TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETİYZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR. SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI TÜRKİYE'NİN EN İYİ AVUKATLARI- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR.

CEZA HUKUKU 21 (C..HARFİ İLE BAŞLAYAN MAKALELER)

CEZA HUKUKUNDA YORUM KURALLARI

Bir kimse, aynı fiille bir suçun faili başka bir suçun da şeriği olması halinde, fail olduğu suçtan dolayı tecziye edilir.

1-)Şerikliğin failliğe nazan asliliği kuralı, bazı çetrefilli meselelerin çözümünde bize yardımcı olabilir. Bir kimse bir fille bir suçta faiil, başka bir suçta da şerik ise bu durumda şerik olduğu suçtan değil; fail oluğu suçtan dolayı tecziye edilir. Mesela bir kimse bir kamu görevlisi olan bir memura sahte bir varaka tanzim etmesi konusunda azmettirir ise, bu durumda, kamu görevlisinin resmi varaka tanzim etmesi mahsus(özgü) suç olduğundan, bu suça müşterek fail olarak iştirak etmek mümkün olmadığınan şerik olarak katılmak mümkündür.Ancak kamu görevlisi olmayan bir kimsenin resmi evrak tanzim etmek suçuna müşterek fail olarak katılmak katıldığından fa4il 5237 sayılı Türk Ceza  kanunu'nun 39/1 ve 204/2.maddesiyle değil, müşterek fail mezkur Kanunu'nun 204/1.maddesine göre tecziye edilmesi gerekir.

Ceza hukukunda yorum yapılırken, hukukun batılı korumayacağını dikkate almak gerekir.

1-)Ceza hukukunda yorum yapılırken,  hukukun batılı korumayacağını dikkate almak gerekir.

2-) 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 148. maddesinde tanzim edilen gasp suçunun oluşabilmesi için, korunan menfaatın meşru  olması gerekir.Bundan dolayı rüşvet için verilen emra muharrer senedin veya çekin bilahare gasbedilmesi halinde, gasp suçundan değil, kasten yaralama, tehdit veya 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 108. maddesine göre değerlendirme yapılması gerekir.

3-)Dolandırıcılık suçunuda, bir kimsenin kendisinden çalınan bir eşyayı bilare çalan kişiden hile veya desise ile geri alması fiili dolandırıcılık suçu oluşturmaz.

4-)Varakada sahtecilik suçunda,  suça konu evrakın keenlemyekün olması halinde, mezkur  varakada tahrifat yapılması halinde, sahtecilik suçu tekevvün etmez. Mesela bir kimsenin iki bayanın evlenmesine dair evlilik cüzdanında tahrifat yapması halinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 204/2. maddesindeki suç tekemmül etmez.keenlemyekün(mutlak butlan)la sakat olan bir  evrak yok hükmündedir. Ancak, nisbi butlanla sakat olan bir varakanın hukuki etksi bulunmaktadır.

5-)Hukuk batılı muhafaza etmek kuralı başka şekillerde de ifade edilebilir.Mesela hukuk meşru zeminde olmayanı korumaz.Bir kimse, 'falanca bana esrar satacaktı onun yerine balık yemi satmak suretiyle beni dolandırdı' şeklinde bir iddiada bulunması halinde  zaten dolandırılan kişi de meşru bir zeminde değildirdir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 255. maddesinde görevine girmeyen ve yetkili olmadığı bir işi yapabileceğine dair kanaat uyandırarak  menfaat sağlayan kamu görevlisinin cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır. Gayri meşru talepte bulunmakta suçtur.Burda tecziye edilen kamu görevlisidir. Ancak gayrımşeru talepte bulunan kişide de meşru bir konunda değildir.Gerekçeye göre, gayrimeşru talepde bulunan kişinin de tecziye edilmesi gerekir.Ancak kanu metninden bu şekilde bir hüküm çıkmamaktadır.

Ceza hukuku alında en mühim yorum kurallarından biri, şüpheden sanık yararlanır.

2-)Failin şuçu irtikap ettiği konusunda şüphe giderilemiyorsa, bu durumda şüphe sanık lehine yorumlanıp sanığın beraatına karar verilmelidir. Ancak şüphe  giderilemediği için  sanık lehine beraat kararı verilebilirsede,  bu durum sanık hakkında disiplin işlemlerinin uygulanmasına engel teşkil etmez.Şüpheden sanık yararlanması demek, hakimin vicdani kanaat hakkında şüpheyi giderememesi demektir.Hakim, dosyadan suçun irtikap edildiğine dair vicdani kanaatı oluşmuşsa bu durumda şüpheli bir husus bulunmamaktadır.


CEZA İNFAZ KURUMUNA VE CEZAEVİNE YASAK EŞYA SOKMAK

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 297. maddesinde tanzim edilen suçun özellikleri aşağıda verilmiştir.Bu suç adliyeye karşı irtikap edilen bir suçtur.Kasten irtikap edilir.Taksirli şekli bulunmamaktadır.

1-)Bu suçun konusunu ikiye tefrik etmek gerekir. TCK'nun 297/1. maddesinde tanzim edilen cezaevine veya infaz kurumuna uyuşturucu veya uyarıca madde sokmak, silah,elektronik haberleşma aracı sokan veya bulundurmak fiili suç olarak tanımlanmıştır. Mezkur Kanunu'nun 2 fıkrasında da, mevzuatca yasaklanmış eşya sokmak olarak belirtilmiştir. Birinci fıkrada belirtilen suç kasten işlendiği halde ikinci fıkrada belirtile suç doğrudan kast ile irtikap edilebilir

2-) 297/1. fıkrada belirtilen suç ilgili olarak hususi bir fikri içtima hükmü getirmiştir. Birinci fıkrada belirtilen suç aynı zamanda fikri içtima hükümlerini uygulama gerektiriyorsa verilecek ceza yarı oranında arttırılacaktır.Mesla bir kimse, tevkif evindeki mevkufa esrar getirirse, bu durumda TCK 188/3. maddeye göre tespit edilecek ceza  297/1. madde gereğince yarı oranında arttırılacakttır Bize göre, kanunun sistematiğini bozacacak şekilde fikri içtima halinde verilecek ceza yarı  oranında arttırılır şeklinde bir hüküm ihdas edilmesi hukuki değildir.Cezanın yükser olması etkin oması anlamına gelmez.

3-)TCK 297/2. fıkrasında cezaevine mevzuatca yasaklanmış eşya sokmak suçu Anayasanın 38. maddesine aykıdır. Suç  ve ceza kanunla konabilir. Sucun unsruları kararnama, tüzük veya genelge ile tanımlamaz.Bize göre, ceza infaz kurumuna veya cezaevine yasak eşya sokmak fili idari  para cezasına tebdil olabilir.Cezanın, fazla olması etkin olması anlamına gelmez. Ceza Genel Kurulu'nun 19.09.2009 tarihli ve 202/196 künyeli içtihadına göre,  delici özelliğe sahip ve eritilerek pilot kalem içine monte edilen tığ, TCK 6/1(f) maddesine göre silah sayılmadğından  suç oluşturmaz.

4-)TCK 297/3. fıkrası müstakil bir suç değildir. Failin sıfatı vesilesiyle ihdas edilmiş bir teşdit sebebidir.Mezkur Kanunu'nun 1. ve 2.fıkrasında tanzim edilen suçlar,  mevkuf ve hükümlülerin mahafazasıyla  vazifeli şahıslar tarafından irtikap edilmesi halinde verilecek ceza bir kat arttırılır.aslında burda görevi kötüye kullanma suçunun hususi bir şekli bulunmaktadır.Mesela bir polis memuru veya jandarma görevlisi tevkifevinde  bir mevkufa sim kartı vermesi halinde bu madde tatbik edilecektir.

5-) 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda belirtilen suç kasten irtikap edilebilir. Ancak 1. fıkrasndaki suç genel kast, muhtemel kastla irtikep edilebildiği halde, ikinci fıkradaka kast doğrudan kast ile irtikap edilebilir Bilinçli taksirle de  olsa bu suç irtikap edilemez

7-) TCK. 297/son maddesinde etkin pişmanlık hükümleri tanzim edilemiştir Mezkur Kanunu'nun birinci ve ikinci fıkrasında belirtilen eşyaları yanında bulunduran veya kullanan  mevkuf ve hükümlü bu eşyaları kimden ve ne şekilde aldğı konusunda bilgi verirse, verilecek ceza yarı oranında indirilir. Mesla cezaevinde cep telefonu kullanan kişi yakalandığında, mezkur telefonu kimden ve ne suretle aldığı konusunda bilgi vermesi halinde verilecek yarı oranında indirilir. İndirim hakimin takdire bağlı değilidir

8-)297. maddesinde tanzim edilen suçun 765(mülga) Türk Ceza Kanunu'nun 307/a maddesine  tekabül eder.

9-)Cezeevine yasak eşya sokmak suçuna iştirak mümkündür İnfaz kurumunda ya da cezaevinde çalışan kamu görevlisi, failin cezaevine  silah, uşturucu madde, haberleşme aracı, sim kartı, cep telefonu sokacağını biliyor ve failin içeriye rahat girmesi için görevini yerine getirmez veya getirmiş gibi yapması halinde fiil,infaz kurumuna yasak eşya sokmak suçunu oluşturur.

Sanığın eylemi, cezaevine uyuşturucu madde sokmaya kalkışmak ve kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçlarını oluşturduğundan, TCK.nun 44. maddesi gereğince cezaevine uyuşturucu madde sokmaya kalkışma suçundan dolayı belirlenecek cezanın, 297/1. maddesi gereğince yarı oranında artırılarak uygulanması gerekir.

Sanığın eyleminin, cezaevine uyuşturucu madde sokmaya kalkışmak ve kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçlarını oluşturduğu;  5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun  44. maddesi hükmünün gözetilerek cezaevine uyuşturucu madde sokmaya kalkışmak suçundan dolayı tayin edilecek cezanın mezkur  Kanun'un 297/1. maddesi gereğince yarı oranında artırılarak belirlenmesi yerine, suç niteliğinin tayininde de hataya düşülerek iki ayrı suç oluşturduğunun kabulü ile yazılı şekilde hüküm kurulması,  hukuka aykırıdır 10. Ceza Dairesi 23.01.2008 tarihLİ  ve : 2007/19976E   : 2008/937 K sayılı iç tihadı )


CEZA MAHKEMELERİNİN GÖREVLERİ

1-)Ceza mahkemesinin görevi, iddianamenin düzenlendiği tarihe göre tespir edilir.

2-)Ceza mahkemesinin görevi, iddianamenin düzenlendiği yani kabul edildiği tarihe göre tespit edilir.Suç(mühür fekki)  tarihine göre görevsizlik kararı veren  sulh ceza mahkemesinin  kararına karşı  yapılan itirazı, iddianamenin düzenlenme tarihine göre görevli olan asliye ceza mahkemesi inceleyemez( 4.CD Ceza davalarında şahsi hak talebi halinde mahkemece bu hususta karar verilmesi gerektiği yolunda 5237 ve 5271 sayılı Yasalarda bir düzenleme bulunmadığı gözetilerek katılan sanıkların hukuk mahkemesinde dava açmakta muhtariyetlerine karar verilmesi gerekir.

Ceza davalarında şahsi hak talebi halinde mahkemece bu hususta karar verilmesi gerektiği yolunda 5237 ve 5271 sayılı Yasalarda bir düzenleme bulunmadığı gözetilerek katılan sanıkların hukuk mahkemesinde dava açmakta muhtariyetlerine karar verilmesi gerekir.

3-)5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un geçici 1. maddesinde, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce ceza mahkemelerinde açılmış bulunan şahsi hak taleplerinin görevsizlik kararı verilmeyerek sonuçlandırılacağı hükme bağlanmış olup, ayrıca 5237 sayılı  Türk Ceza Kanunu  ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nda ceza davalarında şahsi hak talebi halinde mahkemece bu hususta karar verilmesi gerektiği yolunda bir düzenleme bulunmadığı gözetilerek, katılan sanıkların hukuk mahkemesinde dava açmakta muhtariyetlerine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde tazminata hükmedilmesi, bozmayı gerektirmiş(2. CD 19.09.2007   tarihli   007/8687E 2007/11385K İlgili Maddeler:5320 sk 1. )


CEZA MAHKEMESİ KARARLARI

1-)  5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun 230/1-a maddesine göre, Cumhuriyet   savcısısnın esas hakkındaki  mütalaasını kararda belirtmeye gerek yoktur

2-)Cumhuriyet Savcısının esas hakkındaki mütalaasının  gerekçeli karara yazılmaması suretiyle 5271 sayılı  Ceza Muhakemesi Kanunun 230/1(a) maddesine aykırı aykırı davranılmamıştır  (2.CD  08/02/2010 tarihli ve  Esas No:2009/1984  Karar No:2010/2962  künyel içtihadı)

Ceza Mahkemesi Kararlarının Hukuk Davalarına Hukuki Etkisi

1-)Her ne kadar ceza hakiminin mahkumiyet ve beraete ilişkin verdiği kararlar ,kusurun tespiti yönünden hukuk hakimini bağlamaz ise de, fiilin hukuka aykırı olduğunun tespiti yönünden hukuk hakimini bağlar.

2-) Her ne kadar ceza hakiminin mahkumiyet ve beraete ilişkin verdiği karar, kusurun var olup olmadığı veya oranı,zararın miktarı,temyiz kudreti ve illiyet rabıtası  gibi hususlarda hukuk hakimini bağlamaz ise de,mahkumiyet kararı o fiilin hukuka aykırı olduğunun tespiti bakımından hukuk hakimini bağlar.(818 s.BK m.53,55-4857 s.İş Kanunu m.77) (E:2007/17891 K:2007/20495 T:13.11.2007 )

3-)Hukuk sisteminde her haksız fiil suç değildir.Ancak bir fiil suç ise, aynı zamanda haksız fiildir. Ceza mahkemesince mahkumiyet kararı bir tespit içirediğinden hukuk hakimini bağlar.Bazen ceza verilmeyebilir ancak fiil haksızlığını korumaya devam eder.Mesela 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun şahsi cezasızlık sebebleri nedeniyle dava açılamayan hallerde fiil,haksızlığını korumaya devam eder.

4-)Mesela akıl hastalığı nedeniyle adam öldüren kişi hakkında ceza verilemese bile, fiil haksızlığını korumaya devam eder. Ortada haksız bir fiil ve suç vardır.Ancak suç faile kusur isnat edilemektedir.

5-) 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun   mantığına göre, kusurluluk suçun unsruru değildir. (Toroslu, Ceza Hukuku sh . 43, 101/102)Kişiye kusur isnat edilebilse de edilemezse de suç mevcuttur.Fiil suç olmaya devam edecektir.Ancak ceza değil, güvenlik tedbirleri uygulanacaktır.Aklen malul olan kişise, kusur yeteneği olmadığı için kusurluluktan bahsetmek mümkün olmayacaktır.

6-) 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 167. maddesinde sayılan sahsi cezasızlık halinde, suç vardır ancak güdülen ceza siyaseti nedeniyle fail cezalandırılmamaktadır.

7-) Meşur müdafaa halinde, ortada haksız bir fiil yoktur. Bir kişiye meşru müdafaa halinde bulunduğundan bahilse  beraat kararı verilse bu tespit hukuk hakimini bağlar.

8-)Haksız  tahrikte fiil suç olmaya devam etmekte, ancak haksızlığın içeriği ile ilgili bir azalma vardır.



