TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETİYZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR. SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI AVUKATLAR- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR.

CEZA HUKUKU 41 (M..O..Ö..P.. HARFLERİ İLE BAŞLAYAN MAKALELER)

MÜSADERE

6136 Sayılı Kanunun Kapsamında Kalmayan Tabancanın Müsaderesi

6136 sayılı Yasa kapsamında olmayan 44 kalibre Smith-Wesson marka top çevirme tertibatı ve topu üzerinde bulunmayan tabancanın, 5095 sayılı Yasa ile onaylanan ve Bakanlar Kurulunun 30 Mart 2004 gün ve 709 sayılı kararı ile 26.4.2004 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren "Sınır Aşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine ek ateşli silahlar, parçaları ve aksamları ile mühimmatının yasa dışı üretimine ve kaçakçılığına karşı protokol"ün 6. ve 9. maddeleri karşısında müsaderesi gerekir

Emanetin 2004/20 sırasına kayıtlı arızalı olması nedeniyle 6136 sayılı Yasa kapsamında olmayan 44 kalibre Smith-Wesson marka top çevirme tertibatı ve topu üzerinde bulunmayan tabancanın, 5095 sayılı Yasa ile onaylanan ve Bakanlar Kurulunun 30 Mart 2004 gün ve 709 sayılı kararı ile 26.4.2004 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren "Sınır Aşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine ek ateşli silahlar, parçaları ve aksamları ile mühimmatının yasa dışı üretimine ve kaçakçılığına karşı protokol"ün 6. ve 9. maddeleri karşısında müsaderesi yerine, sanığa iadesine karar verilmesi,  Bozmayı gerektirdiğinden hükmün CMUK.nun 321. maddesi gereğince (BOZULMASINA), ancak bu aykırılığın CMUK.nun 322. maddesine göre düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hükümden "emanetin aynı sırasında kayıtlı Smith-Wesson marka 44 kalibre tabancanın (top çevirme tertibatsız) sanığa iadesine" ibaresinin çıkartılarak, yerine "emanetin 2004/20 sırasına kayıtlı arızalı olması nedeniyle 6136 sayılı Yasa kapsamında olmayan 44 kalibre Smith-Wesson marka top çevirme tertibatı ve topu üzerinde bulunmayan tabancanın 765 sayılı TCK.nun 36. maddesi uyarınca müsadere- sine" ibaresinin ilavesi suretiyle hükmün (DÜZELTİLEREK ONANMASINA), 5/10/2010 gününde oybirliğiyle karar verildi. (8.CD  05.10.2010- tarihli ve  Esas No:2008/10911 Karar No:2010/11131 sayılı içtihadı)

Maddi Menfaatın Mağdura İadesi Mümküm İse, Kazanç Müsaderesine Karar Verilemez

1-)Kazanç müsadere kararı verilebilmesi için maddi menfaatin suçun mağduruna iade edilmemesi gerekir" hükmüne yer verildiği, bu nedenle, el konulmuş olunan maddi menfaatlerin suçun mağduruna iade edilebildiği veya iade edilmeme olanağının bulunduğu ya da suçun mağdurun belli olduğu durumlarda kazanç müsaderesine karar vereilemez

2-)TCK.nun 55. maddesinin 1. fıkrasının son cümlesinde "... Bu fıkra hükmüne göre müsadere kararı verilebilmesi için maddi menfaatin suçun mağduruna iade edilmemesi gerekir" hükmüne yer verildiği, bu nedenle, el konulmuş olunan maddi menfaatlerin suçun mağduruna iade edilebildiği veya iade edilmeme olanağının bulunduğu ya da suçun mağdurun belli olduğu durumlarda kazanç müsaderesine hükmetme olanağının bulunmadığı, bu durumda suçun mağdurunun, "kazanç müsaderesinin konusunu oluşturan değeri", sanıktan talep etme hak ve olanağına sahip olduğu, yakınanı belli olan ve yağma suçunun konusunu oluşturan paranın toplam tutarının özel hukuk davası yoluyla talep edilebileceğinin gözetilmeden, anılan Yasa maddesine yanlış anlam verilerek, kazanç müsaderesine karar verilmesi,  Bozmayı gerektirmiş, , (6.CD 13/10/2009 tarihli ve Esas No:2008/9505 Karar No:2009/13227)

3-)5237 sayılı Türk Ceza Kanunun  55. maddesi gereğince kazanç müsaderesinin, maddi menfaatin suçun mağduruna iade edilmemesi halinde mümkün olduğu ve suçtan elde edilen haksız menfaate el konulmadığı da gözetilmeden yazılı şekilde kazanç müsaderesine hükmolunması yasaya aykırıdır (11.CD  15.03.2010 tarihli ve  Esas No:2007/4862  Karar No:2010/3105 )

4-) Ceza Genel Kurulu'nun 16 .12.2008 tarihli ve 2008/5-146-235 künleyi içtihadında belirtildiği gibi,   suçun irtikabıyla elde edilen  veya suçun konusunu oluşturan  ya da suçun işlenmesiyle sağlanan maddi menfaatler  ile  bunların değerlendirilmesi veya dönüştürülmesiyle elde edilen ekononik kazançların  suçun mağduruna iade edilebilmesi  mümkün olduğu hallerde,  suçun işlenmesiyle elde edilen veya el konulan maddi menfaatlerin  suçun mağduruna iade edilmesi imkanı varsa  veya suçun mağduru tespit edilebiliyorsa, müsaderesine karar verilemez..İddianameye konu olayda,  mağduru belli olan ve hakkı belli olan  yere tecavüz konusunu oluşturan  elde edilen mal varlığı değerinin  meşru maliki veya zilyedin  hukuk mahkemesinde dava açmak suretiyle hakkını  alması mümkün ise  kanun maddesine yanlış anlaş yükleyerek müsaderesine karar verilmesi hukuka aykırdır( 8.CD  3.05.2010 tarihli ve 2008/3937E ve 2010/6693K künyeli içtihadı)

Müsaderenin Özellikleri

Kazanç ve mal müsaderesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 54 ve 55. maddesinde tanzim edilmiştir.

1-) Müsadere bir güvenlik tedbiridir.Bunun kazanç  ve mal müsaderesi olması fark etmez.Bundan dolayı  Kanun hükmünde kararname ve idari işlemlerle   istinaden bir konuda müsadere kararı verilemez.

2-)Hukuk davasına konu olabilen bir konuda kazanç müsaderesine karar verilemez Ceza Genel Kurulu'nun 16 .12.2008 tarihli ve 2008/5-146-235 künleyi içtihadında belirtildiği gibi,   suçun irtikabıyla elde edilen  veya suçun konusunu oluşturan  ya da suçun işlenmesiyle sağlanan maddi menfaatler  ile  bunların değerlendirilmesi veya dönüştürülmesiyle elde edilen ekononik kazançların  suçun mağduruna iade edilebilmesi  mümkün olduğu hallerde,  suçun işlenmesiyle elde edilen veya el konulan maddi menfaatlerin  suçun mağduruna iade edilmesi imkanı varsa  veya suçun mağduru tespit edilebiliyorsa, müsaderesine karar verilemez..İddianameye konu olayda,  mağduru belli olan ve hakkı belli olan  yere tecavüz konusunu oluşturan  elde edilen mal varlığı değerinin  meşru maliki veya zilyedin  hukuk mahkemesinde dava açmak suretiyle hakkını  alması mümkün ise  kanun maddesine yanlış anlaş yükleyerek müsaderesine karar verilmesi hukuka aykırdır( 8.CD  3.05.2010 tarihli ve 2008/3937E ve 2010/6693K künyeli içtihadı)

3-)Müsadere kendi içinde eşya ve kazanç müsaderesi olarak ikiye ayrılır. Eşya müsaderesi  TCK'nun 54. maddesinde tanzim edilmiştir. Buna karşılık mal müsaderesi de aynı kanunun 55. maddesinde müsadere edilmiştir.

Müsadere ve Fiilin Suçolmaktan Çıkması

1-)El konulan dava konusu eşyanın müsaderesi ya da iadesi konusunun değerlendirilmesine gelince: Yukarıda açıklandığı şekilde atılı eylem 01.01.2009 tarihinden itibaren suç olmaktan, aynı tarih itibariyle bu tür eylemler nedeniyle el konulan eşyalar da suç konusu eşya olmaktan çıkmıştır. İnceleme tarihi itibariyle söz konusu eşyaların bulundurulmasını bizatihi suç sayan herhangi bir yasa hükmü de bulunmamaktadır. Bu nedenle dava konusu eşyanın da iadesine karar verilmesi gerekmektedir

KHK hükmüyle getirilen bu düzenleme TCK’nın 2. maddesinde öngörülen kanunilik ilkesine uygun bulunmamaktadır. 556 Sayılı KHK’nın suç tanımlayan hükümlerinin tümüyle zımni olarak ilga edildiğinin ( örtülü olarak yürürlükten kaldırıldığının ) kabulü gerekmektedir. Bu hukuki değerlendirmeye göre atılı eylem 556 Sayılı KHK hükümleri kapsamında suç oluşturmayacaktır.

