bir şoförle, hayvanını komşusunun bahçesine sokan bir mal sahibi ile, top oynarken komşunun camını kıran bir gençle eş değerde tutulmamalıdır. Verilen yetki ve görev, özel sorumluluğu gerektirmektedir. Cezai sorumluluk ve disiplin cezaları yönünden tanıklarla eşit tutulması, bu konuda tanıklık bölümüne yollamada bulunulması yetersiz bir düzenlemedir. Kusursuz sorumluluk ilkeleri de dikkate alınarak bilirkişilerin hukuki sorumluluğunun düzenlenmesi yerinde olacaktır.)

BİLİRKİŞİ KURUMU İLE İLGİLİ SORUNLAR VE ÖNERİLER

Bilirkişilik kurumu ülkemizde, istenen ve özlenen düzeye erişmemiştir. Bunun pekçok nedenleri bulunmaktadır. En başta konu ile ilgili mevzuat yetersizdir. Yargılama giderlerini azaltmak ve zaman kaybını önlemek için, hukuki bir menfaat olduğunda uzman kişiler marifetiyle delil tespiti yapılması kabul edilmiştir. Bilirkişinin göreve başlamasını kolaylaştıran, incelemeyi hızlandıran hükümlere yer verilmiştir. Ortaya çıkan zorlukların ve anlaşmazlıkların giderilmesinde yargıca geniş takdir yetkisi tanınmıştır. Bilirkişinin tüzel kişi olması da mümkündür.

Yurdumuzda da bilirkişi kurumunun, kurumsallaşması için yasal düzenleme yapılması ve kurumsallaşmanın kolaylaştırılması yerinde olacaktır. Uygulamada bilirkişilik yapmak isteyenler mahkemelere başvurmakta ve bilirkişi olarak seçilmelerini istemektedirler. Bazıları ek gelir temini, bazıları boş vakitlerin değerlendirilmesi, bazıları çevre edinmek, bir kısmı da bilgilerinden başkalarının da yararlanmasını sağlamak ve adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunmak amacıyla bilirkişi olmak için müracaat etmektedirler. Yargıç ve savcılar da bu başvuruları da dikkate alarak kendi olanakları ile listeler oluşturmaktadırlar. Deneyimleri ve bilgileri yeterince bilinemediğinden ilk dosyalarda düzenlenen raporlar incelenmekte, yeterli görülmediğinde tekrar bilirkişi incelemesi yaptırılmakta ve bu kişiler bilirkişi listesinden çıkartılmaktadırlar. Atanan bilirkişilerin bir kısmının özel ve teknik bilgiden yoksun olmaları, yeterli donanımlarının bulunmaması nedeniyle düzenlenen raporlar yetersiz kalmaktadır.

Bilirkişi raporu davanın sonucuna etkili olduğundan, çok büyük dikkat ve özen gösterilmesi, titizlikle hazırlanması, eksik bir yönünün bulunmaması gerekir. İşte, bilirkişi olarak başvuran ve tayin edilen kişinin raporunun yetersiz olması nedeniyle yeniden inceleme yaptırılması hem zaman kaybına hem de maddi kayıplara neden olmaktadır. Öte yandan bilgili, deneyimli fakat çekingen yapılı olanlar bilirkişilik yapmak için mahkemeye başvurmadıkları için uzman olan bu kişilerden yararlanılamamaktadır. Bilirkişi kurumuyla ilgili eleştiriler ve söylentiler bu kişileri üzmekte ve bilirkişilik yapmalarını engellemektedir.

Bilirkişi olmak için bilgi, deneyim ve erdem gerekir. Bu niteliklerden birinin yoksun olması halinde rapora güven duyulamaz. Bu durum ise davanın uzamasına, maddi kayıplara neden olduğu gibi daha önemlisi haksızlığa ve adalete olan güvenin sarsılmasına neden olacaktır. Bu nedenle bilirkişi seçiminde çok dikkatli davranılması gerekmektedir.