CEZA MUHAKEMESİNDE GEREKÇE

1-)Ceza Muhakemesinde  hüküm tesis edilirken,  5237 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nu 230. maddesinde belirtilen hususlar dikkate alınmalıdır.Hükmün gerekçesiz olması bozma sebebidir

2-)Anayasının 141, 5271 Sayılı CMK.nun 34 ve 230. maddelerine aykırı olarak  hükmün gerekçesiz bırakılması, usule aykırıdır)(1.CD  28.12.2007  tarihli ve  Esas No:2006/8267   Karar No:2007/9911 sayılı kararı Ödemiş  Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 17.11.2005 gün ve 203/97 sayılı hükmün )

3-)2709 sayılı Türkiyie Cumhuriyeti Anayası'nın  141/3 maddesinin ' Bütün Mahkemelerin  her türlü kararları  gerekçeli olarak  yazılır'  ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun  34/1 maddesinin 'Hakim  ve mahkemelerin  her türlü kararı, karşı oy dahil  gerekçeli olarak yazılır gerekçenin yazımında  230. madde göz önünde bulundurulur.Aksi takdirde  CMK'nun 289/1. maddesinde belirtilen kesin hukuka aykırılık oluşturur( 10.CD 10.04.2008, 2008/1443-5830 sayılı içithadı, YKD Agustos 2009)

4-) Hükmün birinci sayfasında başkan ve katp imzasının bulunması  ve  kısa  kararın  bulunduğu  tutanakta  tüm hakimlerin imzasının bulunması karşısında tebliğnamedeki bozma düşüncesine katılınmıştır. Ancak;gerekçeli  kararın  1  ve  2.  sayfalarının üye hakimler tarafından imzalanmaması suretiyle  5271  sayılı CMK.nun 232/4. maddesine aykırı davranılması, hukuka aykırıdır (9.CD 22/11/2006 tarihli ve Esas No:2006/4903  Karar No:2006/6456 künyeli içtihadı)



CEZA MUHAKEMESİNDE DÜŞME KARARI

Sanıklara atılı suç 6183 sayılı Yasanın 110. maddesinde 3 yıla kadar hapis cezasını gerektirdiğinden, anılan suç, cezasının üst sınırı itibariyle ve lehe hükümler içermesi nedeniyle uygulanmasında zorunluluk bulunan 765 sayılı Yasanın 102/4 maddesi uyarınca 5 yıllık asli zamanaşımı süresine tabidir. Zamanaşımını kesen en son işlem ise sanıklar hakkında iddianamenin düzenlendiği 04.09.2002 tarihidir. Kesilme tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlayan 5 yıllık asli zamanaşımı süresinin, dosyanı  henüz Ceza Genel Kuruluna intikal etmediği bir aşamada 04.09.2007 tarihinde gerçekleştiği anlaşılmakla, direnme hükmünün gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle bozulmasına ve 5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen uygulanması zorunluluğu bulunan 1412 sayılı CYUY’nın 322 ve 5271 sayılı CYY’nın 223/8. maddeleri uyarınca kamu davasının düşmesine karar verilmelidir.

6183 sayılı Yasanın 110. maddesine aykırılık suçundan açılan kamu davasında, sanıkların beraatine ilişkin Ümraniye 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 19.11.2003 gün ve 1825-705 sayılı hüküm, Katılan vekili tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 18.07.2006 gün ve 11100-14620 sayı ile;

“1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda mahkemeye gelmemiş olan sanık hakkında duruşma yapılamayacağına ilişkin temel kuralın istisnalarından biri olarak görülen CMUK.nun 223/son maddesinin, beraat kararı yönünden dosya kapsamına göre ilk bakışta eylemin suç oluşturmayacağının anlaşılması hali ile sınırlı olarak uygulanabileceği somut olayda böyle bir durumun söz konusu olmadığı gözetilerek sanıkların usulüne uygun olarak sorgusu yapılarak sonucuna göre delil takdiri ile bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması,” isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmiştir.

Ümraniye 1. Asliye Ceza Mahkemesince 19.12.2006 gün ve 769-962 sayı ile;

Eylemin ilk bakışta suç oluşturmaması ve derhal beraat kararı verilecek nitelikte bulunduğu, 5271 sayılı CMY’nın 193/2. maddesine göre de “Sanık hakkında toplanan delillere göre mahkûmiyet dışında bir karar verilmesi gerektiği kanısına varılır ise sorgusu yapılmamış olsa da dava yokluğunda bitirilebilir” hükmü uyarınca sanıklar dinlenilmeden haklarında beraat kararı tesis edilebileceği kanaatine varıldığı, gerekçeleriyle ilk hükümde direnilmiştir.

Bu hüküm de katılan vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay C.Başsavcılığının “bozma” istekli 24.12.2008 gün ve 113411 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca incelendi, gereği konuşulup düşünüldü;

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Sanıklar Tuğba Berna Ören ve Sevil Ören haklarında 6183 sayılı Yasanın 110. maddesi uyarınca cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davasında, sanıkların sorguları icra edilmeksizin verilen beraat kararı, Özel dairece, olayda 1412 sayılı Yasanın 223/son maddesinin uygulanması koşulları bulunmadığı gerekçesi ile sair yönleri incelenmeksizin bozulmuş, Yerel Mahkemece ilk hükümde direnilmiştir.

Görüldüğü gibi uyuşmazlık konusu, sanıkların sorgularının icrasında zorunluluk bulunup bulunmadığı noktasında toplanmakta ise de;

İncelenen dosyada;

Sanıklara atılı suç 6183 sayılı Yasanın 110. maddesinde 3 yıla kadar hapis cezasını gerektirdiğinden, anılan suç, cezasının üst sınırı itibariyle ve lehe hükümler içermesi nedeniyle uygulanmasında zorunluluk bulunan 765 sayılı Yasanın 102/4 maddesi uyarınca 5 yıllık asli zamanaşımı süresine tabidir. Zamanaşımını kesen en son işlem ise sanıklar hakkında iddianamenin düzenlendiği 04.09.2002 tarihidir. Kesilme tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlayan 5 yıllık asli zamanaşımı süresinin, dosyanın henüz Ceza Genel Kuruluna intikal etmediği bir aşamada 04.09.2007 tarihinde gerçekleştiği anlaşılmakla, direnme hükmünün gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle bozulmasına ve 5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen uygulanması zorunluluğu bulunan 1412 sayılı CYUY’nın 322 ve 5271 sayılı CYY’nın 223/8. maddeleri uyarınca kamu davasının düşmesine karar verilmelidir.

SONUÇ :

Açıklanan nedenlerle,

Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, tebliğnamedeki isteme uygun olarak CGK 10.02.2009 tarihli ve 2008/7-279E 2009/23K sayılı içtihadı) Ümraniye 1.Asliye Ceza Mahkemesinin 19.12.2006 gün ve 769-962 sayılı hükmünün BOZULMASINA, 5320 sayılı Yasanın 8. maddesi yollamasıyla, 1412 sayılı CYUY’nın 322. maddesinin Yargıtay Ceza Genel Kuruluna tanıdığı yetki kullanılmak suretiyle, sanıklar hakkındaki kamu davasının gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle, 765 sayılı TCY’nın 102/4 ve 104/2. maddeleri ile 5271 sayılı CYY’nın 223/8. maddesi uyarınca DÜŞMESİNE,



CEZA MUHAKEMESİNDE ESKİ HALE GETİRME

Ceza Yargılama Yasası’nın 40. maddesinin 1. fıkrasındaki, kusuru olmaksızın bir süreyi geçirmiş olan kişinin, eski hale getirme isteminde bulunabileceği ve 2. fıkrasındaki, yasa yoluna başvuru hakkının kendisine bildirilmemesi halinde, kişinin kusursuz sayılacağı hükümleri karşısında; başvuru süresi ve şeklinin açıkça gösterilmediği somut olayda eski hale getirme isteminde bulunma koşullarının varlığı ile, sanık müdafii tarafından 24.11.2005 tarihinde eski hale getirme yöntemiyle açılmış, geçerli bir temyiz davasının bulunduğu kabul edilmelidir.

Sanık Erdan Akarsu’nun, 05.05.2003 tarihinde diğer sanıklarla birlikte işlediği iddia edilen toplu kaçakçılık suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonunda; 4926 sayılı Yasanın 3/a-2,4/a-2,4,5/son ve 28. maddeleri uyarınca 720.220.000.000 lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesince gıyapta verilen 05.10.2005 gün ve 291-268 sayılı hüküm, sanığın sonradan vekalet verdiği müdafii tarafından temyiz edilmekle Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesince 30.12.2005 gün ve 291-268 sayı ile, “süresinden sonra yapılan temyiz isteminin reddine” karar verilmiş, sanık müdafii tarafından temyiz edilen bu karar da Yargıtay 7. Ceza Dairesince 21.07.2008 gün ve 6323-16923 sayı ile onanmıştır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise; 20.10.2008 gün ve 65485 sayı ile, “sanığa yapılan tebligatın geçerli olup olmadığının belirlenmesi açısından eksik inceleme ile verilmiş bulunan Özel Daire Kararının kaldırılması gerektiğinden bahisle” itiraz yasa yoluna başvurmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADNINA

Sanık Erdan Akarsu hakkındaki hükme hasren yapılan incelemede:

Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık; temyiz isteminin süresinde yapılıp yapılmadığının değerlendirilmesi açısından, sanığın geçici olarak ikametgahında bulunmaması nedeniyle yeğeni olduğu belirtilen kişiye yapılan tebligatın geçerli olup olmadığına ilişkin ise de, Yerel Mahkeme hükmünde temyiz süresinin başlangıcı ve temyiz isteminin hangi usulle yapılacağı hususlarında yeterince açıklık olmadığından yasa yolu bildiriminin yasaya uygun olup olmadığının öncelikle değerlendirilmesi gerekmektedir.

Dosya incelendiğinde, gıyapta verilerek 14.11.2005 günü sanığın ikametgah adresinde yeğeni olduğunu söyleyen Erdem Akarsu’ya tebliğ edildiği belirtilen hükmün, 24.11.2005 tarihinde kendisine sonradan vekaletname verilen sanık müdafii tarafından temyiz edildiği, temyiz isteminin süresinden sonra olduğundan bahisle yerel mahkemece reddedildiği, red kararının temyizi üzerine de Özel Dairece de reddin onanmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.

Sanığın gıyabında verilen ve usulüne uygun şekilde tebliğ edilip edilmediği Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında uyuşmazlığa neden olan hükümdeki yasa yolu bildirimi “…sanıkların, sanık Mehmet Gül vekilinin ve müdahil hazine vekilinin yokluklarında, sanık Ergüven vekili Av. Kemal Akşar ile müdahil Transnet Nak. Ltd. Şirketi vekili Av. Bayram Saral’ın yüzlerine karşı, 7 gün içinde temyizi kabil olmak üzere …” biçiminde olup, temyiz süresinin ne zaman başlayacağı ve temyizin ne şekilde yapılacağı konularında açıklık taşımamaktadır.

Ceza Genel Kurulu’nun duraksamasız kararlarına göre;

2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 40/2. maddesinde: “Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır”; 5271 sayılı Ceza Yargılama Yasası’nın, 34/2. maddesinde: “Kararlarda, başvurulabilecek kanun yolu, süresi, mercii ve şekilleri belirtilir”; 231/3 maddesinde: “Hazır bulunan sanığa ayrıca başvurabileği kanun yolları, mercii ve süresi bildirilir”; 232/6. maddesinde: “Hüküm fıkrasında, 223 üncü maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir.” şeklinde yer alan düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, gerek yüze karşı, gerekse gıyapta verilen hüküm ve kararlarda, başvurulacak yasa yolunun, süresinin, başvuru yapılacak merci ile başvuru şeklinin belirtilmesi zorunluluk arzetmektedir.

Ceza Yargılama Yasası’nın 40. maddesinin 1. fıkrasındaki, kusuru olmaksızın bir süreyi geçirmiş olan kişinin, eski hale getirme isteminde bulunabileceği ve 2. fıkrasındaki, yasa yoluna başvuru hakkının kendisine bildirilmemesi halinde, kişinin kusursuz sayılacağı hükümleri karşısında; başvuru süresi ve şeklinin açıkça gösterilmediği somut olayda eski hale getirme isteminde bulunma koşullarının varlığı ile, sanık müdafii tarafından 24.11.2005 tarihinde eski hale getirme yöntemiyle açılmış, geçerli bir temyiz davasının bulunduğu kabul edilmelidir.

Bu itibarla; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının bu değişik gerekçe ile kabulüne, temyiz isteminin reddine ilişkin kararı onayan Özel Daire kararının kaldırılmasına ve dosyanın temyiz incelemesi yapılabilmesi için Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ :

Açıklanan nedenlerle,

1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının bu değişik gerekçe ile KABULÜNE, Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 21.07.2008 gün ve 6323-16923 sayılı kararının KALDIRILMASINA, Dosyanın, 24.11.2005 tarihli dilekçeye istinaden temyiz incelemesi yapılmak üzere, Yargıtay 7. Ceza Dairesine gönderilmesi için Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, (Ceza Genel Kurulunun 17.02.2009 Tarihli 2008/7-224E 2009/29 K sayılı İtihadı)



CEZA MUHAKEMESİNDE KESİN HÜKÜM

Hüküm Kesinleştikten Sonra Aleyhe Bozulamaz

Hükümde açık hukuka aykırılıkların bulunması da, kesin nitelikteki bir hükme temyiz edilebilirlik vasfı kazandırmaz, Yargıtay’ca denetim olanağı bulunmayan bir hükmün hukuka aykırılıklar taşıdığı gerekçesiyle temyizen incelenmesi olanaksızdır. Zira, 1412 sayılı CYUY’ nın 315. maddesi uyarınca temyiz istemi üzerine, hükmü veren mahkemece öncelikle, hük mün temyizinin olanaklı bulunup, bulunmadığı, süresinde açılmış bir temyiz davası olup, olmadığı, istemde bulunanların, buna hak ve yetkileri bulunup bulunmadığı değerlendirilerek, bu koşulların birinin eksik olduğunun saptanması halinde öncelikle temyiz isteminin reddine karar verilecektir. Yerel Mahkemece bu hususlarda yanlış bir değerlendirme yapılması veya hiç değerlendirme yapılmaması halinde ise Yargıtay’ca öncelikle bu üç husus 1412 sayılı Yasanın 317. maddesi uyarınca değerlendirilerek, temyiz koşullarının bulunup bulunmadığı saptanacak, ancak temyiz koşullarının varlığı saptandığı ahvalde temyiz incelemesi yapılacaktır. Aksi kabul hukuka aykırılık taşıyan her hükmün temyizen incelenebileceği sonucunu doğurur. Hukuk sistemi her sorunun çözümünü de kendi içinde üretmiştir. Hukuka aykırılık taşıyan bir hükümdeki yanlışlıkların olağan denetim yoluyla giderilmesi olanağının bulunmadığı durumlarda, bu aykırılıkların olağanüstü denetim yollarıyla giderilmesi mümkün olabilecektir. Somut olayda da, hükümdeki bu hukuka aykırılığın 5271 sayılı Yasanın 309 ve 310. maddelerinde düzenlenen yasa yararına bozma yasa yoluyla giderilmesi olanağı bulunmaktadır. Kanun yararına bozma istemi üzerine mahkûmiyet hükmü açısından aleyhe bozma yasağı nedeniyle, hükümdeki bu hukuka aykırılığa sadece işaretle yetinileceği, bunun davanın süjeleri açısından pratik bir sonuç doğurmayacağı ileri sürülebilir ise de, somut olayda aleyhe yönelen bir temyiz bulunmaması nedeniyle, olağan denetim sonucunda da aleyhe bozma yasağı bulunacağından, hükümdeki bu hukuka aykırılığa sadece işaretle yetinilebilecektir.

1- Sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nun 142/1-f ve 168/1. maddeleri uyarınca hükmolunan 8 ay hapis cezasının aynı Kanunun 50/1-a ve 52/2. maddeleri gereğince 20,00 YTL den adli para cezasına çevrilmesi gerekirken, 8 ay hapis cezasının 10 tam gün adli para cezası olarak belirlenip daha sonra 20,00 YTL’den hesaplanması,

2- Hükümden sonra 08/02/2008 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 5728 sayılı Yasa’nın 562. maddesi ile değişik 5271 sayılı CYY’nın 231. maddesi uyarınca hükmolunan cezanın tür ve süresine göre hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağı hususunun değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması, isabetsizliğinden;

Daire Üyesi Haydar Erol’un, kesin nitelikteki hükümlerin ancak kesinlik sınırını aşacak şekilde suç niteliğine yönelik temyiz istemi üzerine, bununla sınırlı olarak incelenebileceği, hükümde açık hukuka aykırılık bulunmasının kesin olan hükme temyiz edilebilirlik niteliği kazandıramayacağı, hükümdeki hukuka aykırılığın yasa yararına bozma yoluyla giderilmesinin mümkün olduğu gerekçeleriyle temyiz isteminin reddi gerektiği yönündeki karşı oyu ile ve oyçokluğuyla 1412 sayılı CYUY’nın 326/son maddesi uyarınca aleyhe bozma yasağı gözetilerek bozma kararı verilmiştir.