Ayrıca, sanığa atılı eylem haksız rekabet suçunu da oluşturmamaktadır.

İnceleme tarihi itibariyle söz konusu eşyaların bulundurulmasını bizatihi suç sayan herhangi bir yasa hükmü de bulunmamaktadır. Bu nedenle dava konusu eşyanın da iadesine karar verilmesi gerekmektedir.

DAVA : Yerel mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun Geçici 1 inci maddesi ve buna bağlı olarak 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 5 inci maddesinin 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe girmesi sonucu ve aynı Kanunun 2 nci maddesi hükmü karşısında dava konusu eylemin atılı suç oluşturup oluşturmayacağı hususunun değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu bağlamda sanığa atılı tescilli marka hakkına tecavüz eylemleri ve bu fiilleri işleyenlere uygulanacak yaptırımları düzenleyen mevzuat tarihsel olarak incelendiğinde;

11 Mayıs 1888 tarihli Alameti Farika Nizamnamesi ile bu konuda hükümler getirildiği, 03.03.1965 tarihli 551 Sayılı Markalar Kanunu ile yeni bir düzenleme yapıldığı ve Kanunun 54 üncü maddesiyle Alameti Farika Nizamnamesi ile ek ve değişikliklerinin yürürlükten kaldırıldığı, 24.06.1995 tarihinde yürürlüğe giren ve tescilli markalarla ilgili cezai koruma hükümleri getiren 556 Sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 4128 Sayılı Kanunla değişen 82 nci maddesiyle 551 Sayılı Markalar Kanunun yürürlükten kaldırıldığı görülmektedir.

Tescilli markaların cezai korunması konusunda ülke mevzuatımızla ilgili olarak yapılan hukuki değişikliklere işaret edildikten sonra somut olay değerlendirildiğinde:

Sanık hakkında 556 sayılı KHK.nın 61/A-c maddesi uyarınca cezalandırılması için kamu dava açılmıştır. Bu maddenin atıf yaptığı 61 inci maddede ise kararname hükmüyle suç tanımları düzenlenmiştir. 5252 Sayılı Yasanın geçici 1 nci maddesinde “Diğer kanunların, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun Birinci Kitabında yer alan düzenlemelere aykırı hükümleri, ilgili kanunlarda gerekli değişiklikler yapılıncaya ve en geç 31 Aralık 2008 tarihine kadar uygulanır.” 5237 sayılı TCK’nın 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5/1 inci maddesinde “Bu Kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır” ve aynı Kanunun genel hükümleri arasında bulunan 2 inci maddesinin birinci fıkrasında ise “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanmaz...” hükümleri yer almaktadır.

Olayımızda sanığa atılı eylem, ceza içeren özel bir hukuk düzenlemesi olup 5’inci maddede sözü edilen özel ceza kanunları ya da ceza içeren kanunlar kapsamında bulunmaktadır. O halde atılı eylem, TCK’nın 2 inci maddesi hükmü kapsamında değerlendirilmelidir. Bu duruma göre, KHK hükmüyle getirilen bu düzenleme TCK’nın 2 inci maddesinde öngörülen kanunilik ilkesine uygun bulunmamaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi 03.01.2008 gün ve 2005/15 E, 2008/2 K sayılı iptal kararı gerekçesinde Kanunsuz suç ve ceza konulamayacağını, Kanun Hükmünde Kararname hükmüyle suç ve ceza getirilemeyeceğini açıkça vurgulamıştır. Bu durum karşısında, 5252 Sayılı Kanunun geçici birinci maddesi ile TCK’nın 2 inci maddesi ve 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5 inci maddesi birlikte değerlendirildiğinde; 556 Sayılı KHK’nın suç tanımlayan hükümlerinin tümüyle zımni olarak ilga edildiğinin ( örtülü olarak yürürlükten kaldırıldığının ) kabulü gerekmektedir. Bu hukuki değerlendirmeye göre atılı eylem 556 Sayılı KHK hükümleri kapsamında suç oluşturmayacaktır.

Öte yandan 556 Sayılı K.H.K ya göre suç oluşturmayan eylemin Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenen haksız rekabet suçunu oluşturup oluşturmayacağı hususunun da bu noktada ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Buna göre, 1474 üncü maddesi gereğince 01/01/1957 tarihinde yürürlüğe giren 6762 Sayılı TTK’nın 57 nci maddesinin 5 inci fıkrasında; başkasının haklı olarak kullandığı ad, unvan, işaret gibi tanıtma vasıtaları haklarına tecavüzün yanında, tescilli ve tescilsiz ayırımı yapmadan marka hakkına tecavüz de haksız rekabet suçu olarak tanımlanmış ve cezası 64 üncü maddede belirtilmiştir. Bu Kanunun yürürlük tarihinden sonra 3 Mart 1965 tarihinde yürürlüğe giren 551 Sayılı Markalar Kanunu’nun 47 inci maddesinde de tescil edilmiş marka hakkına tecavüz halleri ayrı ayrı tanımlanmış ve yaptırımı da 51 ve 52 inci maddelerde belirtilmiştir. Her iki düzenlemede’de tescilli marka kullanma haklarına tecavüz halleri belirlenmekte ve yaptırıma bağlanmaktadır. Bu nedenle gerek Türk Ticaret Kanunu ve gerekse 551 Sayılı Markalar Kanunundaki düzenlemeyle korunan ortak değer, marka kullanma hakkından doğan haklardır. Marka hakkına tecavüz fiillerinin unsurları her iki düzenlemede de aynıdır ve iki yasa birlikte uygulanamayacağından tam olarak oluşan yasa çatışması kuralları uyarınca sonradan yürürlüğe giren, tescilli markalara hukuki ve cezayi koruma getiren 551 Sayılı Kanundaki düzenleme TTK’nın 57/5 fıkra hükmünü tescilli markalarla sınırlı olmak üzere örtülü olarak yürürlükten kaldırmıştır. Bu kanun da ( 551 sayılı kanun ) 556 Sayılı KHK’nın değişik 82 nci maddesiyle yürürlükten kaldırılmış bulunduğundan ve yürürlükten kalkan eski düzenlemeler canlanamayacağından sanığa atılı eylem haksız rekabet suçunu da oluşturmamaktadır.

El konulan dava konusu eşyanın müsaderesi ya da iadesi konusunun değerlendirilmesine gelince: Yukarıda açıklandığı şekilde atılı eylem 01.01.2009 tarihinden itibaren suç olmaktan, aynı tarih itibariyle bu tür eylemler nedeniyle el konulan eşyalar da suç konusu eşya olmaktan çıkmıştır. İnceleme tarihi itibariyle söz konusu eşyaların bulundurulmasını bizatihi suç sayan herhangi bir yasa hükmü de bulunmamaktadır. Bu nedenle dava konusu eşyanın da iadesine karar verilmesi gerekmektedir.

SONUÇ : Açıklanan bu gerekçelerle, temyiz itirazları yerinde görüldüğünden mahkumiyet hükmünün BOZULMASINA, 5237 Sayılı TCK’nın 7/1 maddesi ve 5320 Sayılı Yasanın 8 nci maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 Sayılı CMUK’nın 322 nci maddesi uyarınca suç oluşturmayan atılı fiilden sanığın BERAATİNE, el konulan eşyanın sanığa İADESİNE,(7.CD  23.02.2009 tarihli ve  E. 2007/14317

K. 2009/2264  sayılı içtihadı)

3-)Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un geçici 1. maddesi ve buna bağlı olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 5. maddesinin 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe girmesi sonucu ve aynı Kanun'un 2. maddesi hükmü karşısında, dava konusu eylemin atılı suç oluşturup oluşturmayacağı hususunun değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu bağlamda sanığa atılı tescilli marka hakkına tecavüz eylemleri ve bu fiilleri işleyenlere uygulanacak yaptırımları düzenleyen mevzuat tarihsel olarak incelendiğinde;

11 Mayıs 1888 tarihli Alameti Farika Nizamnamesi ile bu konuda hükümler getirildiği, 03.03.1965 tarihli 551 sayılı Markalar Kanunu ile yeni bir düzenleme yapıldığı ve Kanun'un 54. maddesiyle Alameti Farika Nizamnamesi ile ek ve değişikliklerinin yürürlükten kaldırıldığı, 24.06.1995 tarihinde yürürlüğe giren ve tescilli markalarla ilgili cezai koruma hükümleri getiren 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamemin 4128 sayılı Kanunla değişen 82. maddesiyle 551 sayılı Markalar Kanunu'nun yürürlükten kaldırıldığı görülmektedir.