Bazı davalarda, avukatların bilirkişilik yaptıkları görülmektedir. Dava takip edilen bir mahkemede bilirkişilik yapılması bazı sakıncalar doğurmaktadır. Yargıç ile olan ilişkileri, diğer avukatlara göre farklıdır. Bu ilişki, kendi takip ettiği davaları etkilemeyecektir. Ancak gerek yargı, gerek savunma ve bilirkişilik kurumlarına söz gelmemesi, yargıya olan güvenin sarsılmaması, raporda haksız olduğu belirtilen kişinin de bu rapora güvenmesi, yersiz dedikoduların çıkartılmaması için bu uygulamaya son verilmelidir. Hukukçu bir bilirkişiye ihtiyaç olduğunda, uygulamadan gelen ve emekli olan hukukçuların seçilmeleri uygun olacaktır.

Emekli yargıç ve Cumhuriyet savcılarının da aynı şekilde bilirkişilik yapmaları, adliye koridorlarında ve mahkeme kalemlerinde, hele hele görev yaptıkları mahkemelerde dolaşmaları ve hatta uzmanlığı olmadığı halde bilirkişi kuruluna katılmaları da yargıçlık mesleği ile bağdaşmamaktadır.

Son yıllarda gördüğümüz bir başka husus ise, taraf vekillerinin istemi üzerine bilim adamlarımız tarafından, kendilerine yazılan mektup veya gönderilen belgelere dayanarak "özel mütalaa" adı altında raporların düzenlenip dosyalara ibraz edilmesidir. Verilen mütalaanın, dosyadaki tüm delillerin irdelenmesi sonucu düzenlenmediği, dosya kapsamına uymadığı zaman zaman görülmektedir. Hukuk ve hukukçuların daha fazla zarar görmemeleri, yıpranmamaları için bu uygulamadan vazgeçilmelidir.

Yargıç ve savcıların, kendi yargı çevresinde bulunan yetişmiş elemanları tanımamaları nedeniyle bilirkişi incelemesi için büyük kentlerdeki mahkemelere talimat yazılmakta, bilirkişi incelemesi yaptırılması istenmektedir. Bu durum ise davaların uzamasına, büyük kentlerdeki mahkemelerde birikime ve iş yükünün artmasına, yargıcın kendi dosyalarına ayıracağı zamanın azalmasına neden olmaktadır. Talimatı yazan mahkemenin ara kararına göre bilirkişi seçilmekte ve bazen incelemeler yetersiz olmaktadır. Dosya mahalline gönderildiği için de, bilirkişi raporunun yeterli olup olmadığı izlenememekte, o bilirkişiler hakkında da bir kanaat elde edilememektedir. Raporun yetersiz olması halinde dosyanın bir başka büyük kente gönderildiğine sıklıkla rastlandığından, hatta aynı yere gönderilse bile bir başka mahkemeye düştüğünden ilk raporun yetersiz olduğu öğrenilememektedir. Öğrenilemediği için de bu bilirkişilere benzer dosyalarda yeniden görev verilmekte ve yine rapor yetersiz olmaktadır.

Bilirkişi seçimi yargıca ait olduğundan, kurumlara yazı yazılarak bilirkişi gönderilmesi istenemez. Ancak bilirkişilik yapabilecek deneyim sahibi kişilerin listesi istenerek, bu liste içinden seçim yapılması gerekmektedir. Bu itibarla taşra dediğimiz büyük kentlerin dışında kalan yerlerde de, o konuyla ilgili kurumlardan bilirkişilik yapabilecek uzman kişilerin listesi istenerek mahallinde inceleme yaptırılması yararlı olacaktır.

Hukuk davasında davayı kaybeden tarafla, ceza davasında mahkûm olan sanık, bilirkişi raporu yüzünden davayı kaybettiğini veya mahkûm olduğunu düşünmekte, bilirkişinin karşı tarafla anlaştığı, aralarında çıkar ilişkisi olduğu kanısı oluşmakta, zihninde oluşturduğu bu düşünceye bir süre sonra kendisi de inanmaktadır. Karşı tarafın övünme vesilesi yapmak için gerçeğe aykırı da olsa, belli yerlerde tanıdıkları olduğunu, davayı halledeceğini söylemesi ya da bazı kişilerin bilirkişiyi tanımadığı halde tanıdığı ve sorunu halledeceğinden bahisle çıkar sağlaması, bilirkişi kurumuna olan güveni sarsmakta, halk arasında güvensizliğe neden olmaktadır. Böyle bir düşüncenin oluşması önlenmelidir. Bunun içinde öncelikle bilirkişilik kurumsallaştırılmalı, tüzel kişilerin, kurumların bilirkişilik yapmaları sağlanmalıdır. Meslek odaları, birlikler her yılın başında bilirkişilik yapabilecek üyelerinin isimlerini mahkemelere bildirmelidirler. Bilgisayarların yaygın olarak kullanıldığı günümüzde mahkemelerce bu bilgilere kolaylıkla ulaşılmalıdır. Hangi kurum ve kuruluşların üyeleri arasından bilirkişi seçebileceği ve mahkemelerce, öncelikle bu listelerden bilirkişi atanacağının yasayla belirlenmesi gerekmektedir. Hangi meslekte ne kadar süre çalışmış olanların, hangi konularda bilirkişilik yapabilecekleri saptanmalıdır.