Yargıtay C.Başsavcılığınca 16.02.2009 gün ve 179664 sayı ile;

1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 305. maddesinin 1. fıkra 1. bendi gereğince “ikimilyar liraya kadar para cezalarına (ikimilyar dahil) dair olan hükümler temyiz olunamaz”. Sanık hakkındaki hüküm 200 YTL adli para cezası olup, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 50. maddesinin 5. fıkrasındaki “Uygulamada asıl

mahkûmiyet, bu madde hükümlerine göre çevrilen adli para cezası veya tedbirdir” hükmü karşısında kanun yolu başvurusu bakımından sonuç cezanın dikkate alınması gerekir. Kaldı ki suç vasfına ilişkin bir temyiz bulunmayıp, eylemin başka bir suça dönüşmesi olasılığı da söz konusu değildir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, sanık hakkında yanılgılı uygulama sonucu 5237 sayılı Yasanın 142/1-f, 168/1 ve 50. maddeleri uyarınca hükmolunan 200 YTL. adli para cezasının temyizinin olanaklı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

ı belirleyebilmek için ise, Yargıtay, temyiz yolu ve denetimi üzerinde durmak gerekir. 1- Temyizin Amacı

Temyiz yolunun amacı, bütün denetim yargılamalarında olduğu gibi, mahkemelerin son kararlarındaki hukuka aykırılıkların giderilmesini sağlamaktır. Bu şekilde, ülkedeki bütün mahkemelerin hukuk kurallarını yorumlarken, farklı sonuçlara varmamaları da gerçekleştirilmiş olmaktadır.

Hukukta güvenlik ve süreklilik, hukuksal metinlerin tanım ve yorumlarının da aynı (tek) olmasıyla, yani birlikle sağlanır. Bu da içtihatla olur. Hukuksal metinlerdeki kavramların, tanım ve yorumlarının aynı (tek) olması içtihatta birlikle sağlanır. İçtihatta birlik istendiğinden dolayıdır ki Yargıtay bir tanedir . İstinafın amacı “içtihat birliği” olmadığı için istinaf mahkemeleri (Bölge Adliye Mahkemeleri) birden fazla olabilir.

Yargıtay, yanlış kararları bozarak, ortadan kaldırarak sonuçta ülkedeki bütün mahkemelerin aynı biçimde karar vermesini sağlamaktadır. Yani hukuksal metinlerin tanımlarının, yorumlarının ülkede tek/aynı olmasını gerekleştirmektedir. Bu nedenle, hukuk metinlerinde geçen kavramların, normların tanım ve yorumlarını sağlayan mahkeme her ülkede tektir. Daha doğrusu yargılama birliğini sağlayan Yargıtay da her ülkede tektir

Temyiz yargılamasının, hukukun uygulanmasında doğruluğu ve aynılığı sağlamak görevi vardır. Temyiz yasayolunun asıl amacı olan içtihat birliği sağlanırken, somut olay adaleti de gerçekleşmektedir

Temyizin daha doğrusu temyiz mahkemesinin görevi/amacı; hukukun geliştirilmesi, hukuk birliğinin ve güvenirliğinin sağlanmasıdır

Ceza Yargılaması Yasasının hüküm adını verdiği, mahkeme kararları, kural olarak hukuka aykırı olduğu iddiasıyla temyiz edilebilmektedir. Yasada, sonkarar oldukları halde, önemi az olan bazı kararların hukuka aykırı olsa bile temyiz edilemeyecekleri kuralına ayrıksı (istisnai) olarak yer verilmiştir. Bu kararlar, verildikleri anda kesin hüküm niteliğini almaktadırlar. 1412 sayılı Ceza Yargılama Yasasının 305. maddesinde, temyiz edilemeyen kararların hangileri olduğu düzenlenmiştir.

Buna göre;

1) Her suç hakkında ayrı ayrı olmak üzere ikimilyar liraya kadar (ikimilyar dahil) para cezalarına dair hükümlülük (mahkûmiyet) kararları, temyiz edilemez.

5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 50. maddesi uyarınca, özgürlüğü bağlayıcı cezanın paraya çevrilmesinde asıl hükümlülük (mahkûmiyet) adli para cezasıdır (5237 sayılı TCY.50/5).

2) Yukarı sınırı onmilyar lirayı geçmeyen para cezasını gerektiren bir suçtan dolayı verilen beraat hükümleri temyiz edilemez.

3) Ceza Yargılaması Yasası ile diğer yasalarda kesin olduğu yazılı bulunan hükümler, temyiz olunamaz

Ayrıca Yasada, kesin olarak verilen hükümlerin tekerrüre esas olamayacağı açıkça belirtilmiştir (1412 sayılı CYY.305/2)

Yürürlükten kaldırılan 647 sayılı Yasanın 4. maddesine göre, kısa süreli özgürlüğü bağlayıcı cezalar para cezasına çevrildiğinde de uygulamada asıl hükümlülük (mahkûmiyet) para cezası sayılmaktaydı (647 sayılı Yasa m.4/5). Ayrıca 647 sayılı Yasanın 4. maddesinde, “bu hükmün uygulanması yasayollarına başvurmada engel teşkil etmez” diye bir hükme yer verilmişti. Bu nedenle, özgürlüğü bağlayıcı cezanın para cezasına dönüştürülmesi sonucu verilen hükümlülük kararlarındaki para cezası miktarı ne olursa olsun, bu tür hükümler temyiz edilebiliyordu.

5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 50. maddesinin beşinci fıkrasında, “uygulamada asıl mahkûmiyet, bu madde hükümlerine göre çevrilen adli para cezası” denilmektedir. Ayrıca uygulamada, asıl hükümlülüğün, özgürlüğü bağlayıcı cezadan çevrilmiş olan “adli para cezası” olmasının, yasayollarına başvuruda engel teşkil etmeyeceğine dair bir hükme Yasada yer verilmemiştir.

Bu nedenle, 5237 sayılı TCY.’nın 50. maddesine göre, özgürlüğü bağlayıcı cezadan dönüştürülmüş (çevrilmiş) adli para cezalarına ilişkin hükümlerin, 1412 sayılı Ceza Yargılaması Yasasının, yürürlükte bulunan 305. maddesinin birinci fıkrasının (1) bendindeki ikimilyarlık sınırı (ikimilyar dahil) aşmıyorsa, temyiz edilemeyeceği kanısındayız

Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 13.12.2005 günlü kararında, özgürlüğü bağlayıcı cezadan çevrilen para cezasının temyiz edilip edilemeyeceği 647 sayılı Yasanın 4/4. maddesi ile 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 50. maddesinin beşinci fıkrasına göre ayrı ayrı değerlendirilerek tartışılmıştır (CGK., 13.12.2005, 2005/2-134, 2005/163).

Temyiz edilemeyen kararlarda hukuka aykırılık olduğunda, onların da Yargıtaya götürülmesi kesin olarak yasaklanmış değildir. Bu nedenle 5271 sayılı Ceza Yargılaması Yasasında, “olağanüstü yasayolları” bölümünde yer alan “yasa (kanun) yararına bozma” yoluyla kesin olarak verilen hükümlerin Yargıtayca incelenmesi olanağı vardır (m.309, 310).

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 15.11.2005 günlü 7-105/132 sayılı kararında; kesin nitelikteki hükümlerin, suçun niteliğine (vasfına) yönelik temyiz üzerine, sınırlı biçimde olmak üzere temyiz incelemesinin yapılabileceği belirtilmiştir.

Yüce Ceza Genel Kurulu’nun 15.02.1965 günlü ve 1974-44 sayılı kararında ise; “Temyiz edilebilen bir mahkûmiyetin temyiz edilemez hale gelmesi ile kamu haklarının çiğneneceği, toplumun dirlikten yoksun kalacağı, yargıç hakkında kötü inançların yerleşmesine bile yol açılacağı, bütün bunların önlenmesi gerektiği” ileri sürülmüştür.

sanık savunmanının temyiz davasında da, istisnanın istisnası olarak yorumla temyiz edilebilirlik kabul edilmelidir. Ancak, bu durumda, yeniden verilecek ceza, önceden verilecek cezadan daha ağır olamayacağı, bozma kararında açıklanmalıdır (1412 sayılı CYY.m.326/son; 5271 sayılı CYY.m.307/4). Yüksek İkinci Ceza Dairesince oyçokluğuyla verilen kararda; temyiz edilebilirlik kabul edildikten sonra, verilen bozma kararında, yeniden verilecek cezada 1412 sayılı CYY.nın 326/son maddesinin gözetilmesi gerektiği de açıkça belirtilmiştir.

Bu nedenlerle, yalnızca karşı (aleyhte) temyiz istemi (davası) bulunmadığı gerekçesiyle hükmün temyiz edilebilirliğini kabul etmeyerek, itirazın kabulüne karar veren, çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.”

21.07.2004 tarihinden İtibaren Ceza Hukukunda Kesinlik Sınırı

5219 sayılı Kanunun 3.maddesi ile değişik 1412 sayılı CMUK.nun 305.maddesindeki temyiz kesinlik sınırının 21.07.2004 tarihinden itibaren 2.000 TL.na çıkartılmıştır

5219 sayılı Kanunun 3.maddesi ile değişik 1412 sayılı CMUK.nun 305.maddesindeki temyiz kesinlik sınırının 21.07.2004 tarihinden itibaren 2.000 TL.na çıkartılmış olması ve 5237 sayılı TCK.nun 50/5.maddesi hükmü de gözetildiğinde anılan tarihten sonra sanık hakkında yukarda belirtilen suçtan hükmolunan sonuç para cezasının miktarı itibariyle "kesinlik sınırı" altında kaldığı anlaşıldığından sanık müdafiinin vaki temyiz isteminin 5320 sayılı yasanın 8/1.maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 305 ve 317.maddeleri uyarınca reddine karar verilmedir(11.CD 22.03.2011  tarihli Esas No:2010/1477 Karar No:20111625 künyeli içtihadı)

Fiilin Vasfının Değişmesi Kesin Hükmü Ortadan Kaldırır

1-)Kesin hüküm, fiilin yargılanan kısmı ile sınırlır. Yargılanmayan fiil, kesin hüküm oluşturmaz.Yüce yargıtay'ın buna ilişkin görüşleri aşağıda verilmiştir.

2-)Yargıtay Ceza Genel Kurulu  2.03.1981 tarihli ve 333/72 sayılı içtihadında,  765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunun 565. maddesinden verilen ve kesinleşen  mahkumiyet kararına rağmen  mezkur  Kanunun 459/1 maddesine göre yeniden yargılama yapılabileceğini  ancak verilen kararın  mahsup edilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Kesin hükmüyargılamaya önleme etkisi,  fiilin mahkeme tarafından yargılanbildiği ölçüde etkindir.Fiil, hakkında yargılama yapılmasına rağmen, fiilin tamamı hakkında yargılama yapılamamış ise, bilahare yeni olaylar çıkması durumunda  fiilin yargılama yapılmadan kalan  kısmı hakkında da yargılama yapılması gerekir Fiilin  yargılama yapılmadan bakiye kalan kısmı hakkında  yeniden yargılama yapılması  muhakemenin yenilenmesi yoluyla yapılır.((CGK 10.04.1978 tarihli ve 79/129, kaşı görüşte( CGK 29.05.1978 tarihli ve  124/199))

3-)4.CD 14.11.1990 tarihli ve 5316/5311 tarihli kararında,sanık, mağduru 3 gün mutat iştigalden kalacak şekikde  yaraladığından bahisle  verilen karar kesinleşmesine rağmen,  sanığın daha sonra 15 gün iş ve gücünde kalacak şekilde yaralandığı ortaya  çıktığında  yeniden yargılanması gerektiğine karar vermiştir.Fiilin yargılanma yapılmayan kısmı hakkında  yargılanma yapılması gerektiğini belitmiştir.Açılan ikinci  dava sonunda  verilen kararın birinci davadan mahsup edilmesi gerektiğine karar vermiştir.

4-)Mesela bir kişi kurşunla yaralanması  ve  kuşunun da  beyinde  kalması halinde, ilk önce kasten adam öldürmeye teşebbüş etmek suçunda  verilen ve kesinleşen ve infazı yapılan cezadan ,yıllar sonra mesela  15 yıl sonra  beyinde kalan kuşun nedeniyle mağdur vefat etmesi halinde(illiyet rabıtasının ispat edilmesi gerekir)  şüpheli hakkında fiilin kalan  kısmı yani adam öldürme suçundan dolayı  yeniden yargılanma yapılması ve  kasten adam adam öldürmeye teşebbüs suçundan verilen cezanın da mahsup edilmesi gerekir.İkinci suçun işlendiğ tarih madurun vefat ettiği tarihtir ve zaman aşımı da yaralamadan sonra 15 yıl geçse de mağdur vefat ettiği tarihte işlemeye başlar.

Kamu Davası Önödeme Nedeniyle Düşürülmüş İse Kesindir

1-)5237 sayılı Türk  Ceza Kanunu'nun  75. maddesi gereğince  yargılama safahatında yapılan önödeme nedeniyle verilen düşme kararı kesin hüküm vasfındadır

Ön ödemeye konu cezanın miktarına, 5237 Sayılı Kanunun 50/5. maddesine göre; hükmün 14.07.2004 gün ve 5219 Sayılı Kanunun 3/b maddesi ile değişik 1412 Sayılı CMUK'nun 305/1. maddesi gereğince temyizi mümkün bulunmadığından katılan vekilinin temyiz isteminin 5320 Sayılı Kanunun 8/1. maddesi gözetilerek CMUK'nun 317. maddesi uyarınca REDDİNE, 22.12.2010  tarihli ve Esas No : 2010/17802 Karar No : 2010/21409 sayılı içtihadı


CEZA MUHAKEMESİNDE TALİMAT

Sanığın Askeri Yargıda Savunmasının Alınması

Sanığın, asliye ceza mahkemesi yerine, askeri yargıda ifadesinin alınması  5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 196. maddesine aykırıdır

Sanığın savunmasının, bulunduğu yer asliye ceza  mahkemesince alınması için  ilgili kıta komutanlığına yazılması gerekirken, askeri  mahkemeye yazılan talimat sonucunda yargı yolu bakımından görevsiz olan askeri mahkemede alınan  savunma hükme esas alınarak Ceza Muhakemesi Kanunu'nun  196. maddesine aykırı davranılması, hukuka aykırıdır  (4.CD 10.02.2010  tarihli ve  Esas No:2009/25890  Karar No:2010/1897 künyeli içtihadı)

Talimatta İmza Eksikliği

Talimattaki hakim imzası eksikliği, ikmal edilmelidri.Tamamlattırılmaması bozma nedenidir.

Kasten öldürmeye teşebbüs suçu ile sınırlı yapılan incelemede; beyanları hükme esas alınan tanıklar Ecir Ünver, Zekeriya Eratik ve Arda Soysal'ın beyanlarının yazılı olduğu Sütcüler Asliye Ceza Mahkemesinin istinabe tutanağının 1. sayfasının hakim tarafından imzalanmaması ve bu eksikliğin mahkemece tamamlattırılmaması suretiyle CMK.nun 219/1. maddesine aykırı davranılması,1.CD. 22.02.2007  Esas No:2006/1192  Karar No:2007/646

Talimatta, Sanığa Esas Mahkemesinde İfa Verip Vermeyeceği Hatırlatılmalıdır

1-)5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 196/2. maddesine göre, talimatla ifade alınırken, sanığa esa mahkemesinde ifade verip vermeyeceği hatırlatılmalıdır.

2-)5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 196/2. maddesine göre,sanık talimatla ifade  vermeden önce, esas mahkemesinde(davası hakkında karr  verecek mahkeme) ifade verip vermeyeceği hatırlatılmaldır.(2.CD 16.06.2009 tarhli ve 2008/26485E, 28969K sayılı İçtihadı)

 


 

CEZA MUHAKEMESİNDE UYMA KARARI

Fiili Uyma Sonucu Yeni Hüküm Kurma(1)

Ceza Genel Kurulunun süreklilik kazanmış uygulamalarına göre, şeklen ısrar kararı verilmiş olsa dahi; a)Bozma kararı doğrultusunda işlem yapmak, b)Bozma kararında tartışılması gereken hususları tartışmak, c)Bozma sonrasında yapılan araştırmaya, incelemeye, toplanan yeni kanıtlara dayanmak, d)İlk kararda yer almayan ve daire denetiminden geçmemiş bulunan yeni ve değişik gerekçelerle hüküm kurmak, Suretiyle verilen hüküm; özde direnme kararı olmayıp, bozmaya eylemli uyma sonucu verilen yeni bir hükümdür.