Tescilli markaların cezai korunması konusunda ülke mevzuatımızla ilgili olarak yapılan hukuki değişikliklere işaret edildikten sonra somut olay değerlendirildiğinde;

Sanık hakkında 556 sayılı KHK'nın 61/A-c maddesi uyarınca cezalandırılması için kamu dava açılmıştır. Bu maddenin atıf yaptığı 61. maddede ise, kararname hükmüyle suç tanımları düzenlenmiştir. 5252 sayılı Yasa'nın geçici 1. maddesinde "Diğer kanunların, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Birinci Kitabında yer alan düzenlemelere aykırı hükümleri, ilgili kanunlarda gerekli değişiklikler yapılıncaya ve en geç 31 Aralık 2008 tarihine kadar uygulanır", 51237 sayılı TCK'nın 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5/1. maddesinde "Bu Kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır" ve aynı Kanunun genel hükümleri arasında bulunan 2. maddesinin birinci fıkrasında ise "Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanmaz ..." hükümleri yer almaktadır.

Olayımızda sanığa atılı eylem, ceza içeren özel bir hukuk düzenlemesi ölüp, 5. maddede sözü edilen özel ceza kanunları ya da ceza içeren kanunlar kapsamında bulunmaktadır. O halde atılı eylem, TCK'nın 2. maddesi hükmü kapsamında değerlendirilmelidir. Bu duruma göre, KHK hükmüyle getirilen bu düzenleme, TCK'nın 2. maddesinde öngörülen kanunilik ilkesine uygun bulunmamaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi'nin 03.01.2008 gün ve 2005/15 E, 2008/2 K sayılı kararıyla, gerekçeleri arasında "... suç ve cezalara ilişkin esasları düzenleyen 38. madde Anayasa'nın ikinci kısmının ikinci bölümünde yer aldığından, bu konudaki düzenlemelerin Kanun Hükmünde Kararname ile yapılması olanaklı olmadığı gibi, bu eylemlere ceza öngören maddenin yasayla düzenlenmesi de bu sonucu değiştirmez..." şeklinde görüşe de yer verilerek, 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında KHK'nın 9. maddesinin birinci ve İkinci fıkralarının b bentlerinin markaların hukuki ve cezai korumasını bütünüyle ortadan kaldıracak şekilde kanunilik ilkesine aykırılık nedeniyle iptal edildiği de bilinmektedir. Bu durum karşısında, 5252 sayılı Kanun'un geçici birinci maddesi ile TCK'nın 2. maddesi ve 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe giren

hükümlerinin tümüyle zımni olarak ilga edildiğinin (örtülü olarak yürürlükten kaldırıldığının) kabulü gerekmektedir. Bu hukuki değerlendirmeye göre atılı eylem, 556 sayılı KHK hükümleri kapsamında suç oluşturmayacaktır.

Öte yandan, 556 sayılı KHK'ya göre suç oluşturmayan eylemin Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenen haksız rekabet suçunu oluşturup oluşturmayacağı hususunun da bu noktada ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Buna göre, 1474. maddesi gereğince 01.01.1957 tarihinde yürürlüğe giren 6762 sayılı TTK'nın 57. maddesinin 5. fıkrasında; başkasının haklı olarak kullandığı ad, unvan, işaret gibi tanıtma vasıtaları haklarına tecavüzün yanında, tescilli ve tescilsiz ayırımı yapmadan marka hakkına tecavüz de haksız rekabet suçu olarak tanımlanmış ve cezası 64. maddede belirtilmiştir. Bu Kanunun yürürlük tarihinden sonra 3 Mart 1965 tarihinde yürürlüğe giren 551 sayılı Markalar Kanunu'nun 47. maddesinde de tescil edilmiş marka hakkına tecavüz halleri ayrı ayrı tanımlanmış ve yaptırımı da 51 ve 52. maddelerde belirtilmiştir. Her iki düzenlemede de tescilli marka kullanma haklarına tecavüz halleri belirlenmekte ve yaptırıma bağlanmaktadır. Bu nedenle, gerek Türk Ticaret Kanunu ve gerekse 551 sayılı Markalar Kanunu'ndaki düzenlemeyle korunan ortak değer, marka kullanma hakkından doğan haklardır. Marka hakkına tecavüz fiillerinin unsurları her iki düzenlemede de aynıdır ve iki yasa birlikte uygulanamayacağından tam oiarak oluşan yasa çatışması kuralları uyarınca sonradan yürürlüğe giren, tescilli markalara hukuki ve cezai koruma getiren 551 sayılı Kanun'daki düzenleme TTK'nın 57/5. fıkra hükmünü tescilli markalarla sınırlı olmak üzere örtülü olarak yürürlükten kaldırmıştır. Bu kanun da (551 sayılı Kanun) 556 sayılı KHK'nın değişik 82. maddesiyle yürürlükten kaldırılmış bulunduğundan ve yürürlükten kalkan eski düzenlemeler canla-namayacağından sanığa atılı eylem haksız rekabet suçunu da oluşturmamaktadır.

Yukarıda açıklanan nedenlerle sanığın temyiz itirazları yerinde görüldüğünden, mahkumiyet hükmünün (BOZULMASINA), 5237 sayılı TCK'nın 7/1. maddesi ve 5320 sayılı Yasa'nın 8. maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nın 322. maddesi uyarınca suç oluşturmayan atılı fiilden sanığın BERAATİNE, atılı eylemin suç oluşturmaması nedeniyle suç konusu olmayan ve inceleme tarihinde yürürlükte bulunan 5833 sayılı Kanun'la değişik 556 sayılı KHK hükümlerine göre bulundurulması da bizatihi suç teşkil etmeyen dava konusu eşyaların sanığa iadesine,(7.CD 11.02.2009 tarihli ve Esas No:2006/16811 Karar No:2009/2220 künyeli içtihadı)

Müsadere ve Hukuk Davası

Hukuk davasına konu olabilen kazanç hakkında 5237 sayılı Türk ceza Kanunu'nun 55. maddesi gereğince kazanç müsaderesine karar verilemez

Ceza Genel Kurulu'nun 16 .12.2008 tarihli ve 2008/5-146-235 künleyi içtihadında belirtildiği gibi,   suçun irtikabıyla elde edilen  veya suçun konusunu oluşturan  ya da suçun işlenmesiyle sağlanan maddi menfaatler  ile  bunların değerlendirilmesi veya dönüştürülmesiyle elde edilen ekononik kazançların  suçun mağduruna iade edilebilmesi  mümkün olduğu hallerde,  suçun işlenmesiyle elde edilen veya el konulan maddi menfaatlerin  suçun mağduruna iade edilmesi imkanı varsa  veya suçun mağduru tespit edilebiliyorsa, müsaderesine karar verilemez..İddianameye konu olayda,  mağduru belli olan ve hakkı belli olan  yere tecavüz konusunu oluşturan  elde edilen mal varlığı değerinin  meşru maliki veya zilyedin  hukuk mahkemesinde dava açmak suretiyle hakkını  alması mümkün ise  kanun maddesine yanlış anlaş yükleyerek müsaderesine karar verilmesi hukuka aykırdır( 8.CD  3.05.2010 tarihli ve 2008/3937E ve 2010/6693K künyeli içtihadı)

Müsadere ve Zamanaşımı

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 54/4. maddesine gereğince  el konulan taklit sigaralarla ilgili dava zamanaşımına uğrasa bile,  sigaraların müsaderesine karar verilmesi gerekir

Suç tarihi olan 15.06.2001 günü itibariyle temyiz inceleme gününde suç tarihinde yürürlükte bulunan ve lehe olan 765 sayılı(mülga)  TCK.nun 102/4 ve 104/2.maddelerinde öngörülen zamanaşımı tamamlanmış bulunduğundan hükmün 5320 sayılı yasanın 8/1.maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK.nun 321.maddesi uyarınca  bozulmaına,  mezkur  maddeler gereğince sanıklar hakkındaki kamu davasının zamanaşımı nedeniyle  ortadan kaldırılmasına  el konulan taklit sigaraların bulundurulması 5752 sayılı yasanın 3.maddesiyle değişik 4733 sayılı yasanın 8.maddesi gereğince suç oluşturduğundan 5237 sayılı  Türk Ceza Kanunu(Turkish Penal Code)'nun  54/4.maddesi uyarınca müsaderesine karar verilmelidir.(7.CD 29.03.2011 tarihli ve  Esas No:2011/2060  Karar No:2011/3035 künyeli içtihadı

Suçta Kullanılan Eşya Sahibinden Rızayla Çıkıp Çıkmadğı Araştırılmalıdır

1-) Müsedereye karar verebilmek için, suçta kullanılan eşyanın sahibi sanık değilse, sahibi şahit olarak dinlenmeli ve elinden rızayla çıkıp çıkmadığı araştırılmalıdır