Elli ortaklı bir kooperatifin kayıtlarının incelenmesi ile bin ortaklı bir kooperatifin işlemleri farklıdır. Kooperatif yöneticisinin zimmeti ile bir banka görevlisinin veya bir depo görevlisinin zimmeti farklıdır. Hangi tür suçta daha fazla deneyimin aranması gerektiği meslek kuruluşları tarafından belirlenip buna göre bilirkişi listesi hazırlanmalıdır. Böylece, dava konusu olayla ilgili özel bilgisi, deneyimi, uzmanlığı olmayan kişilerin bilirkişi seçilmeleri önlenecek, bilirkişi seçimindeki hatalar ortadan kalkacaktır.

Ayrıca bilirkişiler düzenledikleri raporların bir örneğini bağlı bulundukları meslek kuruluşlarına vermeli, burada bir bilgi bankası oluşturulmalıdır. Böylece eski raporlardan yararlanılması sağlanmalı, hangi bilirkişinin hangi konuda rapor düzenlediği tesbit edilmeli, bu raporlar kurumca da denetlenerek hata olup olmadığı saptanmalıdır.

Bilirkişi listesini hazırlayacak olan kurumlar da, bilirkişilerin hakları, yetkileri, sorumlulukları, görevleri, görevin önemi, yüceliği, yansızlığı, bağımsızlığı konularında ve inceleme yapılırken nelere dikkat edileceği, raporun nasıl düzenleneceği hususlarında da üyelerini aydınlatmalı, seminerler düzenlemeli, eğitimden geçirmelidir. Bu eğitim sonucu başarılı olanlara birer belge vermeli ve sadece bu belge sahiplerinin bilirkişilik yapmasını sağlamalıdırlar.
Bilirkişiler gerek yargıca gerekse davanın taraflarına karşı tam bağımsız olmalıdırlar. Etki altında kalmaları önlenmelidir. Görevin kötüye kullanılması, taraflı davranılması halinde hukuki ve cezai sorumluluğun yanında disiplin cezası da uygulanmalı, bağlı bulunduğu kurumdan çıkarılmasına ve ülke çapında bir daha bilirkişilik yapmamasına karar verilmelidir. Bilirkişi kamu kurumunda çalışıyorsa, yapılacak yasal değişiklikle sıfatını kötüye kullanması nedeniyle disiplin cezası uygulanmalıdır.

Bilirkişi kurumu ile ilgili sorunların çözülmesinin bir başka yolu da, yargıcın yanında konuyu bilen uzmanın yer almasıdır. Ülkemizde 5521 sayılı İş Mahkemeleri Yasasında bu sistem yer almış, yargıcın yanında işçi ve işveren temsilcisinin bulunması kabul edilmiştir. Bu hüküm, Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Geçmişdeki uygulama da dikkate alınarak yeni bir sistemin kabulü mümkündür. Her davada uzmana gerek olmadığına göre bu şekilde toplu mahkemelerin kurulması bir takım sorunlara neden olabileceği gibi maddi açıdan da çok pahalı olacaktır. Belirli davalarda bu yol benimsenerek canlandırılabilir. Bu sistemin askeri mahkemelerde, hakim olmayan subayların da mahkeme heyetlerine katılmaları suretiyle sürdürüldüğü unutulmamalıdır.

Tıbbi konularda Yüksek Sağlık Şurası görüş bildirmektedir. Bu sistemden yararlanılarak bilirkişi enstitülerinin kurulması, teknik konularda mahkemeye bilgi verilmesi halinde, bilirkişi incelemeleri ile davaların uzamasının önlenmesi olanaklıdır.