Ceza dairesinin kararına, fiilen uymadan sonra verilen karar, Ceza Genel Kuruluna gitmeyip, ilgili ceza dairesince incelenmesi gerekir.Fiili uymanın hangi şartlarda olduğu aşağıda gösterilmiştir

Yerel Mahkemece, bozmadan sonra yapılan yargılamada, 29.12.2005 günlü oturumda bozma kararına uyulmasına oyçokluğu ile karar verilmiş, daha sonraki oturumlarda başka tanıklar dinlenmek suretiyle soruşturma genişletilmiş ve sonucunda 03.05.2007 tarihinde, bu kanıtlara da dayanmak suretiyle, sanıklara yüklenen suçun manevi unsurunun oluşmadığı, olayın hukuki ihtilaf niteliğinde olduğundan bahisle sanıkların beraatlarına karar verilmiştir.

Ceza Genel Kurulunun süreklilik kazanmış uygulamalarına göre, şeklen ısrar kararı verilmiş olsa dahi;

a)Bozma kararı doğrultusunda işlem yapmak,

b)Bozma kararında tartışılması gereken hususları tartışmak,

c)Bozma sonrasında yapılan araştırmaya, incelemeye, toplanan yeni kanıtlara dayanmak,

d)İlk kararda yer almayan ve daire denetiminden geçmemiş bulunan yeni ve değişik gerekçelerle hüküm kurmak,

Suretiyle verilen hüküm; özde direnme kararı olmayıp, bozmaya eylemli uyma sonucu verilen yeni bir hükümdür. Bu nitelikteki bir hükmün temyiz edilmesi halinde incelemenin Yargıtay’ın ilgili dairesi tarafından yapılması gerekir(Yargıtay Ceza Genel Kurulu2008/6-20 Esas ve 2008/110Karar , 13.05.2008 tarihli oybirliği ile karar verildi.)

3-)D.Bektaş’ın; haksız tutuklama nedeniyle yoksun kaldığı sosyal güvenlik ödenceleri, ödemiş olduğu avukatlık ücreti ve sair giderlere karşılık 10 milyon lira maddi ve 40 milyon lira manevi tazminatın, haksız tutuklama tarihinden itibaren yasal faizi ve yargılama gideri ile birlikte davalıdan alınarak kendisine verilmesi için 466 sayılı Yasa uyarınca açtığı davanın yapılan yargılaması sonunda, “Davacı Dursun Bektaş’ın 1625 YTL maddi ve 19700 YTL manevi tazminat talebinin kabulüne, fazlaya ilişkin taleplerinin reddine, 1.000 YTL dava dilekçesi yazma ücretinin davalıdan alınıp davacıya verilmesine” ilişkin, Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 20.07.2006 gün ve 13-259 sayılı hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 27.05.2008 gün ve 281-5280 sayı ile;

“…1) Ankara 1. İdare Mahkemesinin 2002/1015 Esas 2003/438 Karar sayılı hükmüyle davacının tutuklu kaldığı dönemde maaşında 1/3 oranında yapılan kesintinin ödenmesine karar verildiği ve idarece de bu yönde işlem yapıldığı halde maddi tazminat talebinin kısmen kabulüne karar verilmesi,

2) Hükmedilecek manevi tazminatın davacının sosyal ve ekonomik durumu, üzerine atılı suçun niteliği, tutuklanmasına neden olan olayın cereyan tarzı, tutuklu kaldığı süre ve benzeri hususlar da gözetilmek suretiyle, zenginleşme sonucu doğurmayacak şekilde, hak ve nasafet kurallarına uygun makul ve makbul bir miktar olarak tayin ve tespiti gerekirken, bu ölçütlere uymayacak miktarda fazla manevi tazminata hükmedilmesi,

3) 466 sayılı Yasa uyarınca haksız tutuklama tazminatı başvurusunda, davada uygulanması gereken 4 Aralık 2005 gün ve 26013 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 13. maddesinin 4. fıkrası gereğince, davanın reddedilen kısmı üzerinden tarifenin 10. maddesinin 2. fık­rası uyarınca tarifenin 3. kısmına göre davacı lehine belirlenen ücreti geçmeyecek şekilde davalı yararına avukatlık ücretleri tayini gerektiği ve vekalet ücreti hükmolunacağı gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi…” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.

Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesi ise 20.10.2008 gün ve 282-271 sayı ile bozma kararına karşı direnildiğini belirtmekle birlikte;

“…Davacı vekili tazminat istemine ilişkin dilekçesinde memur olan müvekkiline tutuklu olduğu sürece maaşının 2/3'ünün ödendiğini beyan etmiş ise de Ankara 1. İdare Mahkemesinin 2002/1015 Esas 2003/438 Karar sayılı hükmüyle davacının tutuklu kaldığı dönemde maaşında 1/3 oranında yapılan kesintinin ödenmesine karar verildiği ve ilgili idarece de bu yönde işlem yapıldığı, Mahkemenin kararına dayanılarak tüm alacaklarının davacıya ödendiği anlaşılmıştır.

Davacının yargılandığı ve beraat ettiği tazminat talebinin konusunu oluşturan davada kendisini avukat ile temsil ettirdiği anlaşılmakla beraat kararı verildiği tarihteki avukatlık asgari ücret tarifesinde Ağır Ceza Mahkemeleri için öngörülen asgari maktu vekalet ücreti olan 480-YTL harcama yapmak zorunda kalması nedeniyle bu miktarın hazineden alınıp davacıya maddi tazminat olarak verilmesi, fazlaya ilişkin talebin reddine karar vermek gerekmiştir. Ayrıca davacının sosyal ve ekonomik durumu, mesleği, üzerine atılı suçun niteliği, tutuklu kaldığı süre gözetilerek 9.850-YTL manevi tazminatın kabulü ile fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir” gerekçesiyle,

“…1- Davacının haksız tutuklamaya ilişkin maddi tazminat talebinin kısmen kabulü ile 480-YTL maddi tazminatın davalı hazineden alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine,

2- Davacının haksız tutuklamaya ilişkin manevi tazminat talebinin kısmen kabulü ile 9.850-YTL manevi tazminatın davalı hazineden alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine,

3- Hükmedilen maddi ve manevi tazminata ayrı ayrı davacının haksız olarak tutuklandığı 24.10.1996 tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesine,

4- 1.239.60-YTL vekalet ücretinin davalı hazineden alınıp davacıya verilmesine,

5- Haksız tutuklamadan kaynaklanan tazminat davalarında ancak davanın tamamen reddi halinde davalı hazine lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği, davacının tazminat taleplerinin kısmen kabulüne karar verildiğinden davalı hazine lehine vekalet ücreti verilmesine yer olmadığına,

6- Harç alınmasına yer olmadığına,

7- Yargılama giderinin davalı üzerinde bırakılmasına…” karar verilmiştir.

Hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsav­cılığının “onama” istemli 12.02.2009 gün ve 4445 sayılı tebliğnamesi ile Ceza Genel Kuruluna sunulan dosya, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerek­çelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, maddi ve manevi tazminat miktarlarının belirlenmesi ve davalı lehine vekalet ücreti verilip verilmeyeceğinin tespitine ilişkin ise de; kararın yeni bir hüküm mü, yoksa direnme kararı mı olduğu konusunun öncelikle çözümlenmesi gerekmektedir.

Ceza Genel Kurulunun süreklilik kazanmış uygulamalarına göre, şeklen ısrar kararı ve­rilmiş olsa dahi;

a) Bozma kararı doğrultusunda işlem yapmak,

b) Bozma kararında tartışılması gereken hususları tartışmak,

c) Bozma sonrasında yapılan araştırmaya, incelemeye, toplanan yeni kanıtlara dayan­mak,

d) İlk kararda yer almayan ve daire denetiminden geçmemiş bulunan yeni ve değişik gerekçelerle ya da sonradan yürürlüğe giren yasa maddeleri uygulanarak yeni ve farklı hüküm kurmak,

Suretiyle verilen hüküm; özde direnme hükmü olmayıp, bozmaya eylemli uyma sonucu verilen yeni bir hükümdür. Bu nitelikteki bir hükmün temyiz edilmesi halinde incelemenin Yargıtay’ın ilgili dairesi tara­fından yapılması gerekir.

İncelenen dosyada;

Yerel Mahkemece bozma kararına karşı direnildiği belirtilmiş ise de; ilk hükümde 1625 lira maddi ve 19.700 lira manevi tazminatla, davacı lehine 1000 lira dilekçe yazma ücretine hükmedilip, davalı hazine lehine vekalet ücreti verilip verilmeyeceği yönünde hiçbir karar verilmezken; direnme hükmünde bozma kararı da gözetilmek suretiyle 480 lira maddi ve 9850 lira manevi tazminatla 1.239.60 lira davacı lehine vekalet ücretine hükmedilmesi ve haksız tutuklamadan kaynaklanan tazminat davalarında ancak davanın tamamen reddi halinde davalı hazine vekili lehine vekalet ücreti verilebileceği gerekçesiyle davalı vekili lehine vekalet ücretine hükmedilmesine yer olmadığına karar verilmesi suretiyle; bozma ilamının (1), (2), (3) ve (4) numaralı nedenlerine eylemli olarak uyulduğu, (5) nolu bozma nedeni ile ilgili olarak da yeni bir hüküm verildiği anlaşılmaktadır.

Bu itibarla, eylemli uyma ve yeni hüküm niteliğinde olup henüz Özel Daire denetiminden geçmemiş olan hükmün doğrudan ve ilk kez Ceza Genel Kurulu tarafından ele alınması mümkün görülmediğinden, dosyanın incelenmek üzere Özel Dairesine gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

Dosyanın saptanan eylemli uyma ve yeni hüküm nedeniyle temyiz incelemesi için Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE,( CGK  07.07.2009 tarihli ve  2009/5-44E 2009/189 K sayılı içtihadı)

Fiili Uyma Sonucu Yeni Hüküm Kurma(2)

Ceza Genel Kurulunun süreklilik kazanmış uygulamalarına göre, şeklen ısrar kararı verilmiş olsa dahi; a) Bozma kararı doğrultusunda işlem yapmak, b) Bozma kararında tartışılması gereken hususları tartışmak, c) Bozma sonrasında yapılan araştırmaya, incelemeye, toplanan yeni kanıtlara dayanmak, d) İlk kararda yer almayan ve daire denetiminden geçmemiş bulunan yeni ve değişik gerekçelerle hüküm kurmak, Suretiyle verilen karar; özde direnme niteliğinde olmayıp, bozmaya eylemli uyma sonucu verilen yeni bir hükümdür. Bu nitelikteki bir hükmün temyiz edilmesi halinde ise incelemenin Yargıtay’ın ilgili dairesi tarafından yapılması gerekir.

Nitelikli dolandırıcılık suçundan sanık Fatime İşgüzar’ın, yüklenen suçun unsurlarının oluşmadığından bahisle beraatına ilişkin İzmir 4. Asliye Ceza Mahkemesince 22.12.2004 gün ve 215-504 sayı ile verilen kararın, katılan idare vekili ve o yer C.savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 10.07.2007 gün ve 8993-4891 sayı ile;

“506 sayılı Kanunun 68. maddesinin I-C paragrafının (a) bendinde ‘… Sosyal Sigortaya, Emekli Sandıklarına tabi çalışmalarından dolayı gelir veya aylık almayan kız çocukların …’a aylık bağlanacağı belirlenmiş olmakla; sanığın, katılan kurumun 713465 nolu sigortalısı olan ve 26.12.1972 tarihinde vefat eden babası Ahmet Dikbayır’dan 34143857 tahsis no’su ile aylık almaktayken, dosyada bulunan Sigorta İşleri Genel Müdürlüğünün 05.08.2004 tarihli yazısından da anlaşılacağı üzere ‘01.07.1986 tarihinden itibaren Emekli Sandığına tabi çalışması nedeniyle aylığı kesildikten’ kısa bir süre sonra, 21.09.1986 tarihli Beyan ve Taahhüt Belgesini doldurup bunu kuruma ibraz ederek, 21.05.2004 havale tarihli şikayet dilekçesinde ileri sürüldüğü üzere; 01.10.1986-17.11.2003 tarihleri arasında vefat eden babasından dolayı yeniden aylık almaya başlayıp devam ettiği, Emekli Sandığı Tahsisler Dairesi Başkanlığının 20.10.2003 tarihli cevabi yazısına göre; kesintiye uğramakla beraber 01.11.1979 tarihinden 15.09.1992 tarihine kadar Emekli Sandığına tabi hizmette bulunduğu, 15.09.1992 tarihinden geçerli olmak üzere 106389 tahsis no’su ile anılan kurumdan emekli aylığına hak kazandığı halde katılan kurumdan da aylık almaya devam ettiği dosya içeriğinden anlaşılmakla; sanığa yüklenen suçun unsurları itibariyle oluştuğu ve cezalandırılmasına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde beraatine hükmolunması” isabetsizliğinden hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel Mahkeme ise 31.10.2007 gün ve 252-413 sayı ile ondört ayrı başlık altında, katılan kurum ile sanık arasında yer alan sözleşmeyi de değerlendirmek suretiyle, sanığın taahhütname imzalamakla dolandırıcılık kastının ön kabulle ortaya çıkamayacağı, katılan kurumun çifte sigortalılık olgusunu bilebilecek durumda olmasına karşılık bu konuda zamanında araştırma yapmadığı, sosyal sigortalar mevzuatının karışıklığı karşısında, konunun uzmanı olanların dahi yanılabildikleri bir ortamda sanığın, hakkı olduğu düşüncesiyle hataya düşerek, babasından da aylık almasının suç kastı ile hareket ettiğini göstermeyeceğini, 5237 sayılı TCY’nın 30. maddesinin uygulanma koşullarının da bu nedenle somut olayda gerçekleştiği, sanık tarafından imzalanan taahhütnamede yalnızca olayın hukuki yaptırımının gösterilip, cezai yaptırımdan söz edilmediği, eğitim düzeyi düşük olan sanığın matbu olarak hazırlanan taahhütnameyi içeriğini anlamadan ve okumadan imzaladığı, bu durumda da kastı bulunmayan sanığın beraatına karar verilmesinin daha isabetli olduğu gerekçesiyle önceki hükmünde direnmiştir.

Bu hükmün de katılan idare vekili ile o yer C.savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “bozma” istekli, 29.04.2008 gün ve 74446 sayılı tebliğnamesi ile Birinci Başkanlığa gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, sanığa yüklenen nitelikli dolandırıcılık suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir.

Ancak, incelenen dosya içeriğine göre;

Yerel Mahkemece bozmadan sonra yapılan yargılamada, ilk hükümde yer almayan yeni ve değişik gerekçelerle, ilk hükümden sonra yürürlüğe giren 5237 sayılı TCY’nın lehe hükümleri de değerlendirilmek suretiyle gerekçe genişletilerek direnme kararı verilmiştir.

Ceza Genel Kurulunun süreklilik kazanmış uygulamalarına göre, şeklen ısrar kararı verilmiş olsa dahi;

a) Bozma kararı doğrultusunda işlem yapmak, b) Bozma kararında tartışılması gereken hususları tartışmak, c) Bozma sonrasında yapılan araştırmaya, incelemeye, toplanan yeni kanıtlara dayanmak,

d) İlk kararda yer almayan ve daire denetiminden geçmemiş bulunan yeni ve değişik gerekçelerle hüküm kurmak, Suretiyle verilen karar; özde direnme niteliğinde olmayıp, bozmaya eylemli uyma sonucu verilen yeni bir hükümdür. Bu nitelikteki bir hükmün temyiz edilmesi halinde ise incelemenin Yargıtay’ın ilgili dairesi tarafından yapılması gerekir.

O halde, Yerel Mahkemece ilk hükümde yer almayan yeni ve değişik gerekçelere yer verilmiş olması karşısında Özel Dairece incelenmeyen bu yeni ve değişik gerekçelerin ilk kez Ceza Genel Kurulunca incelenmesi mümkün görülmediğinden, incelemenin Özel Dairece yapılması gerekmektedir.

Bu itibarla, Yerel Mahkemenin son uygulaması direnme kararı değil, eylemli uyma sonucunda verilen yeni bir hüküm niteliğinde olduğundan, temyiz incelemesinin görevli olan Özel Dairece yapılması gerekmekte olup, dosyanın Özel Dairesine gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ :

Açıklanan nedenlerle;

Saptanan eylemli uyma sebebiyle, Yerel Mahkemenin son uygulamasının yeni hüküm niteliğinde olduğu nazara alınarak dosyanın, temyiz incelemesi için Yargıtay 11. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE,(CGK 17.02.2009 TARİHLİ VE 2008/11-125E 2009/32K sayılı İçtihadı


CEZA MUHAKEMSİNDE YARGILAMA GİDERLERİ

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 326/2. maddesine göre, iştiraken suç işlemiş olanlar, sebebiyet verdikleri yargılama giderlerinden sorumludurlar .