2-)Sanıkların babası olan Mustafa yöntemince çağrılıp şahit  olarak dinlenerek, sanıkların olayda kullandıkları kendisine ait av tüfeğini rızası dahilinde alıp almadıkları hususu sorulup, sonucuna göre av tüfeğinin müsaderesinin gerekip gerekmediğine karar verilmesi gerekirken, bu hususu araştırılmadan, 765 sayılı Türk Ceza Kaunu'nun  35.maddesi uyarınca müsadereye hükmolunması, hukuka aykırıdır( 4.CD  01.12.2010  tarihli ve Esas No: 2008/20458 Karar No:2010/19865 künyeli içitahadı)

Taşıma Ruhsatlı Silahın Müsaderesine Karar Verme Yetkisi

1-)Taşıma ruhsatlı silahın, ruhsat süresi bittiğinde, müsaderesine karar verme yetkisi ve görevi asliye ceza mahkemesine aittir

2-)Dairemizce benimsenen Yargıtay CGK.nun 12.6.2009 gün, 2009/4-46 esas ve 2009/154 sayılı kararı karşısında hükmün temyizi olanaklı kabul edildiğinden sanığın temyizine ilişkin yapılan incelemede;  Müsadere talebine konu taşıma ruhsatlı silah hakkında müsadere kararı vermenin, 5271 sayılı CMK.nun 256/1 ve 5235 sayılı Yasanın 10. ve 11. maddeleri uyarınca Asliye Ceza Mahkemesinin görevine girdiği gözetilerek görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, görevsiz Sulh Ceza Mahkemesince müsadere kararı verilmesi, hukuka aykırdır,( 8.CD  20.1.2010  tarihli ve Esas No : 2008/1073  Karar No : 2010/259 künyeli içtihadı)



OLAĞAN KANUN YOLLARI

Olağan Kanun Yolu ve Olağanüstü Kanun Yolu

Yasa yararına bozma isteğinde yer alan diğer bozma nedenlerine gelince; Y.C.G.K.’nun 13.6.2006 tarih ve 2006/151-157 sayılı kararında “……Öte yandan, yasa yararına bozma kurumu, kesin hükmün otoritesini etkileyen, ileri sürülen hukuka aykırılıkların saptanması ile sınırlı ve bu aykırılıkların savunma hakkını kısıtlama veya kaldırma sonucunu doğurduğu yahut hükmü etkilediğinin belirlenmesi durumunda, hükmün bu nedenlere dayalı olarak bozulmasını gerektiren, olağanüstü yasa yoludur. Yargıtay’ın olağan yasa yolu olan temyiz denetimi sırasında yasaya ve yargısal kararlara dayalı olarak gerçekleştirdiği uygulamaların tümünün, yasa yararına bozma kurumunda da geçerli olduğu söylenemez. Dolayısıyla, Yargıtay’ın öğretici ve yol gösterici niteliği gereği temyiz denetimi sırasında uyguladığı “kabule göre bozma” yöntemine, istisnai ve olağanüstü bir yol olan yasa yararına bozma istemi üzerine yapılan incelemede başvurulması sistemin özüne aykırıdır. Özel Daire kararı bu yönüyle de isabetli bulunmamıştır.” denilerek olağanüstü nitelikte bir yasa yolu olan yasa yararına bozmanın kapsamı açıklığa kavuşturulmuştur. Adalet Bakanlığının yasa yararına bozma başvurusunda yer verilen 5237 sayılı T.C.Y.’nın 58. ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirleri Hakkında Yasanın 108/2 maddeleriyle ilgili nedenlerin kabule göre bozmanın konusunu oluşturacağında kuşku bulunmamaktadır. Bu durumda anılan bozma nedenlerinin esastan incelenmesi olanaklı değildir.

Cezaevinden firar suçundan hükümlü Hasan Konuk’un, 765 sayılı T.C.Y.’nın 299/2, 59/2, 81/1 maddeleri uyarınca 7 ay 15 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin hükmün infazı sırasında yürürlüğe giren 5237 sayılı T.C.Y.’nın lehe hükümlerinin uygulanması isteği üzerine Foça Asliye Ceza Mahkemesince verilip kesinleşen 1.7.2005 tarihli ek karar aleyhine, Adalet Bakanlığının 19.9.2007 gün 46891 sayılı yasa yararına bozma isteğini içeren, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 9.10.2007 gün ve 197072 sayılı tebliğnamesiyle dava dosyası Daireye gönderilmekle incelendi.

Tebliğnamede “ dosya kapsamına göre, 5237 sayılı TCK.nun 7/2, 5252 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 9/3.maddesindeki "Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir." şeklindeki düzenleme ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 27.12.2005 tarihli ve 2005/3-162-173 sayılı kararına nazaran, lehe yasanın saptanıp uygulanması, herhangi bir inceleme ve araştırma yapılmasını, kanıt toplanmasını, takdir hakkının kullanılmasını gerektiriyorsa yada cezanın kişiselleştirilmesine ilişkin bir hükmün uygulanması olanağı sonraki yasa ile doğmuşsa, hükümde değişiklik yargılamasının duruşmalı yapılmasının zorunlu olduğu gözetilmeden evrak üzerinde karar verilmesinde,

Yargıtay 10.Ceza Dairesinin 28.12.2005 tarihli ve 2005/11724-19669 sayılı ilamında da belirtildiği üzere, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 7.maddesinin 2.fıkrasında "Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kısmın uygulanır ve infaz olunur." 3.fıkrasında ise, "Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverme ve tekerrürle ilgili olanlar hariç; infaz rejimine ilişkin hükümler, derhal uygulanır."^şeklinde infaz rejimi ile ilgili düzenlemelere yer verilmesi karşısında, sanığın sabıkalı bulunduğu ve tekerrüre esas olduğu gerekçesiyle, suç tarihinde yürürlükte olmayan, infaz rejimi ile ilgili bulunan ve sanık aleyhine hüküm doğuracak surette, hakkında hükmedilen hapis cezasına mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine karar verilmesinde,

5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 108/2.maddesinde yer alan "Tekerrür nedeniyle koşullu salıverme süresinde eklenecek miktar, tekerrüre esas alınan cezanın en ağırından fazla olamaz." hükmü nazara alındığında tekerrüre esas alınan mahkumiyet hükmünün tereddüde yer vermeyecek biçimde hüküm yerinde gösterilmemesinde isabet görülmemiştir .” denilmektedir.

Gereği görüşüldü :

5237 sayılı T.C.K. 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe girmekle bu tarihten önce işlenen suçlar açısından anılan Yasanın zaman bakımından uygulama başlıklı 7. maddesinin 2. fıkrası hükmü önem kazanmaktadır. Bu nedenle devam eden yargılamalarda failin lehine olan yasanın saptanması gerekmektedir. Lehe yasanın belirlenmesinde izlenecek yöntem ve uygulamanın nasıl yapılacağı 5252 sayılı Yürürlük ve Uygulama Yasasının 9/3 maddesinde “Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir.” biçiminde gösterilmiştir. Yargıtay İBK nun 23.02.1938 tarih ve 1938/ 23-9, YCGK nun 14.10.1985 tarih ve 1985/194-525, 25.05.1999 tarih ve 1999/133-142, 23.12.2003 tarih ve 2003/270-290, 30.03.2004 tarih ve 2004/46-78, 20.9.2005 tarih ve 2005/99-103, 27.12.2005 tarih ve 2005/162-173 sayılı kararlarında da lehe yasa belirlenirken gözetilecek ilkeler ve ölçütler yer almıştır. Anılan kararların sonuncusunda, “ Kesin yargı haline gelmiş bir hükümde değişiklik yargılaması, önceki hükümde sabit kabul edilen olaya her iki yasanın ilgili tüm hükümleri birbirine karıştırılmaksızın uygulanmak suretiyle ayrı ayrı sonuçlar belirlenmesini ve bunların karşılaştırılmasını gerektirir. Bu yargılama faaliyetinde genel kural incelemenin duruşmalı yapılmasıdır. Lehe yasanın saptanıp uygulanması, herhangi bir inceleme ve araştırma yapılmasını, kanıt toplanmasını, takdir hakkının kullanılmasını gerektiriyorsa ya da cezanın kişiselleştirilmesine ilişkin bir hükmün uygulanması olanağı sonraki yasa ile doğmuşsa, hükümde değişiklik yargılamasının duruşmalı yapılması zorunludur. Evrak üzerinde inceleme yapılabilmesi ise ancak belirtilen haller dışında söz konusu olabilecektir.” denilerek konu ayrıntılarıyla açıklığa kavuşturulmuştur. İncelenen dosyada sanığa yükletilen mühür bozma suçunun unsurları ve yaptırımı açısından 5237 ve 765 sayılı T.C.Yasaları arasında farklılık bulunduğundan hükümlünün hukuki durumunun, 5252 sayılı Yasanın 9/3 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak ve duruşmalı yargılama sonucu belirlenmesi gerekmektedir. Bu nedenle somut olayda, kesin yargı halini almış hükümdeki değişiklik yargılamasının duruşma açılarak yapılması zorunluluğu belirmiştir. Mahkemece, duruşma açılmadan kurulan ek karar bu yönüyle hukuka aykırıdır.