Yargıçlık mesleğinde uzmanlaşmaya gidilmesi de yargıyı hızlandıracak ve birçok konuda bilirkişiden görüş almaya gerek kalmayacaktır. Uzmanlaşma hukuk hakimi - ceza hakimi şeklinde değil daha dar kapsamda olmalıdır. Örneğin ticaret hukuku çok geniş bir sahayı kapsamaktadır. Yargıcın bu saha içinde sigorta hukuku, deniz ticareti hukuku, kıymetli evrak hukuku, şirketler hukuku gibi alanlardan birinde uzmanlaşması halinde, çoğu sorunlar yargıç tarafından çözülecektir. Öncelikle büyük kentlerde uzmanlaşmaya gidilmesi zorunludur.

Bilirkişi uygulaması ile ilgili bir diğer sorun da bilirkişi ücretinin miktarıdır. Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 77`nci maddesinde, tarifeye göre ücret verileceği belirtilmiş ise de böyle bir tarife bulunmamaktadır. Bilirkişi ücreti yargıç veya hazırlık soruşturmasında Cumhuriyet Savcısı tarafından tayin olunmaktadır. Meslek odaları tarafından düzenlenen tarifeler bir bilgi vermekte ise de, bu tarifelere göre ücret tayin edileceğine dair yasal bir hüküm bulunmamaktadır. Çoğu zaman, bilirkişiye verilen ücret yetersiz olup emek ve mesaisini karşılamamaktadır. Bu nedenle Avukatlık Ücret Tarifesi gibi, Bilirkişi Ücret Tarifesi yayınlanmalı, yargıca bu tarifedeki miktarın yarısına veya üç katına kadar ücret takdir etmek yetkisi verilmelidir.

Ceza davalarında bilirkişi ücreti, ilerde mahkûm olduğu takdirde sanıktan alınmak kaydıyla suçüstü ödeneğinden verilmektedir. Suçüstü ödeneğinin yetersiz olması halinde bilirkişiler ücretlerini alamamakta ve bunun sonucu olarak da bilirkişilik yapmaktan kaçınmaktadırlar Bu konuda da önlem alınmalı, ödenek yeterli düzeye çıkarılmalı ve bilirkişiye ücreti hemen ödenmelidir.

Bilirkişi incelemesi için büyük kentlere gönderilen dosyalar, nöbetçi daire tarafından dağıtılmakta ve aynı tip davalar değişik mahkemelere düşmektedir. Dosyalar değişik bilirkişilere verilmekte bazen aynı konuda aksi raporlara rastlanmaktadır. Bu kez tüm dosyalar yeniden gönderilmekte ve gerçeğin bulunması için yeniden bilirkişi incelemesi yapılmaktadır. Bilirkişiler de değişik mahkemelere gidip gelmekte, rapor düzenlemekte, ücretlerini almak için müracaat etmektedirler. Bu yoğun trafiğin önlenmesi için tüm talimatların bir mahkeme tarafından yerine getirilmesine karar verildiği takdirde zaman ve yargılama giderlerinden tasarruf edilecek, ayrıca verimlilik artacaktır.

Uygulamada, bilirkişiye yemini yaptırıldıktan sonra dosya ve ekleri teslim edilmektedir. Zimmet, nitelikli zimmet, bazı sahtekârlık suçlarında mevcut belgeler çuvallar içinde bilirkişiye verilmektedir. Bilirkişiden inceleme yapılması istenmekte fakat incelemeyi yapabileceği bir yer gösterilmemektedir. Dosya ve eklerinin adliye dışına çıkartılarak inceleme yapılmak üzere eve veya işyerine götürülmesi maddi ve manevi külfet olduğu gibi tehlikeli ve sakıncalıdır. Çalınması, kaybolması, tehditle bilirkişinin elinden alınması, içinden bir evrakın düşmesi ihtimali mevcuttur.

Bu nedenle dosyalar adliye dışına çıkartılmamalı, bilirkişilerin rahatça çalışabileceği odalar sağlanmalıdır. Bu odalara kilitli dolaplar yapılıp anahtarı bilirkişiye verilmeli, işi bittiğinde geri alınmalıdır. Daktilo, bilgisayar, kırtasiye malzemesi temin olunmalı, rahat, huzurlu, sağlıklı bir ortamda, her türlü etkiden uzak görev yapmaları sağlanmalıdır..