Hırsızlık suçunu iştiraken  birlikte işleyen sanıkların, sebebiyet verdikleri yargılama giderlerinden, ayrı ayrı sorumlulukları yerine, dayanışmalı(müteselsilen)  biçimde sorumluluklarına karar verilmesi suretiyle 5271 sayılı CMK’nun 326/2. maddesine aykırı davranılması,     (6.CD , 22.04.2009 tarihli   2007/22683 E  2009/7664K  oybirliğiyle).



CEZA MUHAKEMSİNDE HÜKÜM

Hüküm İddianamenin Konusu ile Sınırlıdır

İddianamede anlatılan olaylar ikiye ayrılır.Birincisi faili, yeri, zamanı, şekli gibi unsurları, ve sevk maddesi belli olan yani vasıflandırılmış  fiildir. Diğeri de, yargılama konusu fiili açıklayan yan olaylar ve fiillerdir.Hüküm, yan olaylara hasredilemez.Hükmün konusu, duruşmanın neticesine göre, iddianamede gösterilen  fiilden ibarettir.Bir olayın açıklanması  sırasında  başka bir fiilden bahsedilmesi  o konuda dava açıldığıa anlamına gelmez(11.CD. 09.03.2009 tarihli ve 2006/5937E, 2009/2246, YKD Ağustos 200)

1-) 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 225/1. maddesine göre, hükmün konusu, iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve fail hakkında verilir.Unsurları gösterilmeyen suç hakkında hüküm  tesis edilmez.

2-İddianamede anlatılan olaylar ikiye ayrılır.Birincisi faili, yeri, zamanı, şekli gibi unsurları, ve sevk maddesi belli olan yani vasıflandırılmış  fiildir. Diğeri de, yargılama konusu fiili açıklayan yan olaylar ve fiillerdir.Hüküm, yan olaylara hasredilemez.

Hükmün konusu, duruşmanın neticesine göre, iddianamede gösterilen  fiilden ibarettir.Bir olayın açıklanması  sırasında  başka bir fiilden bahsedilmesi  o konuda dava açıldığıa anlamına gelmez(11.CD. 09.03.2009 tarihli ve 2006/5937E, 2009/2246, YKD Ağustos 200)

3-)213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 359/1-b maddesinde tanzim edilen 'sahte fatura tanzim etmek' ve 'sahte fatura kullanmak' suçları birbirinden  bağımsız suçlardır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun(Turkish Penal Code) 257. maddesine göre,  sahte fatura  kullanmak  suçundan dava açıldığı halde; sahte fatura  tanzim etmek suçundan mahkumiyetine karar verilmesi, kanunu aykırıdır.(29.12.2008 tarihli ve 2008/458-13886, YKD Dergisi, müstenidatı Adana 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2000/261 Esas sayılı Dosyası)

4-)İddianamedeki fiilin zamanı veya hukuki vasfını değiştirmeyecek şekilde zaman aralığı belli olmalıdır.

5-Fiilin, irtikap(commission)  edildiği yer belirtilmedir.

6-Suça konu fiilin, bıçaklamak,  zehirlemek,  yumrukla, tekmeyle vurmak  gibi ne şekilde irtikap)commission) edildiği açıklanmalıdır.

7-)5271 sayılı CMK.nun 225. maddesi uyarınca hükmün mevzuu iddianamede gösterilen fiilden ibaret olup, sanık hakkında, kredi kartının kötüye kullanılması suretiyle 5237 sayılı TCK.nun 245/3. maddesi uyarınca yargılanması amacıyla kamu davası açıldığı, Dairemizce de benimsenen Ceza Genel Kurulu'nun 24.03.1998 gün, 50/105, 01.09.1999 gün, 137/146 ve 23.10.2001 gün, 226/227 sayılı kararlarında açıklandığı üzere; bir olayın açıklanması sırasında başka bir olaydan söz edilmesinin, o olay hakkında da dava açıldığı şeklinde kabul edilemeyeceği ve esasen iddianamede söz konusu maddi olay hakkında ayrıca soruşturma yapıldığının belirtilmiş olduğunun anlaşılması ve görülen dosyada resmi belgede sahtecilik suçundan açılmış bir dava bulunmadığının belirlenmesi karşısında, 5271 sayılı CMK.nun 225. maddesi hükmüne göre, iddianamede tavsifi yapılan suçla bağlı kalınarak yargılamaya devamla karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, iddianamede tavsifi yapılan fiilin dışına çıkılarak sanık hakkında açılmayan resmi belgede sahtecilik suçundan da mahkumiyet hükmü kurulması, hukuka aykırıdır( 9.CD  17.09.2008 Esas No:2008/4190   Karar No:2008/8890

Hükümle Gerekçe Arasında Çelişki Olmamalıdır

Yerel Mahkemece bozma kararına karşı uyma kararı mı yoksa direnme kararı mı verildiği anlaşılamamaktadır. Gerekçe ile hükmün çelişkili olduğu nazara alındığında, karar kuşkulu hale sokularak denetleme olanağının ortadan kaldırıldığı, dolayısıyla hükmün karıştırıldığı ve tutanakların kanıtlama özelliğinin zedelendiği anlaşılmaktadır.

Kendiliğinden hak alma suçundan sanık Şerif Ali Turna’nın, 765 sayılı TCY’nın 308/2, 647 sayılı Yasanın 4 ve 5. maddeleri uyarınca 939 YTL ağır para cezasıyla cezalandırılmasına, para cezasının ödeme emri tebliğinden itibaren 1 aylık sürenin sona erdiğinde ödenmemesi halinde gecikme zammı uygulanmasına ilişkin Sakarya 2. Sulh Ceza Mahkemesince 20.07.2005 gün ve 304-780 sayı ile verilen kararın, sanık müdafii tarafından temyizi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince 16.10.2006 gün ve 2571-16744 sayı ile;

“Sanığın atılı suçu işlediğine dair müştekinin soyut iddiasından başkaca mahkûmiyetine yeterli, her türlü şüpheden uzak, somut, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı gözetilmeyerek yazılı şekilde mahkûmiyet kararı verilmesi,

Kabul ile uygulamaya göre de;

1- Hükmolunan kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezanın suç tarihi itibariyle beher gününün 647 sayılı Kanunun 4. maddesi uyarınca 12 YTL.den para cezasına çevrilmesi gerektiği gözetilmeyerek 15 YTL.den paraya çevrilmek suretiyle fazla ceza tayini,

2- Hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 5252 sayılı Kanunun 5. maddesi uyarınca sonuç cezanın adli para cezası olarak belirlenmesi gerektiğinin gözetilmemesi,

3- 5275 sayılı Kanunun 122. maddesi ile 647 sayılı CİK’nun yürürlükten kaldırılması karşısında hüküm tarihi itibariyle ödenmeyen para cezasına 6183 sayılı Kanunun 51. maddesi uyarınca gecikme zammı uygulanmasına karar verilemeyeceğinin gözetilmemesi,

4- Hüküm tarihi itibariyle 5237 sayılı TCK’nun yürürlükte bulunduğu gözetilerek 5237 sayılı TCK’nun 7. ve 5252 Sayılı Kanunun 9. maddeleri uyarınca sanığın eyleminin uyduğu kabul edilen her iki yasanın ilgili tüm hükümleri olaya ayrı ayrı uygulanmak suretiyle sonuçlar belirlenmesi, bu şekilde bulunan sonuç cezaların karşılaştırılması ve sonucuna göre lehe olan kanunun belirlenmesi gerekirken açıklanan şekilde ve denetime olanak verecek biçimde değerlendirme yapılmadan yazılı şekilde hüküm kurulması” isabetsizliklerinden dolayı hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel Mahkeme ise 17.01.2007 gün ve 840-9 sayı ile;

“… Yargıtay 2. Ceza Dairesi tarafından hem esastan hem de 5252 s.K. gereği açık bir şekilde lehe kanun kıyaslaması yapmak üzere iade edilmiş olmakla yeniden yapılan yargılamada bozma ilamına uyulmuştur.

Sanık ve müdafii eski savunmalarını tekrar etmişler ve atılı suçlamayı kabul etmemişlerdir. Aynı şekilde müşteki ve müdahil olmuş ve uzlaşma önerisini kabul etmemiştir. Mahkememizce yapılan yargılama, toplanan deliller ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirilerek hayatın olağan akışı da gözetilerek kira alacağını müştekiden alamayan sanığın bu alacağını karşılamak amacıyla kendisinden zorla parasını ve kolundaki saatini aldığı vicdani kanaatine varılmıştır. Her ne kadar sanık kabul etmemiş ise de hayatın olağan akışı gözetilerek borcuna karşılık, kısmen saati kendiliğinden çıkarıp veren bir kişinin sonradan şikayette bulunması durumunda hem bunun tanığı yok diye olmamış kabul edilmesi hem de başkaca delil aranması düşünülemez. Yani bazı olaylar vardır ki sadece iki kişi arasında gerçekleşmiştir ve taraflar arasındaki ilişki gözetilerek iddia edilen olayın varlığı hayatın olağan akışına uygun düşer. Olayımızda bu şekilde olduğu kabul edilmiştir. Yani kira alacağını isteyen sanık, kiracısı müştekiden zorla aldığı para yetmeyince kolundaki saati de aldığı kabul edilmiştir” gerekçesiyle bu kez sanığın, 765 sayılı TCY’nın 308/2, 72 ve 647 sayılı Yasanın 4. maddeleri uyarınca sonuçta 849 YTL adli para cezasıyla cezalandırılmasına, erteleme isteminin reddine karar verilmiştir.

Bu kararın da sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay C.Başsavcılığının “bozma” istekli 11.11.2008 gün ve 67370 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Sanığın kendiliğinden hak alma suçundan cezalandırılmasına karar verilen olayda Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında çözümü gereken hukuki uyuşmazlık, dosyadaki kanıtların sanığın cezalandırılmasına yeterli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.

Ancak, Yerel Mahkemece usulüne uygun olarak direnme kararı verilip verilmediği hususu Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca ön sorun olarak ele alınarak öncelikle değerlendirilmiştir.

İncelenen dosya içeriğine göre;

Bozmadan sonra yapılan yargılamada, Yerel Mahkemece 17.01.2007 tarihli oturumda bozma kararı değerlendirilerek, yazım hatası nedeniyle ne olduğu anlaşılmayacak bir sözcük kullanılmak suretiyle (uyulmamsı) şeklinde ara kararı verilmiş, gerekçeli kararda ise bozma kararına uyulduğu belirtilmiştir. Buna karşın, bozma kararının gereği de yerine getirilmeden sanığın cezalandırılmasına karar verilmiştir.

Görüldüğü gibi, Yerel Mahkemece bozma kararına karşı uyma kararı mı yoksa direnme kararı mı verildiği anlaşılamamaktadır. Gerekçe ile hükmün çelişkili olduğu nazara alındığında, karar kuşkulu hale sokularak denetleme olanağının ortadan kaldırıldığı, dolayısıyla hükmün karıştırıldığı ve tutanakların kanıtlama özelliğinin zedelendiği anlaşılmaktadır.

Bu itibarla Yerel Mahkeme hükmünün, diğer yönleri incelenmeksizin öncelikle saptanan bu usul yanılgısı nedeniyle bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ :

Açıklanan nedenlerle;

Sakarya 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 17.01.2007 gün ve 840-9 sayılı hükmünün, diğer yönleri incelenmeksizin öncelikle saptanan usul yanılgısı nedeniyle BOZULMASINA, 2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, (Ceza Genel Kurulunun 17.02.2009 tarihli ve 2008/2-255E 2009/31E sayılı İçtihadı)



CEZA MUHKEMESİNDE HÜKMÜM KESİNLEŞMESİ

Kararda veya Hükümde Kanun Yolu, Süresi Ve Yöntemi Terettüde Yer Vermeyecek Şekilde Gösterilmelidir

Karar ve hükümlerde yer alan yasa yolu açıklamalarının, bu yola başvuru hakkı olan kişilere tam bir açıklıkla ifade edilmesi ve yanılgılara sebebiyet verilmemesi yasal zorunluluk olduğundan, hükümde bu konuda eksik veya yanıltıcı ifadelerin bulunması durumunda; yasa yolu açıklamasını, her türlü kuşkuyu kaldıracak ifadeyle sanığa duyuran ve yasa yolu, mercii, süresi ile yöntemini tam bir netlikle ifade eden yeni bir bildirimin, yöntemine uygun meşruhatlı tebligatla gerçekleştirilmesinin sağlanması gerekir.

Yerel Mahkemenin, önceki hükme yönelik temyizi yeterli sayan ve Yargıtay C.Başsavcılığı'nın iadesi sonrasında verdiği kararın Yargıtay'ca incelenmesi için başka bir temyiz istemine gerek olmadığı izlenimi yaratan yanıltıcı bir ifadeyle "dosyanın yeniden incelenmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığı'na gönderilmesine" ibaresini hükmüne yansıtması ve bunun yanı sıra, hazır bulunanlar için yasa yoluna başvuru yönünden "tefhim" yeterli iken yanıltıcı bir başka açıklama ile "tebliğ"i, sürenin başlangıcına ölçü alması, kişileri yanılgıya sevkedecek mahiyettedir.

Karar Metni:Sanık hakkında eşini kasten yaralama suçundan yapılan yargılama sonunda; "...sanığın 765sayılı Yasa'nın 456/1, 457/1, 457/1. maddeleri uyarınca 10 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, 765 sayılı Yasa'nın 59. maddesi ile 647 sayılı Yasa'nın 4. ve 6. maddelerinin uygulanmasına yer olmadığına, mahsuba, yargılama giderine..." karar verilmiş, sanık müdafii tarafından temyiz edilen hüküm, Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi'nce 04.11.2003 gün ve 25238-10659 sayı ile;  "...Sanık ile mağdurenin evli olduklarını gösterir aile nüfus kayıt örneği getirtilmeden, eksik soruşturma sonucu suçun eşe karşı işlendiği gerekçesiyle TCY'nin 457/1. madde ve fıkrası uygulanarak ceza belirlenmesi..." isabetsizliğinden bozulmuştur.

Bozmaya uyma kararı veren (Yenipazar Asliye Ceza Mahkemesi)'nce 20.04.2004 gün ve 3-11 sayı ile; önceki hükümdeki gerekçe aynen tekrar edilerek; "Sanığın 765 sayılı Yasa'nın 456/1, 457/1, 457/1. maddeleri uyarınca 10 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, hapis cezasının 647 sayılı Yasa'nın 4. maddesi gereğince günlüğü 4.745.000 liradan 1.518.400.000 lira ağır para cezasına çevrilmesine, belirlenen ağır para cezasının 647 sayılı Yasa'nın 5. maddesi uyarınca 10 eşit taksitte birer aylık sürelerle tahsiline, 647 sayılı Yasa'nın 6. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına, mahsuba, yargılama giderine..."hükmedilmiş, bu hükmün de sanık Ali tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay'a gönderilen dosya;Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca 24.06.2005 gün ve 145720 sayı ile, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 8. maddesinin 2. fıkrasındaki hüküm gereğince yeni yasal düzenlemeler karşısında lehe yasanın belirlenmesi açısından değerlendirme yapılabilmesi için mahalline iade edilmiştir.