Yasa yararına bozma isteğinde yer alan diğer bozma nedenlerine gelince; Y.C.G.K.’nun 13.6.2006 tarih ve 2006/151-157 sayılı kararında “……Öte yandan, yasa yararına bozma kurumu, kesin hükmün otoritesini etkileyen, ileri sürülen hukuka aykırılıkların saptanması ile sınırlı ve bu aykırılıkların savunma hakkını kısıtlama veya kaldırma sonucunu doğurduğu yahut hükmü etkilediğinin belirlenmesi durumunda, hükmün bu nedenlere dayalı olarak bozulmasını gerektiren, olağanüstü yasa yoludur. Yargıtay’ın olağan yasa yolu olan temyiz denetimi sırasında yasaya ve yargısal kararlara dayalı olarak gerçekleştirdiği uygulamaların tümünün, yasa yararına bozma kurumunda da geçerli olduğu söylenemez. Dolayısıyla, Yargıtay’ın öğretici ve yol gösterici niteliği gereği temyiz denetimi sırasında uyguladığı “kabule göre bozma” yöntemine, istisnai ve olağanüstü bir yol olan yasa yararına bozma istemi üzerine yapılan incelemede başvurulması sistemin özüne aykırıdır. Özel Daire kararı bu yönüyle de isabetli bulunmamıştır.” denilerek olağanüstü nitelikte bir yasa yolu olan yasa yararına bozmanın kapsamı açıklığa kavuşturulmuştur. Adalet Bakanlığının yasa yararına bozma başvurusunda yer verilen 5237 sayılı T.C.Y.’nın 58. ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirleri Hakkında Yasanın 108/2 maddeleriyle ilgili nedenlerin kabule göre bozmanın konusunu oluşturacağında kuşku bulunmamaktadır. Bu durumda anılan bozma nedenlerinin esastan incelenmesi olanaklı değildir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının düzenlediği tebliğnamedeki 5237 sayılı T.C.Y.’nın 58. ve 5275 sayılı Yasanın 108/2 maddeleriyle ilgili bozma nedenlerine ilişkin düşünce bir önceki paragrafda yer alan açıklamalar ışığında yerinde görülmediğinden, Adalet Bakanlığının bu nedenlere yönelik yasa yararına bozma isteğinin REDDİNE, ancak; Tebliğnamede yer alan kesinleşmiş mahkumiyet hükmünde değişiklik yargılamasının duruşmalı yapılması gerektiğine ilişkin bozma nedeni isabetli bulunduğundan, cezaevinden firar suçundan hükümlü Hasan Konuk hakkında Foça Asliye Ceza Mahkemesince verilen 1.7.2005 tarih ve 2000/32-40 sayılı ek kararın, 5271 sayılı C.Y.Y.’nın 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA, aynı yasa maddesinin 4-b fıkrası gereğince sonraki işlemlerin yerinde mahkemesince yapılmasına, (4.CD’nin 16.1.2008 tarih ve 2007/11635-2008/716 sayılı kararı)

Mahkeme Kararında Kanun Yollarının Süresi, Şekli ve Mercii Gösterilmelidir

Ayrıntıları Ceza Genel Kurulu’nun 07.11.2006 gün ve 2006/6-213 Esas, 2006/229 karar sayılı içtihadında da açıklandığı üzere; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlığı altındaki 40. maddesinin (03.10.2001 tarihli 4709 sayılı Kanunun 16. maddesi ile eklenen) ikinci fıkrası: “Devlet işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır” biçimindedir. Bu hükümle bireylerin yargı ya da idari makamlar önünde sonuna kadar haklarını arayabilmelerine kolaylık ve imkân sağlanması amaçlanmış, son derece dağınık mevzuat karşısında kanun yolu, mercii ve sürelerinin belirtilmesi, hak arama, hak ve hürriyetlerin korunması açısından zorunluluk haline getirilmiştir.

Hizmet nedeni ile emniyeti suistimal suçundan sanık Cemal Ç.... ve Şaban A....'ın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 155/2. maddesi uyarınca ayrı ayrı 1 yıl hapis ve 600 yeni Türk lirası adlî para cezası ile cezalandırılmasına, hapis cezasının 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanun'un 4. maddesi uyarınca 2.190 yeni Türk lirası adlî para cezasına çevrilmesine, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 72. maddesi uyarınca doğrudan hükmedilen adli para cezası ile hapisten çevrilen adli para cezasının toplanarak ayrı ayrı 2.790 yeni Türk lirası adli para cezası ile cezalandırılmalarına dair P.... 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 11/04/2007 tarihli ve 2004/897 esas, 2007/235 sayılı kararın tüm dosya kapsamına göre;

Gerekçeli karar başlığında karar tarihinin 11/04/2007 yerine 04/06/2005 olarak hatalı yazılmasının mahallinde düzeltilebileceği nazara alınarak yapılan incelemede,

1-5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun lehe olduğundan bahisle sanıklar hakkında hizmet nedeni ile emniyeti suistimal suçundan anılan Kanun'un 155/2. maddesi uyarınca 30 gün karşılığı 600 yeni Türk lirası ile birlikte verilen 1 yıl hapis cezasının 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanun'un 4. maddesi uyarınca günlüğü 6 yeni Türk lirası üzerinden paraya çevrilerek toplam 2.790 yeni Türk lirası adli para cezasına karar verilmiş ise de, 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunu'nun 9. maddesinin üçüncü fıkrasında; "Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir." şeklinde düzenleme uyarınca sanığın 16/04/2002 tarihinde işlemiş bulunduğu suçu sebebiyle 765 sayılı Türk Ceza Kanunu ile 647 sayılı Kanun hükümlerinin birlikte değerlendirilmesi sonucu belirlenen ceza ile 5237 sayılı Kanun hükümleri uygulanmak suretiyle belirlenen cezanın karşılaştırılması gerektiği gözetilmeden 5237 sayılı Kanun lehe kabul edilip uygulama yapıldıktan sonra, 765 sayılı Kanun'un 72, 647 sayılı Kanun'un hükümlerinin uygulanmasında,

2-5237 Sayılı Kanunda cezaların içtimasına yer verilmemiş olup 5275 Sayılı Yasanın 9. maddesi uyarınca her bir cezanın diğerinden bağımsız olup varlıklarını ayrı ayrı koruduğu gözetilmeden cezaların içtimasına karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca, anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 17.04.2009 gün ve 2009/4601-23009 sayılı kanun yararına bozmaya atfen Yargıtay C. Başsavcılığının 20.05.2009 gün ve KYB.2009/107073 sayılı ihbarnamesiyle daireye ihbar ve dava evrakı tevdii kılınmakla incelenip gereği görüşüldü:

5271 Sayılı CMK’nın 309. maddesinde düzenlenen kanun yararına bozma kesin olan ya da temyiz edilmeden kesinleşen hükümlere karşı başvurulan olağanüstü bir yasa yoludur. Henüz kesinleşmeyen kararın kanun yararına incelenmesi olanaksızdır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 18.03.2008 gün ve 7/56 sayılı kararında da açıklandığı üzere, yokluklarında verilen hüküm ile atanan zorunlu müdafiinin temyiz dilekçesinin, kendisine zorunlu müdafii atandığından haberdar olmayan sanığa usulüne uygun olarak tebliğ olunması gerekmektedir.

Öte yandan, Ayrıntıları Ceza Genel Kurulu’nun 07.11.2006 gün ve 2006/6-213 Esas, 2006/229 karar sayılı içtihadında da açıklandığı üzere; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlığı altındaki 40. maddesinin (03.10.2001 tarihli 4709 sayılı Kanunun 16. maddesi ile eklenen) ikinci fıkrası: “Devlet işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır” biçimindedir. Bu hükümle bireylerin yargı ya da idari makamlar önünde sonuna kadar haklarını arayabilmelerine kolaylık ve imkân sağlanması amaçlanmış, son derece dağınık mevzuat karşısında kanun yolu, mercii ve sürelerinin belirtilmesi, hak arama, hak ve hürriyetlerin korunması açısından zorunluluk haline getirilmiştir.

Bu hükme koşut olarak 5271 sayılı CMK’nın 34. maddesinin 2. fıkrasında, “Kararlarda, başvurulabilecek kanun yolu, süresi, mercii ve şekilleri belirtilir” biçimindeki düzenleme yer almış olup, aynı Kanun’un 232. maddesinin 6. fıkrasında ise, “Hüküm fıkrasında, 223 üncü maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir” hükümleri öngörülmüştür.