Bunun üzerine; Yenipazar Asliye Ceza Mahkemesi'nce duruşma açılarakyapılan yargılama sonunda, 27.09.2005 gün ve 58-54 sayı ile; "...Tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, sanık Ali'nin olay tarihinde eşi olan mağdureyi silahtan sayılan jiletle yaralayarak üzerine atılı bulunan müessir fiil suçunu işlediği, 765 sayılı Yasa'da bulunan ilgili hükümler ile 5237 sayılı Yasa'da bulunan ilgili hükümlerin karşılaştırılması sonucunda 765 sayılı Yasa'da bulunan ilgili hükümlerin sanık lehine olduğu anlaşılmış ve sanığın eylemine uyan 765 sayılı Yasa'nın 456/1, 457/1, 457/1 ve 40. maddeleri gereğince cezalandırılması yönünde karar vermek gerekmiştir..." gerekçesi ile, "sanığın bir önceki kararda olduğu gibi 765 sayılı Yasa'nın 456/1, 457/1, 457/1. maddeleri uyarınca 10 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, hapis cezasının 647 sayılı Yasa'nın 4. maddesi gereğince günlüğü 4.745.000 liradan 1.518.400.000 lira ağır para cezasına çevrilmesine, belirlenen ağır para cezasının 647 sayılı Yasa'nın 5. maddesi uyarınca 10 eşit taksitte birer aylık sürelerle tahsiline, 647 sayılı Yasa'nın 6. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına, mahsuba, yargılama giderine..... dosyanın yeniden incelenmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına gönderilmesine ... dair işbu kararın tebliğinden itibaren 7 gün içinde mahkememize verilecek dilekçe veya bu hususta zabıt katibine yapılacak beyanın tutanağa geçirilmesi suretiyle temyiz yolu açık olmak üzere iddia makamında C.Savcısı A. Ç. ile isteme uygun olarak sanığın, mağdurun ve müştekinin yüzlerine karşı verilen karar açıkça okundu..." şeklinde hüküm verilmiş ise de, hükmü temyiz eden olmamıştır. Buna rağmen, Yargıtay'a gönderilen dosya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının bozma istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Üçüncü Ceza Dairesi'ne sunulmuş, Yargıtay Üçüncü Ceza Dairesi'nce de 09.05.2007 gün ve 7273-4012 sayı ile;

"...Konuya ilişkin yasal düzenleme incelendiğinde, Yargıtay CBaşsavcılığı'nın temyiz incelemesi için Yargıtay'a gönderilen dosyaların 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK yönünden yeniden değerlendirilmesi için iade edilmesini düzenleyen 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun'un 8/2. maddesinin Anayasa Mahkemesi'nin 05.04.2007gün 2005/127 esas ve 2007/42 sayılı kararı ile iptal edildiği, iptale ilişkin gerekçeli karar henüz Resmi Gazete'de yayım/anmamakla birlikte 5320 sayılı Yasa'nın 8/2. maddesinin iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesi kararının herkes tarafından öğrenildiği ve tefhim olunan kararda da dosyanın kendiliğinden temyize gönderileceğinin belirtilerek 5271 sayılı CMK'nın 40. maddesi hükmüne nazaran sanığın kusuru olmaksızın bu süreyi geçirmiş olduğunun kabulü zorunluluğunun bulunması karşısında, sanığın temyiz hakkının do/ayısı ile de savunma hakkının kısıtlanmaması ve telafisi mümkün olmayan hak kaybına neden olunmaması amacıyla, sanığın 21.04.2004 tarihli hakim havaleli temyiz dilekçesine istinaden yapılan incelemede; Gereği görüşülüp düşünüldü:

Yerinde görülmeyen sair itirazların reddine. Ancak;

1-   Sanığa isnat olunan 765 sayılı TCK'nın 456/2. maddesinde yazılı hapis cezasının üst sınırının 5 yıl olmasına ve 19.12.2006 tarihli 5560 sayılı Yasa ile değişik halinden önceki 5271 sayılı CMK'nın 150/3. maddesi gereğince sanığa zorunlu müdafii tayini gerektiğinin düşünülmemesi,

2- Yaralama suçundaki ölçütler 765 sayılı TCK ile 5237 sayılı TCK'dan farklı olup, farklı suç tipleri oluşturulmuş ve yeni ceza yaptırımları getirilmiş olmakla, Adli Tıp Kurumu'ndan rapor aldırıldıktan sonra, 5252 sayılı Kanun'un 9/3. maddesine göre karşılaştırmalı uygulamanın denetime imkan verecek şekilde gösterilip, önceki 765 sayılı TCK ve sonraki 5237 sayılı TCK'nın bütün hükümleri ile birlikte ayrı ayrı somut olaya uygulanıp ortaya çıkan sonuçların denetime imkan verecek şekilde gösterilmesinden sonra hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde yetersiz gerekçe ile hüküm tesisi,

3- 5252 sayılı Yasa'nin 5. maddesine göre ağır para cezasının adli para cezasına dönüştürülmemek,

4-  01.05.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5335 sayılı Kanun'un 22 maddesi ile 5083 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Para Birimi Hakkında Kanun'un 2. maddesine eklenen (İlgili kanunları gereğince uygulanacak adli ve idari para cezalarının hesaplanmasında  ve ödenmesinde,  bir  Yeni  Türk Lirasının (1 YTL) altında kalan tutarlar dikkate alınmaz) fıkrasının sanık lehine hüküm doğurması nedeni ile sanık hakkında uygulanan hapis cezasının para cezasına çevrilmesinde uygulanan bir gün hapis cezası karşılığı para cezasındaki 1 YTL'nin küsurunun atılması gerektiğinin gözetilmemesi,..."isabetsizliklerinden hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Bu karara; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 28.06.2007 gün ve 223433 sayı ile;

"...Her ne kadar, Yenipazar Asliye Ceza Mahkemesi'nin duruşma yapılarak sanığın yüzüne karşı tefhim olunan 27.09.2005 tarihli kısa kararında 'Dosyanın yeniden incelenmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığı'na gönderilmesine' dair hüküm kurulmuşsa da, kararda ayrıca başvurulacak yasa yolunun süresi, mercii ve başvuru şekli de gösterilmiştir. Böylelikle mahkeme kararında yeni kurulan hükme karşı Anayasa'nın 40/2 ve 5271 sayılı Yasa'nın 34/2, 231/2, 232/6 madde ve fıkralarına uygun olarak, taraflara başvuracakları yasa yolunun süresi, mercii ve şekli gösterilmektedir. Aksine mahkeme ilk temyiz talebini geçerli kabul etseydi bu açıklamaya gerek duyulmayacak, temyiz yasa yoluna gidilmesi gerekliliği belirtilmeyecekti.

…5320 sayılı Yasa'nın 8. maddesinin 2. fıkrası Anayasa Mahkemesi'nin 05.04.2007gün ve 2005/127-2007/42 sayılı kararı ile iptal edilmiş ise de; söz konusu kararın Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmemesi, geçmişe etkili olmaması ve yürürlükte olan yasa hükmüne göre yapılan işlemlerin hukuken geçerli bulunması karşısında, Yenipazar Asliye Ceza Mahkemesince iade üzerine verilen 27.09.2005 gün ve 58-54 sayılı hüküm yasa yollarına başvurma hak ve yetkisi bulunan kişilerce temyiz edilmediğinden ve re'sen de temyize tabi olmadığından, dosyanın incelenmeksizin karar mahkemesine gönderilmesi gerekirken sanığın 21.04.2004 tarihli hakim havaleli dilekçesine istinaden temyiz incelemesi yapılması yerinde değildir." açıklaması ile itiraz edilerek, Yargıtay Üçüncü Ceza Dairesi'nin 09.05.2007 gün ve 7273-4012 sayılı kararının kaldırılması talep edilmiştir.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığı'na gönderilmekle, Ceza Genel Kurulu'nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.

Genel Kurul'ca sanık Ali hakkında, eşi olan Şengül'ü kasten yaralama suçundan verilen hükme hasren yapılan incelemede;

Yargılama konusu maddi olayın; 05.05.2001 günü saat 04.00 sıralarında eve alkollü olarak gelen sanığın, tartıştığı mağdureyi yumruk ve tekmelerle darp etmesi, sonra da kollarının iç taraflarını jiletle kesmesi tarzında gerçekleştiği, bu eylem sonunda, mağdurenin hayati tehlike geçirmemekle birlikte, 15 gün iş ve gücünden kalacak şekilde yaralandığı,

Yargıtay Üçüncü Ceza Dairesi ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nca çözümlenmesi gereken hukuki ihtilafın; 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Yasası'nın Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Yasa'nın 8/2. maddesi hükmüne dayanılarak, lehe yasa hükümlerinin değerlendirilmesi yönünden, Yargıtay C.Başsavcılığı'nca mahkemesine iade edilip, mahkemesince de duruşma açılarak yeniden hükme bağlanan hallerde önceki hükme yönelik temyizin geçerliliğini koruyup korumadığı, dolayısıyla önceki hükmün temyizine bağlı olarak, temyiz davasına konu edilmeyen sonraki hükmün temyiz incelemesinin yapılıp yapılamayacağı noktasında toplandığı,

İtiraz konusu hükümde, Yargıtay C.Başsavcılığı'nın açıkladığı itiraz sebepleriyle sınırlı kalınmadan usul ve esasa ilişkin nedenlerle hükmün değerlendirme konusu yapılmasının olanaklı bulunduğu ilkesi gözetilerek, Genel Kurul'da uyuşmazlığın esasına geçilmeden önce; Yerel Mahkemece son hükümde "dosyanın yeniden incelenmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesine" ibaresine yer verilmiş olması nedeniyle; yasa yoluna başvuru

konusunda sanığın yanıltılmış olup olmadığı hususunun ön mesele olarak görüşülmesine karar verildiği,

Ön mesele ile ilgili değerlendirmede;

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, lehe yasanın Yerel Mahkemece değerlendirilmesi ve yeni hüküm kurulması yönünden 5320 sayılı Yasa'nın 8/2. maddesindeki yetkiye dayanılarak mahalline iade edilmesi üzerine, Yerel Mahkemece duruşma açılarak sanığın yüzüne karşı yeni bir hüküm verildiği, verilen ve önceden tesis edilmiş ilk hükmü kaldırarak onun yerine geçen bu hükümde; önce sanık hakkında sübuta eren suçun niteliğinin ve uygulanan cezanın

belirlendiği, ardından da; "dosyanın yeniden incelenmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine" hükmedildiği, hükmün son paragrafında ise yasa yolu, süresi ve şeklinin usule uygun şekilde açıklanmasına rağmen, temyiz süresinin başlangıcı olarak "tefhim" yerine "tebliğ"in ölçü tutulduğu saptanmıştır.

Karar ve hükümlerde yer alan yasa yolu açıklamalarının, bu yola başvuru hakkı olan kişilere tam bir açıklıkla ifade edilmesi ve yanılgılara sebebiyet verilmemesi yasal zorunluluktur.

1-)Aanayasa'nın 4709 sayılı Yasa'nın 16. maddesi ile 03.10.2001 tarihinde değiştirilen 40. maddesinin 2. fıkrasındaki;  "devlet işlemlerinde ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır."hükmü,

2-  5271 sayılı CYY'nin 232. maddesinin 6. fıkrasındaki;  "hüküm fıkrasında ... kanun yollarına başvurma ve tazminat istemi olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir." hükmü,

3-  5271 sayılı CYY'nin  "eski hale getirme" başlıklı 40. maddesinin 2.fıkrasındaki; "kanun yoluna başvuru hakkı kendisine bildirilmemesi halinde de kişi kusursuz sayılır." hükmü birlikte değerlendirildiğinde, yasa koyucunun, hak sahibi olanlar yönünden yasa yolunun mercii, biçimi ve süresi bakımından hükmün yeterli olması ve keza her türlü yanıltıcı ifadeden uzak bulunması keyfiyetini önemsediği ortaya çıkmaktadır.

Konu olayda ise; Yerel Mahkemenin, önceki hükme yönelik temyizi yeterli sayan ve Yargıtay C.Başsavcılığı'nın iadesi sonrasında verdiği kararın Yargıtay'ca incelenmesi için başka bir temyiz istemine gerek olmadığı izlenimi yaratan yanıltıcı bir ifadeyle "dosyanın yeniden incelenmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığı'na gönderilmesine" ibaresini hükmüne yansıtması ve bunun yanı sıra, hazır bulunanlar için yasa yoluna başvuru yönünden "tefhim" yeterli iken

yanıltıcı bir başka açıklama ile "tebliğ", sürenin başlangıcına ölçü alması, kişileri yanılgıya sevkedecek mahiyettedir.

Bu itibarla mahkeme, yasa yolu süresini başlatmaya yeterli olmayan bir hüküm kurmuş olmaktadır.

Hal böyle olunca, Yargıtay C.Başsavcılığı'nın iadesi sonrasında Yerel Mahkemece verilen hüküm yönünden, yasa yoluna başvuru süresinin başladığını ve sanığın kendi iradi hareketiyle sürenin temyize başvurulmadan geçirildiğini kabul etmek olanaklı bulunmamaktadır.

Yapılacak işlem; yasa yolu açıklamasını, her türlü kuşkuyu kaldıracak ifadeyle sanığa duyuran ve son hükmü süresinde temyiz etmedikçe önceki hükme ilişkin temyizi nedeniyle incelenemeyeceğini bildirip yasa yolu mercii, süresi ve yöntemini tam bir netlikle ifade eden yeni bir bildirimin, yöntemine uygun meşruatlı tebligatla gerçekleştirilmesinin sağlanması, bu amaçla Özel Daire kararının kaldırılması, gereği için dosyanın Yargıtay Üçüncü Ceza Dairesi'ne gönderilmesidir. Bu itibarla Yargıtay C.Başsavcılığı'nın itirazının, anılan değişik gerekçeye dayanılarak kabulü gerekmektedir.(HGK  18.09.2007  tarihli ve Esas No:2007/3-162 Karar No:2007/177 yapılan müzakerede oybirliği ile karar verildi.



CEZADAN MAHSUP

Tutuklulukta Çeçen Sürenin Hapis Cezasından Çevrilen Para Cezasından Mahsubu

5237 sayılı TCK’nın 50. maddesinin 5. fıkrasında “uygulamada asıl mahkumiyet, bu madde hükümlerine göre çevrilen adli para cezası veya tedbirdir.” hükmü yer almaktadır. Ancak aynı maddenin 6. fıkrasında, ödenmeyen para cezasının hapse çevrilmesi durumunda 5. fıkranın uygulanmayacağı öngörülmüştür.Somut olayda, hükümlü adli para cezasını ödemediği için infaz edilmesi gereken ceza 11 ay 20 gün hapis cezasıdır. Yasal çerçevede artık infazı gereken 7.000 Türk Lirası adli para cezası yoktur. Bu nedenle tutuklu kaldığı 31 günlük sürenin mahsubunun hükmolunan hapis cezası üzerinden yapılması gerekmektedir.

Hırsızlık suçundan sanık Erkan Çoban’ın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 141/1, 143, 62/1, 50/1-a, 52/2. maddeleri gereğince 7.000 Yeni Türk lirası adli para cezası ile cezalandırılmasına dair, SARUHANLI Asliye Ceza Mahkemesinin 13/07/2006 tarihinde ve 2006/46-258 sayılı kararının infazı sırasında, sanığın hapisten çevrilmiş bulunan adli para cezasını ödememesi sebebiyle, 11 ay 20 gün hapis cezasının tamamen infazına dair, aynı Mahkemenin 23/02/2007 tarihli ve 2006/46-258 sayılı ek kararını müteakip, sanığın tutuklulukta geçirdiği sürenin mahsubunun hapis cezası üzerinden mi yoksa 1 günü 100 Yeni Türk lirasından hesaplanmak suretiyle para cezası üzerinden mi yapılacağı hususunda oluşan tereddüt üzerine, tutuklulukta geçirilen sürenin hapis cezasından mahsup edilmesine ilişkin aynı Mahkemenin 14/05/2007 tarihli ve 2007/56 değişik iş,2007/56 müteferrik sayıı kararına karşı Saruhanlı Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından vuku bulan itirazın reddine dair Manisa Ağır Ceza Mahkemesinin 28/05/2007 tarihli ve 2007/717 değişik iş, 2007/549 müteferrik sayılı kararına karşı Adalet Bakanlığının 18/12/2007 gün ve 64815 sayılı kanun yararına bozma istemine dayalı Yargıtay C.Başsavcılığının 22/01/2008 gün ve 2645 sayılı ihbar yazısı ile infaz dosyası 04/02/2008 tarihinde Dairemize gönderilmekle incelendi:

Alınan Yazıda;

Dosya kapsamına göre, mahkemece yapılan yargılama sonucunda verilen asıl mahkümiyetin adli para cezası olması ve 5237 sayılı Kanun’un 63. maddesinin “.... adli para cezasına hükmedilmesi durumunda bir gün yüz Türk lirası sayılmak üzere, bu cezadan indirim yapılır” amir hükmünü içermesi karşısında, mahsup yapılırken sanığın karar kesinleşmeden önce, özgürlük ve güvenliğinin kısıtlanmasına neden olan gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği sürenin bir günü yüz yeni Türk lirası sayılmak suretiyle işlem yapılmasının zorunlu olduğu, bu hususun benzer bir olay sebebiyle Yargıtay 2. Ceza Dairesinin 04/10/2006 tarihli ve 2006/7195-15939 sayılı ilamı ile de kabul edilmiş bulunduğu gözetilmeden itirazın kabulü yerine reddine karar verilmesinde isabet görülmemiş olduğundan bahisle 5271 sayılı CMK’nun 309.maddesi uyarınca anılan kararın bozulması Dairemizden istenilmiş ise de;

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hükümlünün, kesinleşmiş mahkumiyet kararındaki hapis cezasından çevrilen 7.000 Türk Lirası adli para cezasını ödememesi nedeniyle,infaz savcısının istemi üzerine, mahkeme tarafından 5237 sayılı TCK’nın 50/6.maddesi gereğince, kısa süreli 11 ay 20 gün hapis cezasının tamamının yerine getirilmesine karar verildiği anlaşılmıştır.