5271 sayılı CMK’nın 260. maddesinde, kanun yollarına başvurmaya hakkı bulunanlar sayılmıştır. Aynı Kanun’un 40. maddesinin birinci fıkrasına göre, “Kusuru olmaksızın bir süreyi geçirmiş olan kişi, eski hale getirme isteminde bulunabilir”, ikinci fıkrasına göre de “Kanun yoluna başvuru hakkı kendisine bildirilmemesi halinde de, kişi kusursuz sayılır” hükmü yer almıştır. Bu düzenleme ile kanun yoluna başvurmaya hakkı olanların, kanun yolunun veya merciin belirlenmesindeki yanılgılarının başvuranın haklarını ortadan kaldırmasının, haksızlığa uğramasının önüne geçilmesi amaçlanmıştır.

Hüküm uyarınca, ilgililerin, kendi bilgisizliği veya dalgınlığından kaynaklanan hataları nedeniyle yasa yolu veya merciinde yanılgıya düşmeleri halinde başvuru hakları ortadan kalkmayacağı gibi, karar veya hükümde yasa yolunun veya merciin yanlış olarak gösterilmesi nedeniyle de başvuru haklarının ortadan kalkmayacağı tabidir.

İncelenen dosya içeriğine göre, kendisine zorunlu müdafii atandığından haberdar olmayan sanık Şaban A.....’a, yokluğunda verilen gerekçeli kararın tebliğ edilmediği gibi, vaki temyiz istemi mahkemece red edilen sanık Cemal Ç....’a anılan red kararına karşı başvurabileceği kanun yolu, süresi, mercii ve yöntemi açıklanmadan, CMK’nın 232. maddesine aykırı biçimde verilen 25.09.2008 gün ve 2004/897 esas, 2007/235 sayılı ek kararının da tebliğ edilmediği anlaşılmakla, sanıkların anılan kararlara karşı başvuru hakları ortadan kalkmamıştır.

Yukarıda açıklanan nedenlerle, P.... 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 11.04.2007 gün ve 2004/897 esas, 2007/235 sayılı kararı henüz kesinleşmediğinden, CMK’nın 309. maddesi uyarınca kanun yararına bozma isteminin REDDİNE, anılan tebligatların usulüne uygun şekilde tebliği hususunun mahkemesince ifasına, dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına İADESİNE,( 11.CD  12.02.2010  tarihli  ve  2009/12104 E., 2010/828 Künyeli İçtihadı)



OLAĞANÜSTÜ KANUN YOLLARI


Olağanüstü Kanun Yolunda 'Taleple Bağlılık İlkesi Geçerlidir

1-)Olağan üstü kanun yolunda  taleple bağlılık  kuralı geçerlidir. Talep edilmeyen bir konuda karar verilemez. İnceleme sırasında  hukuka aykrılık görülmesi halinde Adalet Bakanlığına ihbar bulunabilir

Ceza Genel Kurulu’nun duraksamasız kararlarına göre; kesin yargı haline gelmiş bir hükümde değişiklik yargılaması yapılması, önceki hükümde sabit kabul edilen olaya her iki yasanın ilgili tüm hükümlerinin birbirine karıştırılmaksızın uygulanmak suretiyle ayrı ayrı sonuçlar belirlenmesini ve bunların karşılaştırılmasını gerektirmektedir. Bu belirleme ve karşılaştırmanın herhangi bir inceleme, araştırma, kanıt tartışması ve takdir hakkının kullanılmasını, gerektirmediği, başka bir deyişle eylemin suç olmaktan çıkarılması, ceza sorumluluğunun kaldırılması veya önceki hükümle belirlenen ya da yeni belirlenecek olan cezanın bir değerlendirme yapılması ve takdir kullanılmasını zorunlu kılmadığı hallerde evrak üzerinde; sonraki yasa ile; suçun unsurlarının veya özel hallerinin değiştirilmiş olması, cezanın 5237 sayılı TCY’nın 61 inci maddesi gözetilerek tayin ve takdirinin gerekmesi, önceki hükümde cezanın asgari haddin üzerinde tayini nedeniyle bu olguların 5237 sayılı Yasanın 61. maddesi uyarınca tartışılması zorunluluğunun doğması, artırım ve indirim oranlarının belirlenmesinin takdir kullanımını gerektirmesi, seçimlik cezalardan birinin tercih edilmesinin söz konusu olması ve seçenek yaptırımların ya da cezanın kişiselleştirilmesini gerektiren hallerin değerlendirilmesi, durumlarında ise duruşma açılarak yapılmasını zorunlu kılmaktadır.

Somut olayda, 765 sayılı TCY’nın 551. maddesi kapsamında değerlendirilen eylemin, 5326 sayılı Kabahatler Yasasının 36. maddesindeki kabahati oluşturması ve anılan kabahatin 36. maddenin 1. fıkrası uyarınca 50 lira maktu idari para cezasını gerektirmesi nedeniyle, ceza miktarının belirlenmesinde hakime herhangi bir takdir ve değerlendirme yetkisi tanınmadığından uyarlama yargılamasının duruşma açılmadan yapılmasında bir isabetsizlik görülmemiştir.

İkinci uyuşmazlık ise, kuru sıkı tabanca ile meskun mahalde ateş etme eyleminin, Kabahatler Yasasının 36. maddesindeki gürültüye neden olma kabahatini oluşturacağı ve bu durumda Kabahatler Yasasının 18. maddesinde yer alan hüküm nedeniyle, olayda kullanılan kuru sıkı tabancanın zoralımına karar verilemeyeceğine ilişkindir.

“Kuru sıkı tabanca ile meskun mahalde ateş etme” eyleminin, 5326 sayılı Kabahatler Yasasının 36. maddesindeki “gürültüye neden olma” kabahatini oluşturacağı ve aynı Yasanın 18. maddesine göre kabahatin konusunu oluşturan veya işlenmesi suretiyle elde edilen eşyanın, mülkiyetinin kamuya geçirilmesine, ancak kanunda açık hüküm bulunan hallerde karar verilebileceği, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun duraksamasız içtihatlarından olup, somut olayda kabul edilen eylemden dolayı Kabahatler Yasasının 36. maddesi uyarınca 50 lira idari para cezasına ve mülkiyetin kamuya geçirilmesi yönünde maddede açık bir hükmün bulunmaması nedeniyle de kuru sıkı tabancanın sahibine iadesine karar verilmesi gerekmektedir.

Ancak, yasa yararına bozma istemi, lehe Yasa olan Kabahatler Yasasının uygulanması gerektiğine ilişkin olmadığından; yasa yararına başvurulan ve olağanüstü temyiz denilen yasa yolunda geçerli olan “istekle bağlılık kuralı” gereğince, isteme konu edilmeyen hukuka aykırılıklar yasa yararına bozma konusu yapılamayacaktır.

Bu nedenle, Ceza Genel Kurulu’nun 17.08.2007/145-142; 02.10.2007/82-196 sayılı kararlarında da vurgulandığı üzere, yasa yararına başvuru nedeniyle yapılan inceleme sırasında Adalet Bakanlığının istem yazısında ileri sürülmeyen ve sonuca etkili bulunan başkaca hukuka aykırılıklar görüldüğünde, bu yönlerden de başvuruda bulunulmasını sağlamak bakımından Adalet Bakanlığına ihbarda bulunulması, ihbar üzerine başvuruda bulunulması halinde ise tüm hukuka aykırılıkların bir defada giderilmesi gerekmektedir.

Bu itibarla, itirazın kabulüne, Özel Daire kararının kaldırılmasına ve yasaya aykırı oldukları saptanan hususlar yönünden de yasa yararına bozma başvurusu sağlandıktan sonra, sonucuna göre karar verilmek üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir. ,(CGK 07.04.2009 tarihli ve 2009/2-24E 2009/91K sayılı içtihadı)

Olağanüstü Kanun Yolunda Kabule Göre Bozma Yapılmaz

Yargıtay’ın öğretici ve yol gösterici niteliği gereği temyiz denetimi sırasında uyguladığı “kabule göre bozma” yöntemine, istisnai ve olağanüstü bir yol olan yasa yararına bozma istemi üzerine yapılan incelemede başvurulması sistemin özüne aykırıdır.

Mühür bozma suçundan hükümlü A... Güre’nin, 765 sayılı T.C.Y.’nın 274/1, 59/2, 72 ve 647/4 maddeleri uyarınca 1.155.760.000 TL ağır para cezasıyla cezalandırılmasına ve erteli cezasının aynen infazına ilişkin hükmün infazı sırasında yürürlüğe giren 5237 sayılı T.C.Y.’nın lehe hükümlerinin uygulanması isteği üzerine Gemlik Asliye Ceza Mahkemesince verilip kesinleşen 14.6.2005 tarihli ek karar aleyhine, Adalet Bakanlığının 8.10.2007 gün 50631 sayılı yasa yararına bozma isteğini içeren, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 31.10.2007 gün ve 219657 sayılı tebliğnamesiyle dava dosyası Daireye gönderilmekle incelendi.