Kanun yararına bozma istemine konu olan uyuşmazlık; hükümlünün bu davada tutuklu kaldığı 31 günlük sürenin, gün olarak hapis cezasında mı indirileceği; yoksa bu indirimin, 31 günlük sürenin günü 100 Türk Lirası üzerinden hesap edilerek bulunacak 3.100 Türk Lirasının adli para cezasından mı indirileceği üzerinedir.

5237 sayılı TCK’nın 50. maddesinin 5. fıkrasında “uygulamada asıl mahkumiyet, bu madde hükümlerine göre çevrilen adli para cezası veya tedbirdir.” hükmü yer almaktadır. Ancak aynı maddenin 6. fıkrasında, ödenmeyen para cezasının hapse çevrilmesi durumunda 5. fıkranın uygulanmayacağı öngörülmüştür.

Somut olayda, hükümlü adli para cezasını ödemediği için infaz edilmesi gereken ceza 11 ay 20 gün hapis cezasıdır. Yasal çerçevede artık infazı gereken 7.000 Türk Lirası adli para cezası yoktur. Bu nedenle tutuklu kaldığı 31 günlük sürenin mahsubunun hükmolunan hapis cezası üzerinden yapılması gerekmektedir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle, yerinde görülmeyen kanun yarına bozma isteminin REDDİNE,(6.CD 13.03/2009 tarihli ve Esas No:2008/1825 Karar No:2009/5808 sayılı içtihadı)

Tutuklulukta Geçen Sürenin Para Cezasından Mahsubu

1-)Yargılama aşamasında tutuklulukta geçirilen süre, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun 63. md.si gereği 100,00TL den mahsup edilmesi gerekir. Karar kesinleştikten sonra infaz aşamasında nezarette kalınan süre ise, Mahkemenin çevirdiği miktar üzerinden mahsup(deduction) edilmelidir.

2-)Mahkemece yapılan yargılama sonucunda verilen asıl mahkumiyetin, adli para cezası olması ve 5237 sayılı TCY’nın 63. maddesinin “.. adli para cezasına hükmedilmesi durumunda bir gün yüz Türk Lirası sayılmak üzere, bu cezadan indirim yapılır” amir hükmünü icermesi karşısında, mahsup yapılırken sanığın, karar kesinlesmezden önce, ozgürlük ve guvenliginın kısıtlamasını neden olan gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süresinin bir günü yüz Türk Lirası sayılmak suretiyle işlem yapılmasının zorunluluğu (Yargıtay 2. Ceza Dairesinin 04.10.2006 tarih, 2006/7195 Esas ve 2006/15939 Sayılı Kararı)



CEZALARIN ERTELENMESİ

1-)5271 sayılı Türk ceza Kanunu'nun nun 51. maddesi uyarınca erteleme koşullarının oluşup oluşmadığı tartışılırken sanığa verilen cezaların toplamı değil, herbir suç için hükmolunan cezanın ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir

2-)Ceza Genel Kurulunun 10/04/2007 gün ve 63-87 sayılı kararında da belirtildiği üzere 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun . nun 51. maddesi uyarınca erteleme koşullarının oluşup oluşmadığı tartışılırken sanığa verilen cezaların toplamı değil, herbir suç için hükmolunan cezanın ayrı ayrı tartışılması gerektiği gözetilmeden, toplam cezanın 2 yıldan fazla hapis olduğu gerekçesiyle ertelemeye yer olmadığına karar verilmesi,(9.CD 03.10.2007Esas No:2007/7602 Karar No: 2007/6975 gününde 1 nolu bozmada oybirliği, 2 nolu bozmada oyçokluğu ile karar verildi. )

3-) Sanığın tekerrüre esas alınan sabıkasının adli para cezası olması ve daha önce hapise ilişkin mahkumiyetinin bulunmaması karşısında, TCY.nın 51/1. maddesi uyarınca, yargılama evresinde pişman olup olmadığı gözetilerek hüküm kurulması yerine, mükerrir olduğundan söz edilerek cezanın ertelenmesine yer olmadığına karar verilmesi, hukuka aykırıdır (4.CD 25.05.2010 tarihli ve Esas No:2008/11093 Karar No:2010/10260 sayılı içtihadı)


CİNSEL SALDIRI SUÇUNDA RUH HALİNİN BOZULMASI HALİNDE CEZANIN TAYİNİ

Nitelikli cinsel saldırı suçu sonucunda mağdurenin  ruh sağlığının bozulmasından dolayı neticenin ağırlığına göre tayin edilen cezanın TCK.nun 49/1 ve 102/5. maddeleri gereğince yirmi yıla kadar artırılmasının olanaklıdır.

5237 sayılı TCK.nun 102/2 ve 102/3. maddeleri uyarınca verilen ceza 10 yıla ulaşsa veya geçse dahi, suçun sonucunda ruh sağlığının bozulmasından dolayı neticenin ağırlığına göre tayin edilen cezanın TCK.nun 49/1 ve 102/5. maddeleri gereğince yirmi yıla kadar artırılmasının olanaklı bulunduğu nazara alınarak hakkaniyet gereği ve anılan maddeye işlerlik kazandırılabilmesi için cezada bir miktar daha artırım yapılması gerektiği gözetilmeden sanıklar M....., Y.... ve K.... haklarında 102/5. maddenin uygulama dışı bırakılması, keza sanıklar K.... ve Y....’un cinsel saldırı suçuna, TCK.nun 37/1. maddesindeki fiili birlikte gerçekleştiren olarak iştirak ettikleri halde, yardım eden kabul edilerek sanıklara eksik ceza tayini karşı temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.(5.CD  24.01.2011 tarihli ve Esas No:2010/10839 Karar No:2011/322 künyeli içtihadı)






CİNSEL SUÇLARDA SUÇ İŞLEME KASTI

Cinsel suçlarda mahkumiyet için suç işleme kastının varlağı gerekir.

Köyde evhanımı olan sanıkların, kırsal yaşam koşulları, eğitim ve kültür düzeyleri itibariyle  aynı davada yargılanıp mahkum olan eşleri M..... ve B.....’in diğer sanıklar ile birlikte mağdureyi evlerine kabul etmelerinde bir etkilerinin bulunup bulunmadığı, suça bilinçli olarak katılıp katılmadıkları araştırılıp ve bunlar değerlendirilerek suç kastının var olup olmadığı saptanmadan yazılı şekilde hüküm kurulması, hukuka aykırıdır.,(5.CD  24.01.2011 tarihli ve Esas No:2010/10839 Karar No:2011/322 künyeli içtihadı)




CİNSEL SALDIR SUÇUNDA SUÇ İŞLEME KASTININ BULUNMASI GEREKİR

Cinsel saldırı suçunda, suç işleme kastının da varlığı gerekir.Mahkumiyet için suç işleme kastının sübut bulması gerekir.

1-)Köyde evhanımı olan sanıkların, kırsal yaşam koşulları, eğitim ve kültür düzeyleri itibariyle  aynı davada yargılanıp mahkum olan eşleri M..... ve B.....’in diğer sanıklar ile birlikte mağdureyi evlerine kabul etmelerinde bir etkilerinin bulunup bulunmadığı, suça bilinçli olarak katılıp katılmadıkları araştırılıp ve bunlar değerlendirilerek suç kastının var olup olmadığı saptanmadan yazılı şekilde hüküm kurulması, hukuka aykırıdır.,(5.CD  24.01.2011 tarihli ve Esas No:2010/10839 Karar No:2011/322 künyeli içtihadı)


CİNSEL AMAÇLI HÜRRİYETİ TAHDİT SUÇUNDA ÇOCUĞUN RIZASI

1-) Suç tarihinde 15 yaşını tamamlamış ayırt etme gücüne sahip (sezgin küçük) mağdure Fatma'yı rızasıyla cinsel amaçlı olarak hürriyetini kısıtlamaktan ibaret fiili,  5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun  109/1-3/f-5. maddesi kapsamında olup, mağdurenin Mezkur  Kanunu'nun  26/2. maddesi kapsamındaki rızası fiili suç olmaktan çıkararak hukuka uygun hale getirmektedir. Bu nedenle Özel Daire'nin kararı isabetli olup, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

Hükümlü Mehmet'in reşit olmayan mağdureyi rızası ile kaçırıp alıkoyma suçundan 765 sayılı TCY'nin 430/2. maddesi uyarınca 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin (Kahramanmaraş Ağır Ceza Mahkemesi)'nce verilen 05.07.2001 gün ve 164-161 sayılı hüküm, Yargıtay Beşinci Ceza Dairesi'nce 11.10.2001 gün ve 9857-6861 sayı ile onanmak suretiyle kesinleşmiştir.

Uyarlama istemi üzerine Kahramanmaraş Ağır Ceza Mahkemesi'nce 06.07.2005 gün ve 269-290 sayı ile;

"...olay tarihinde henüz reşit olmayan mağdureyi alıkoymak suretiyle hürriyeti tahdit eylemine 5237 sayılı Yasa'nın 109/1, 109/3-f, 109/5. maddeleriyle tayin olunacak cezanın öncekine göre daha ağır neticeler ortaya çıkaracağından bu suçtan 5237 sayılı TCK.nun uygulanmasına yer olmadığına... " karar verilmiştir.

Hükümlü tarafından temyiz edilen hüküm, dosyayı inceleyen Yargıtay Beşinci Ceza Dairesi'nce 16.11.2005 gün ve 17579-22135 sayı ile;

"...15 yaşı içindeki mağdurenin rızasıyla alıkonulması şeklinde ve 765 sayılı Yasa'nın 430/2. maddesi kapsamında kabul edilen eylemde 5237 sayılı Yasa'nın 109. maddesinde düzenlenen suçun unsurlarını taşıyıp taşımadığı irdelenmeden... soyut gerekçeyle lehe olan yasanın belirlenmesi..." isabetsizliğinden bozulmuş, yerel mahkeme ise 02.05.2007 gün ve 73-209 sayı ile; "...alıkoyma (kişiyi hürriyetinden yoksun kılma) suçu yönünden sanığın eylemine 765 sayılı TCK.nun uygulanması durumunda ortaya çıkan sonuç ceza ile eylemle 5237 sayılı TCK. hükümlerinin uygulanması durumunda ortaya çıkacak sonuç cezalar karşılaştırıldığında 765 sayılı TCK.nun sanık lehine olduğuna..." karar vermiştir.

Hükümlü ve müdafiinin temyiziyle Yargıtay Beşinci Ceza Dairesi'nce incelenen hüküm 27.09.2007 gün ve 9857-6861 sayı ile;

"...Dosyadaki nüfus kaydına ve müştekinin 09.05.2001 günlü dilekçesinde 02.05.2001'de kaçırıldığı belirtildiğine göre, suç tarihinde 15 yaşını bitirdiği anlaşılan mağdurenin rızası ile kaçırılması ve alıkonulması, 765 sayılı TCK.nun 430/2. maddesine muhalefet suçunu oluşturmakta ise de, 5237 sayılı Yasa'nın 109. maddesinin kişinin bir yere gitme veya bir yerde kalma hürriyetinin üzerinde tasarrufta bulunabilmek hakkını koruduğu aynı yasanın rızayı hukuka uygunluk nedeni sayan 26/2. maddesinin "kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilemez" hükmü karşısında, rızaya dayanarak fiili gerçekleştiren sanığın 109. madde anlamında hukuka aykırı davranışından söz edilemeyeceği, rızanın fiili hukuka uygun hale getirdiği ve 7/1. madde dikkate alınarak sanığın kaçırıp alıkoymak suçundan beraatı yerine hükümlülük kararı verilmesi..." isabetsizliğinden bozulmuştur.

Yargıtay C.Başsavcılığı ise 02.11.2007 gün ve 168009 sayı ile özet olarak;

Rızaen işlenme halinin 5237 sayılı TCY'nin 109/1. maddesinde suçun basit şekli olarak düzenlendiği, bu nedenle rızaen suçun işlenmesi halinin suç tipi olarak kanunda düzenlendiği hallerde hukuka uygunluk sebebi olarak rızaya dayanılmayacağı, Yasa'nın 26. maddesinin şartlarının olayda gerçekleşmediği, çocuğun üçüncü kişilere karşı özgürlüğünün kısıtlanması konusunda rızasının geçerli olmadığı, aksi halde mahkeme hükmü ile koruma altına alınıp, Çocuk Esirgeme Kurumu bünyesinde koruma altında olan binlerce çocuğun üçüncü kişilerle cinsel amaçlı olarak rızası dahilinde kaçırılıp alıkonulmasının suç oluşturmadığı sonucunu ortaya çıkaracağı, bunun hukuka ve ahlaka uygun olmadığı, 5560 sayılı Kanun'un 10. maddesi ile 234. maddesine eklenen 3. fıkranın da çocukların rızasının hukuka uygunluk sebebi teşkil etmediğini doğruladığını, ayrıca Askeri Yargıtay Daireler Kurulu'nun 26.04.2007 gün ve 44-44 sayı ile 15 yaşından büyük 18 yaşından küçük çocukların rızalarıyla alıkonulmalarının yeni TCY döneminde de suç olmaya devam ettiğine karar verdiği görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığı'na gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

Hükümlünün reşit olmayan mağdureyi rızası ile kaçırıp alıkoyma suçundan 765 sayılı TCY'nin 430/2. maddesi uyarınca 1 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin yerel mahkemece verilen hüküm Özel Daire tarafından onanmak suretiyle kesinleşmiştir.

5237 sayılı TCY'nin yürürlüğe girmesi ve uyarlama talebi üzerine yerel mahkeme yeni TCY'nin lehe olmadığına karar vermiş, hükümlünün temyiziyle dosyayı inceleyen Özel Daire, kesinleşen hükümde 765 sayılı TCY'nin 430/2. maddesi kapsamında kabul edilen 15 yaşı içindeki mağdurenin rızasıyla alıkonulması eyleminin 5237 sayılı Yasa'nın 109. maddesinde düzenlenen suçun unsurlarını taşıyıp taşımadığının irdelenmemesi isabetsizliğinden hükmü bozmuştur.

Bozmaya uyan yerel mahkeme, eylemin her iki yasada da suç oluşturduğu kabulüyle 765 sayılı TCY'nin sanık lehine olduğuna karar vermiş, hükümlü ve müdafiinin temyizi üzerine Özel Daire, rızaya dayanarak fiili gerçekleştiren sanığın eyleminde 5237 sayılı TCY'nin 109. maddesi anlamında hukuka aykırı davranışından söz edilemeyeceği ve rızanın fiili hukuka uygun hale getirdiği dolayısıyla da hükümlünün beraatına karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle hükmü bozmuş, Yargıtay C.Başsavcılığı ise eylemin 5237 sayılı TCY döneminde de suç olmaya devam ettiği görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak Özel Daire'nin bozma kararının kaldırılıp yerel mahkeme kararının onanmasını talep etmiştir.

Görüldüğü gibi Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulu'nca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 5237 sayılı TCY'de 15 yaşını bitirmiş olmakla birlikte 18 yaşını tamamlamamış olan çocuklara karşı işlenen "cinsel amaçlı olarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma" eylemlerinde küçüğün rızasının fiili hukuka uygun hale getirip getirmeyeceğine ilişkindir.