Tebliğnamede “1- 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 7/2. madde ile 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında kanun'un 9/3.maddesindeki "Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir." şeklindeki düzenleme ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 27.12.2005 tarihli ve 2005/3-162-173 sayılı kararına nazaran, lehe yasanın saptanıp uygulanması, herhangi bir inceleme ve araştırma yapılmasını, kanıt toplanmasını, takdir hakkının kullanılmasını gerektiriyorsa ya da cezanın kişiselleştirilmesine ilişkin bir hükmün uygulanması olanağı sonraki yasa ile doğmuşsa, hükümde değişiklik yargılamasının duruşmalı yapılmasının zorunlu olduğu gözetilmeden evrak üzerinde karar verilmesinde,

2- 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanun'un 1.6.2005 tarihinden sonra yürürlüğe giren 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 122.maddesi ile yürürlükten kaldırılmış bulunması karşısında, 647 sayılı Kanun'nun 4786 sayılı Kanun'la değişik 5/5.maddesi uyarınca ödenmeyen para cezasına 6183 sayılı Kanun'un 51.maddesinde belirtilen gecikme zammının yarısı oranında gecikme zammı ilavesine karar verilmesinde,

3- Sanığın son işlediği suçtan dolayı verilen para cezasının, evvelce ertelenmiş olan hapis cezası cinsinden olmaması itibarıyla, hapis cezası bakımından olayda 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 95/2.maddesinin uygulanmasına kanuni imkan bulunmadığı gözetilmeksizin, ertelenmiş cezanın aynen infazına karar verilmesinde isabet görülmemiştir.” denilmektedir.

Gereği görüşüldü:

5237 sayılı T.C.K. 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe girmekle bu tarihten önce işlenen suçlar açısından anılan Yasanın zaman bakımından uygulama başlıklı 7. maddesinin 2. fıkrası hükmü önem kazanmaktadır. Bu nedenle devam eden yargılamalarda failin lehine olan yasanın saptanması gerekmektedir. Lehe yasanın belirlenmesinde izlenecek yöntem ve uygulamanın nasıl yapılacağı 5252 sayılı Yürürlük ve Uygulama Yasasının 9/3 maddesinde “Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir.” biçiminde gösterilmiştir. Yargıtay İBK nun 23.02.1938 tarih ve 1938/ 23-9, YCGK nun 14.10.1985 tarih ve 1985/194-525, 25.05.1999 tarih ve 1999/133-142, 23.12.2003 tarih ve 2003/270-290, 30.03.2004 tarih ve 2004/46-78, 20.9.2005 tarih ve 2005/99-103, 27.12.2005 tarih ve 2005/162-173 sayılı kararlarında da lehe yasa belirlenirken gözetilecek ilkeler ve ölçütler yer almıştır. Anılan kararların sonuncusunda, “Kesin yargı haline gelmiş bir hükümde değişiklik yargılaması, önceki hükümde sabit kabul edilen olaya her iki yasanın ilgili tüm hükümleri birbirine karıştırılmaksızın uygulanmak suretiyle ayrı ayrı sonuçlar belirlenmesini ve bunların karşılaştırılmasını gerektirir. Bu yargılama faaliyetinde genel kural incelemenin duruşmalı yapılmasıdır. Lehe yasanın saptanıp uygulanması, herhangi bir inceleme ve araştırma yapılmasını, kanıt toplanmasını, takdir hakkının kullanılmasını gerektiriyorsa ya da cezanın kişiselleştirilmesine ilişkin bir hükmün uygulanması olanağı sonraki yasa ile doğmuşsa, hükümde değişiklik yargılamasının duruşmalı yapılması zorunludur. Evrak üzerinde inceleme yapılabilmesi ise ancak belirtilen haller dışında söz konusu olabilecektir.” denilerek konu ayrıntılarıyla açıklığa kavuşturulmuştur. İncelenen dosyada sanığa yükletilen mühür bozma suçunun unsurları ve yaptırımı açısından 5237 ve 765 sayılı T.C.Yasaları arasında farklılık bulunduğundan hükümlünün hukuki durumunun, 5252 sayılı Yasanın 9/3 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak ve duruşmalı yargılama sonucu belirlenmesi gerekmektedir. Bu nedenle somut olayda, kesin yargı halini almış hükümdeki değişiklik yargılamasının duruşma açılarak yapılması zorunluluğu belirmiştir. Mahkemece, duruşma açılmadan kurulan ek karar bu yönüyle hukuka aykırıdır.

Yasa yararına bozma isteğinde yer alan diğer bozma nedenlerine gelince; Y.C.G.K.’nun 13.6.2006 tarih ve 2006/151-157 sayılı kararında “……Öte yandan, yasa yararına bozma kurumu, kesin hükmün otoritesini etkileyen, ileri sürülen hukuka aykırılıkların saptanması ile sınırlı ve bu aykırılıkların savunma hakkını kısıtlama veya kaldırma sonucunu doğurduğu yahut hükmü etkilediğinin belirlenmesi durumunda, hükmün bu nedenlere dayalı olarak bozulmasını gerektiren, olağanüstü yasa yoludur. Yargıtay’ın olağan yasa yolu olan temyiz denetimi sırasında yasaya ve yargısal kararlara dayalı olarak gerçekleştirdiği uygulamaların tümünün, yasa yararına bozma kurumunda da geçerli olduğu söylenemez. Dolayısıyla, Yargıtay’ın öğretici ve yol gösterici niteliği gereği temyiz denetimi sırasında uyguladığı “kabule göre bozma” yöntemine, istisnai ve olağanüstü bir yol olan yasa yararına bozma istemi üzerine yapılan incelemede başvurulması sistemin özüne aykırıdır. Özel Daire kararı bu yönüyle de isabetli bulunmamıştır.” denilerek olağanüstü nitelikte bir yasa yolu olan yasa yararına bozmanın kapsamı açıklığa kavuşturulmuştur. Adalet Bakanlığının yasa yararına bozma başvurusunda yer alan (2) ve (3) numaralı nedenlerin kabule göre bozmanın konusunu oluşturacağında kuşku bulunmamaktadır. Bu durumda anılan bozma nedenlerinin esastan incelenmesi olanaklı değildir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının düzenlediği tebliğnamedeki (2) ve (3) numaralı bozma nedenlerine ilişkin düşünce bir önceki paragrafda yer alan açıklamalar ışığında yerinde görülmediğinden, Adalet Bakanlığının bu nedenlere yönelik yasa yararına bozma isteğinin REDDİNE, ancak, tebliğnamede yer alan (1) numaralı bozma nedeni isabetli bulunduğundan, mühür bozma suçundan hükümlü Ahmet Güre hakkında Gemlik Asliye Ceza Mahkemesince verilen 14.6.2005 tarih ve 2004/804-1017 sayılı ek kararın, 5271 sayılı C.Y.Y.’nın 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA, aynı yasa maddesinin  4-b fıkrası gereğince sonraki işlemlerin yerinde mahkemesince yapılmasına, (4.CD16.1.2008 tarihli

Esas No   : 2007/11613  Karar No : 2008/715

Delil Takdirine Bağlı Hususlar olağanüstü Kanun Yoluna Konu Olamaz

Katılanın, sanığın hakaret suçunu işlemesinden önce gerçekleştirdiği haksız davranışın varlığını saptama işinin, kanıtların tartışılarak değerlendirilmesini gerektiren bir husus olduğu ve delil takdirine dayalı konuların olağanüstü bir yasa yolu olarak düzenlenen kanun yararına bozma incelemesinde ele alınamayacağı açıktır.

Tebliğnamede “1) Sanığın, “sen asker olmuşsun ancak adam olamamışsın” şeklindeki sözleri evde kalan diğer çocuğunu da yanına almak istemesine rağmen buna izin vermemeleri ve karakol komutanının kendisini yalancılıkla suçlaması nedeniyle söylediğini savunması karşısında, sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 129/1.maddesinin uygulanıp uygulanmayacağının tartışılmamasında,

2) Eylemin karakol içinde ve tanıklar huzurunda gerçekleştirilmiş olmasına göre alenen işlenmiş olması nedeniyle Türk Ceza Kanunu’nun 125/4.maddesinin uygulanmamasında,

3) Türk Ceza Kanunu’nun 125/3. maddesinde cezanın alt sınırının 1 yıldan az olmayacağı öngörülmesine rağmen yazılı şekilde eksik ceza tayin edilmesinde,

İsabet görülmemiştir. “denilmektedir.

Gereği görüşüldü:

5237 sayılı T.Ceza Yasasının 61.maddesine 5560 sayılı Yasa ile eklenen 9.fıkrasında “Adli para cezasının seçimlik ceza olarak öngörüldüğü suçlarda bu cezaya ilişkin gün biriminin alt sınırı, o suç tanımındaki hapis cezasının alt sınırından az; üst sınırı da, hapis cezasının üst sınırından fazla olamaz. Aynı Yasanın 125.maddesinin 3.fıkrasında “Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, işlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.” Anılan Yasa maddesinin 4.fıkrasında “Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.” T.C.Y.’nın 129.maddesinin 1.fıkrasında ise “Hakaret suçunun haksız bir fiile tepki olarak işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.” hükümleri yer almaktadır.