5237 sayılı TCY'nin 6/1-a maddesinde, "henüz 18 yaşını doldurmamış kişi" olarak tanımlanan çocuk kavramının, yasakoyucu tarafından cinsel dokunulmazlığa karşı suçların düzenlendiği bölümde, "onbeş yaşını bitirmiş", "onbeş yaşını tamamlamamış" şeklinde iki ayrı dönem olarak ele alındığı görülmektedir. Buna göre bu bölümde "onbeş yaşını tamamlamamış" çocuklar ile "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" olan çocuklara karşı işlenen cinsel suçlar farklı kategoride mütalaa edilmiştir. TCY'nin 103/1-a maddesinde, "onbeş yaşını tamamlamamış" olan çocuklara karşı her türlü cinsel davranış cinsel istismar olarak tanımlanmışken aynı maddenin b bendinde ise diğer çocuklar ifadesiyle "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" olan çocuklar kastedilerek bunlara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışların cinsel istismar suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Yasakoyucu bu maddede "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış"'olan çocuklara karşı rızalarıyla yapılan cinsel davranışları cinsel istismar suçu kapsamına almamış ve bu kategorideki çocukların rızalarına önem vermişken "onbeş yaşını tamamlamamış" çocuklara karşı yapılan her türlü cinsel davranışı rızaları olsa bile çocukların cinsel istismarı suçu kapsamına almıştır. TCY'nin 104. maddesinde de, cebir, tehdit ve hile olmaksızın, onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunmayı şikayete bağlı bir suç olarak düzenlemiştir. Bu nedenle çocuklara karşı cinsel amaçlı olarak işlenen kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarının da iki kategoride ele alınması gerekmektedir: Birinci kategoride yer alan "onbeş yaşını tamamlamamış" çocuklara karşı işlenen "cinsel amaçlı olarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma" suçunda, çocukların rızalarının hukuken değer ifade etmediği konusunda herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. İkinci kategoride yer alan "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" çocuklara karşı işlenen "cinsel amaçlı olarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma" suçunda çocukların rızalarının bu suç açısından 5237 sayılı TCY'nin 26/2. maddesi anlamında hukuka uygunluk nedeni oluşturup oluşturmadığı konusu tartışmalı olup, esasen uyuşmazlığın esasını oluşturmaktadır.

Çocukların cinsel amaçlı olarak hürriyetinden yoksun kılınması suçu 765 sayılı TCY'nin "Adabı umumiye ve nizamı aile aleyhinde cürümler" başlıklı sekizinci babının "Kız, kadın ve erkek kaçırmak" başlıklı ikinci faslında yer alan 430/2. maddesinde, "Eğer reşit olmayan kimse, cebir ve şiddet veya tehdit veya hile olmaksızın kendi rızası ile şehvet hissi veya evlenme maksadıyla kaçırılmış veya bir yerde alıkonulmuş ise ceza altı aydan üç seneye kadar hapistir" şeklinde, 5237 sayılı TCY'de ise "Hürriyete karşı suçlar" bölümünün "Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma" başlıklı 109. maddesinde, "(1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.

f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır.

(5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır..." biçiminde düzenlenmiştir.

765 sayılı TCY'nin 430/2. maddesindeki düzenlemede korunan hukuki değer "umumi adap ve aile düzenidir". 5237 sayılı TCY'deki düzenleme ile korunan hukuki değer ise, "kişilerin kendi istekleri ve iradeleriyle serbestçe hareket edebilme özgürlükleri"dir. Kişilerin bir yerde kalma ve bir yere gitme konusunda özgürlükleri olması nedeniyle bu suçun işlenmesi sonucu anılan özgürlükleri ihlal edilmiş olmaktadır. Ancak suçun oluşabilmesi için bu ihlalin hukuka aykırı olarak yapılması zorunludur. Hukuka aykırılık, öğretide genel olarak hukuk düzeninin izin vermediği halleri ifade etmektedir.

"Hakkın kullanılması ve ilgilinin rızası" başlıklı 5237 sayılı TCY'nin 26/2. maddesinde, "Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez." şeklindeki düzenleme ile ilgilinin rızası bir hukuka uygunluk nedeni olarak sayılmıştır. Sözü edilen hukuka uygunluk nedeninin doğabilmesi, rızanın kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakka ilişkin olmasına ve kişinin bu hakla ilgili olarak rıza açıklama ehliyetinin bulunmasına bağlıdır. Yine rızanın bir hukuka uygunluk nedeni olabilmesi için fiilin işlenmesinden önce ve en geç işlendiği sırada mevcut olması gerekir. Fiilin işlendiği sırada olmayıp sonradan ortaya çıkan rıza bir hukuka uygunluk nedeni değildir.

Burada uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki zemine oturtulabilmesi için "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış olan "çocukların bir yerde kalma ve bir yere gitme özgürlüklerinin bulunup bulunmadığının dolayısıyla da bu konudaki rızalarının geçerli olup olmadığının belirlenmesi zorunluluğu doğmaktadır. Bunun için de Medeni Yasa'ya başvurulması gerekmektedir.

4721 sayılı Medeni Yasa'nın 13. maddesinde, yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkesin ayırt etme gücüne sahip olduğu vurgulandıktan sonra 16. maddesinde, ayırt etme gücüne sahip küçüklerin, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremeyecekleri ancak karşılıksız kazanmada ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rızanın gerekli olmadığı hükme bağlanmaktadır.

Kişiye sıkı sıkıya bağlı haklar yasada tek tek sayılmamakla birlikte genel olarak öğretide, kişinin sadece kendisinin kullanabileceği, başkasına devredilemeyen ve miras yoluyla geçmeyen haklar olarak açıklanmaktadır. Bu tür haklar insanın kişiliğini yakından ilgilendirdiğinden, bunların kullanılmasına karar verme yetkisi başkasına bırakılmamıştır. Örneğin; evlenme, nişanlanma, nişanı bozma, evlat edinilmeye razı olma gibi... Bundan da anlaşılacağı üzere kişinin "bir yere gitmek veya bir yerde kalmak" özgürlüğü üzerinde tasarrufta bulunma hakkının sadece kendisine ait olacağı açıktır.

Bununla birlikte, 15.04.1942 gün ve 14/9 sayılı İ.B.Kararı ile CGK.nun 15.02.1972 gün ve 43-50 ve 02.03.2004 gün ve 44-58 sayılı kararlarında; ayırt etme gücüne sahip (sezgin) küçüklerin doğrudan doğruya kişiliklerine karşı işlenmiş bulunan suçlardan dolayı dava ve şikayet hakkına sahip oldukları belirtilmektedir.

Bu açıklamaların ışığında somut olay incelendiğinde;

Hükümlünün, suç tarihinde 15 yaşını tamamlamış ayırt etme gücüne sahip (sezgin küçük) mağdure Fatma'yı rızasıyla cinsel amaçlı olarak hürriyetini kısıtlamaktan ibaret eylemi 5237 sayılı TCY'nin 109/1-3/f-5. maddesi kapsamında olup, mağdurenin aynı Yasa'nın 26/2. maddesi kapsamındaki rızası fiili suç olmaktan çıkararak hukuka uygun hale getirmektedir. Bu nedenle Özel Daire'nin kararı isabetli olup, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Başkanı;

"Hükümlünün itiraza konu eyleminin 5237 sayılı TCY'nin 109. maddenin 1, 3/f ve 5. fıkraları kapsamında kaldığı ve 15 yaşını tamamlamamış çocuklara karşı bu suçun işlenmesi halinde rızanın suçun oluşumuna etkisi bulunmadığı tartışmasızdır. 15 yaşını tamamlamış çocuklara karşı işlenen cinsel amaçlı hürriyeti kısıtlama eylemlerinde rızanın hukuka uygunluk nedeni olup olmadığının belirlenmesi için rızalarının geçerliliğinin saptanması gereklidir.

Öncelikle belirtilmelidir ki, 5237 sayılı TCY'nin 6. maddesinde çocuğun, 18 yaşını doldurmayan kişi olarak tanımlandığına ve uyuşmazlığa konu suçun düzenlendiği TCY'nin 109. maddesinde herhangi bir yaş ayırımı yapılmadan çocuk ifadesi kullanıldığına göre, yasanın cinsel suçların düzenlendiği bölümünde yer alan ve "çocukların cinsel istismarı" başlıklı 103. maddenin 1-b maddesinde 15 yaşını bitirmiş ancak 18 yaşını bitirmemiş çocuklara yönelik cinsel davranışların suç oluşturacak türlerini sadece cebir, tehdit, hile ve iradeyi etkileyen başka bir nedenle sınırlayarak rızasına dayalı eylemleri suç teşkil edecek cinsel istismar hallerinden dışlar görünen hükmüne dayandırarak yasakoyucunun 104. maddesindeki iradesini yok telakki etmek olanaksızdır.

4721 sayılı Medeni Yasa'nın 11. maddesinde; erginliğin onsekiz yaşın doldurulması veya evlenme ile başladığı,

16. maddesinde; ayırt etme gücüne sahip küçüklerin yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça kendi işlemleriyle borç altına giremeyecekleri ancak karşılıksız kazanma ile kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rızanın gerekli olmadığı,

335. maddesinde; ergin olmayan çocuğun ana ve babasının velayeti altında olduğu,

339. maddesinde; ana ve babanın, çocuğun bakım ve eğitimi konusunda onun menfaatini gözönünde tutarak gerekli kararları alıp uygulayacakları, çocuğun ana ve babasının sözünü dinlemekle yükümlü olduğu ve ana-babasının rızası dışında evi terk edemeyeceği,

340. maddesinde; ana ve babanın, çocuğu olanaklarına göre eğiterek onun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlaki ve toplumsal gelişimini sağlayıp koruyacakları hükme bağlanmıştır.

Diğer taraftan, 5237 sayılı TCY'nin 234. maddesine 5560 sayılı Yasa ile eklenen 3. fıkra, "Kanuni temsilcisinin bilgisi veya rızası dışında evi terk eden çocuğu, rızasıyla da olsa, ailesini veya yetkili makamları durumdan haberdar etmeksizin yanında tutan kişi, şikayet üzerine... cezalandırılır." hükmü getirilmiştir. Bu maddenin gerekçesinde, "4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 339. maddesinin dördüncü fıkrasına göre, "Çocuk, ana ve babasının rızası dışında evi terk edemez ve yasal sebep olmaksızın onlardan alınamaz". Bu hükümle, vasi ne olursa olsun, çocuğa ana ve babasının bilgisi veya rızası dışında evi terk etmeme hususunda bir yükümlülük yüklenmiştir. Bu hükmü, ana ve babasının bilgisi ve rızası dışında evi terk eden çocuğu yanında bulunduran kişiye çocuğun ana ve babasını veya yetkili makamları durumdan haberdar etmek yönünde bir yükümlülük yüklemek suretiyle tamamlamak gerekir. Çocuğun evi terk etmesinin ana ve babada büyük bir tedirginlik oluşturduğu herkes tarafından bilinen bir gerçektir... "denilmektedir.

Velisinin bilgisi veya rızası dışında evi terk eden çocuğu rızasıyla da olsa, ailesini veya yetkili makamları durumdan haberdar etmeksizin yanında tutma fiilini suç sayarak cezalandıran ve buradaki rızayı hukuka uygunluk nedeni olarak kabul etmeyen, yine Medeni Yasamızın 340. maddesiyle bir yandan veliye, çocuğu olanaklarına göre eğiterek onun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlaki ve toplumsal gelişimini sağlayıp koruma görevini, 339. maddesiyle de çocuğun eğitimi konusunda onun menfaatini gözönünde tutarak gerekli kararları alıp uygulama yetkisini veren, öte yandan çocuğa da ana-babasının sözünü dinleme ve onların rızası dışında evi terk etmeme yükümlülüğünü yükleyen bir yasakoyucunun, çıkardığı başka bir yasa ile cinsel amaçlı olarak hürriyetinin kısıtlanması suçunda velinin iradesini çocuğunun rızasıyla bertaraf etmek istediği düşünülmemelidir.

Bu koşullarda, rızanın bir hukuka uygunluk nedeni olabilmesi için, çocuğun kendisine tanınan sınırlar içinde bir tasarrufta bulunması gereklidir. Bu bağlamda, çocuğun arkadaşına ders çalışma için gitmesi halinde kendisine hukuken tanınan sınırlar içinde hareket ettiğinde tartışılır bir hal yoktur. Ancak çocuğun cinsel saldırıya uğrayacağını bilerek bir yere gitme ya da o yerde kalma özgürlüğü olduğunu kabullenmek ve bu yöndeki rızayı Yasa'nın 26/2. maddesi kapsamında hukuka uygunluk sebebi saymak isabetli bir yorum sayılmamalıdır. Bu alanda çocuklara sağlanan özgürlük mutlak olmayıp sınırlıdır. Bu sınırların Medeni Yasa'da açıklıkla öngörülen çerçevenin dışına çıkarılması ve çocuğu, suç mağduru haline dönüştürecek ortama sevketmeye izin verir tarzda genişletilmesi düşünülmemelidir.

Bu açıklamalar ışığında, velisinin ya da yasal temsilcisinin rızası olmadan bir yere gitme ve bir yerde kalma özgürlüğüne mutlak olarak sahip olmayan çocuğun, hürriyetinin kısıtlanması hukuka aykırı olup, çocuğun rızası bu fiili hukuka uygun hale dönüştürmemektedir. Hukuk düzenimizde çocuğun velisinin izni olmadıkça bir yere gitme veya bir yerde kalmasına izin veren bir düzenleme bulunmamaktadır. Velinin de bir başkasının cinsel tatminine muhatap kılmak niyetiyle çocuğunun hürriyetini tahdit için göstereceği rızanın geçerliliği bulunmamaktadır. Zihinsel ve fiziksel gelişimini tamamlamamış olduğu Medeni Yasa tarafından açıkça kabul edilen çocuklara böyle bir özgürlüğün verilmiş olabileceği de düşünülmemelidir. Kişisel özgürlüklerin şahsa sıkı sıkıya bağlı haklardan olduğu ve rızanın hukuka uygunluk nedeni olacağı yorumuyla ergin çocuğun bir yere gitmek veya bir yerde kalmakta özgür olacağına hükmetmek bunun ancak meşru amaçlarla yapılmasına bağlıdır. Gittiği ya da kaldığı bu mekanda rızasıyla gerçekleşen cinsi teması, yasakoyucu, 104. maddesinde suç saydığına ve bu hali cinsel özgürlük kapsamında rızadan kaynaklanan hukuka uygunluk saymadığına göre, kabul edilemez bir yorumla cinsel amaçlı özgürlük kısıtlamalarını da, failleri yönünden suç saymak zarureti vardır. Bu nedenlerle Özel Daire'nin kararında isabet bulunmadığından kaldırılmasına ve yerel mahkemenin direnme hükmünün onanmasına karar verilmesi gerektiği düşüncesindeyim" görüşüyle,

Çoğunluk görüşüne katılmayan bir kısım Kurul Üyesi de, benzer düşüncelerle "çocuğun rızasının bu suçta fiili hukuka uygun hale getirmediği" görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.(


CİNSEL İSTİSMAR VE CİNSEL TACİZ

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun(Turkish Penal Code) 103. maddesine göre, 15 yaşından küçük çocuklar  ile 15-18 yaşı arasında olup da  akli melekeleri tam olgunlaşmayan  küçüklere yapılan her türlü  cinsel davranış  cinsel istismar suçunu oluşturur.Ancak, cinsel davranış kapsamına  cinsel taciz dahil değildir.

1-)Ancak, 15-18 yaşında ve akli melekeleri olgunlaşmış  çocuklara, fiili bir temas oladan,   cinsel taciz yapılması halinde, fiil cinsel istismar değil; cinsel taciz suçunu oluşturur. Meselâ, bir servis şoförünün, 18 yaşından küçük çocuklara ' seni seviyorum, fıstığım bacakların yakıyor' şeklindeki sözleri,  fiilen temasta bulunmadan  söylemesi,  cinsel  taciz suçunu oluşturur. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 105/2. maddesine göre işlem yapılması gerekir.

2-)15-18 Yaş arasında ve akli melekeri olgunlaşmış  çocuklar,  rızaen cinsel ilişkide bulunabilir.Burada mağudurun kız veya erkek olması önemli değir. 16 yaşındaki bir kızın, 17 yaşındaki zengin bir erkek çoçuğu kandırıp  ilişkiye  girmesi halinde, mağdur erkek çocuklur.Kız çocuğun sanık yapılması gerekir.

3-)15 yaşından küçük çocuklar ve 15 yaşını ikmal etse bile akli melekeleri olgunlaşmamış çocuklara karşı  fiili bir temasta bulunmadan cinsel taciz yapılması halinde suç cinsel istimar(sexual abuse of children) değil, cinsel taciz suçunu oluşturur