İncelenen dosyada, mahkemece, katılanın haksız davranışının varlığı ve T.C.Y.’nın 129/1 maddesinin uygulama olanağının tartışılmadığı, temel cezanın anılan Yasanın 61/9 maddesi hükmü dikkate alınmadan belirlendiği ve kamu görevlisine hakaret suçu aleni yerlerden sayılan karakolda işlenmesine karşın hükmolunan temel cezanın, T.C.Y.’nın 125/4 maddesi uyarınca artırılmadığı anlaşılmaktadır. Yasa yararına bozma nedenlerinin ayrı ayrı irdelenmesi gerekmektedir.

1) Katılanın, sanığın hakaret suçunu işlemesinden önce gerçekleştirdiği haksız davranışın varlığını saptama işinin, kanıtların tartışılarak değerlendirilmesini gerektiren bir husus olduğu ve delil takdirine dayalı konuların olağanüstü bir yasa yolu olarak düzenlenen kanun yararına bozma incelemesinde ele alınamayacağı açıktır.

2) Temel adli para cezasının belirlenmesi sırasında, 5237 sayılı T.C.Y.’nın 61/9 maddesi hükmünün dikkate alınmamasının, suçun, 5560 sayılı Yasayla T.C.Y.’nın 61.maddesine eklenen 9.fıkra hükmünün yürürlük tarihinden önce işlenmesi nedeniyle hukuka aykırı bulunmadığı ve bu uygulamanın anılan Yasanın 7/2 maddesi hükmüyle de uyumlu olduğu görülmektedir.

3) Kamu görevlisine hakaret suçunun aleni yerlerden sayılan karakol binası içerisinde işlendiği oluşa uygun biçimde belirlenmesine karşın, temel cezanın, T.C.Y.’nın 125/4 maddesi uyarınca artırılmaması hukuka aykırıdır.(4.CD’nin 16.7.2008 tarih ve 2007/12479-2008/16567 sayılı kararı)


ÖRGÜTLÜ SUÇLAR

Orgütlü Suçlar ve Suça İştirak

1-)Suç örgütü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununu 220. maddesinde düzenlenmiş; ancak, madde metninde suç örgütünü tanımına yer verilmemiştir. Suç Örgütünün tanımı doktrin ve Yüce Yargıtay’a bırakılmıştır. Ülkemiz tarafından 13.12.2000 tarihinde imzalanan ve iç hukuk hükmü haline gelen Sınırı Aşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin (SASMUS ) 2/a maddesinde; “Örgütlü suç grubu” doğrudan veya dolaylı olarak mali veya diğer bir maddi çıkar elde etmek amacıyla belli bir süreden beri var olan ve bu sözleşmede belirtilen bir veya daha fazla ağır suç veya yasadışı eylemi gerçekleştirmek amacıyla hareket eden 3 veya daha fazla kişiden oluşan yapılanmış bir grup anlamına gelir şeklinde tanımlanmıştır.

1-)Yargıtay Kararlarında ; bir yapılanmanın suç örgütünü olarak kabulü için genel olarak, kendilerine veya başkalarına haksız çıkar sağlama amacının bulunması, üye sayısının en az üç kişi olması, üyeler arasında soyut bir birleşme değil gevşek de olsa hiyerarşik bir ilişkinin olması, suç işlenmese bile suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşmenin olması, niteliği itibariyle devamlılık göstermesi, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından, amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması aranmış; örgüt yapılanmasında işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle müşahhas hale getirilmesi mümkün, ancak zorunlu görülmemiştir. Müşahhas olarak sanık sayısının üç kişi veya daha fazla olması örgütün varlığının kabulü için yeterli görülmeyip iştirak ilişkisi sayılmıştır. (Yargıtay 8. C.D.nin 2003/2495-11779 E.K., Yargıtay 10.C.D. nin 2006/565-3869 E.K., Yargıtay 1. C.D. nin 2007/6059-2008/2117 E.K. sayılı ilamlarında olduğu gibi)

2-)Türk Ceza Kanunu 220. maddenin gerekçesinde ise; örgütün, soyut bir birleşme olmadığı, bünyesinde hiyerarşik bir ilişkinin hakim olduğu, hiyerarşik ilişki dolayısıyla örgütün mensupları üzerinde hakimiyet tesis eden bir güç kaynağı niteliğini kazanmakta olduğu, örgütün niteliği itibariyle devamlılık arz ettiği, kişilerin belli bir suç işlemek için bir araya gelmesi halinde, örgüt değil, iştirak ilişkisinin mevcut olduğu, iştirak ilişkisinden farlı olarak örgüt yapılanmasında, işlenmesi amaçlanan suçların konu veya mağdur itibariyle somutlaştırılmasının zorunlu olmadığı belirtilmiştir. Yine gerekçede örgüt kurmak suçunun, işlenmesi amaçlanan suçlar açısından sadece bir araç niteliğinde olduğu, işlenmesi amaçlanan suçlar açısından hazırlık hareketi niteliğinde olan bu fiillerin ayrı suçlar olarak tanımlandığından söz edilmektedir.

3-)Sanıkların örgüt  oluşturmak için  yeterli sayıda  olduğu anlaşılmakta ise de, aralarındaki hiyerarşik  ilişki  ve suç işleme iradelerinde devamlılık  olmadığınan, 5237 sayılı Türk Ceza   Kanunu'nun  220 ve  buna bağlı olarak da Türk Ceza Kanunu'nun  188/5. maddesinin uygulama koşuları bulunmamaktadır(10.CD. 21.02.2008  tarihli ve 2007/24007  Esas ve 2008/2808 Karar içtihadı, YKD Temmuz 2009)

4-)Madde gerekçesi, SASMUS ve Yargıtay kararlarından suç örgütünün ne olduğu anlaşılmaktadır. Suç örgütündeki hiyerarşik yapı piramide benzetilmektedir. Uyuşturucu örgütlerinde hiyerarşik yapı diğer suç örgütlerine kıyasla daha gevşek ve piramitten ziyade üzüm salkımı yada bal peteğine benzemektedir. Uyuşturucu örgütleri tepede aynı lidere bağlı, aşağıya inildikçe ikincil liderlerin ve bu liderlere bağlı üyelerin bulunduğu bir görünüm sergilemektedir. Bir nevi hücre tipi örgütlenme olan bu yapılanmalarda kimi zaman ikincil lider etrafında toplanan üyeler diğer grupları tanıyamamaktadır. Bu uyuşturucu örgütlerinin gizliliğe verdikleri önemden ve işin niteliğinden kaynaklanmaktadır.

5-)765 S. TCK’nun 313. maddesiyle 4422 S.Y.’nın 1. maddesinde örgüt için gerekli olan asgari sayı iki iken, 5237 S. TCK’nda bu sayı SASMUS’ uyumlu hale getirilerek üç kişiye çıkartılmıştır.

6-)Suç örgütü üyelerinin örgüt faaliyeti çerçevesinde işledikleri bütün suçlardan örgüt yöneticileri de asli fail gibi sorumludur. Bu hüküm 5237 S.Y. ile mevzuatımıza girmiştir. Bir nevi objektif sorumluluk olan TCK 220/5. maddede ki bu düzenlemeye göre, örgüt yöneticileri örgüt üyesine suç işlemesi hususunda herhangi bir emir/talimat vermemiş ve suçun işlenmesine iştirak etmemiş de olsalar cezai sorumlulukları bulunmaktadır. Cezaların şahsiliği ilkesine aykırı gibi görünen bu düzenleme, örgütlü yapı ve bu yapı içerisindeki suç işleme kolaylığı dikkate alındığında bu tür bir aykırılığın olmadığı anlaşılacaktır. Suç örgütü kuran ve yönetenler, örgütsel faaliyet çerçevesinde suç işleneceği kabul etmiş ve benimsemiştir.

7-)Suç örgütüne yardım edenler 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun 220/7. madde uyarınca örgüt üyesi gibi cezalandırılmaktadır. 765 S.Y.’da örgüte yardım edenlerin cezası örgüt üyelerine kıyasla daha az iken, 5237 S.Y.’da örgüt üyesi ile örgüte yardım edenlerin cezaları eşitlenmiştir

8-)5237 sayılı Türk Ceza Kanunun  220.maddesinde tanımlanan ‘örgütün’ varlığının kabul edilebilmesi için hiyerarşik ilişki içinde olan en az üç kişiden teşekkül etmesi, örgütün yapısının sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması, suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşmenin bulunması ve niteliği itibariyle ‘devamlılık’ göstermesi gerekir.Somut olayda , arızi olarak bir araya gelen sanıklar arasında ‘hiyerarşik ilişki ve suç işleme iradesinde devamlılık’ saptanamamış olması karşısında yüklenen suçun unsurları itibarıyla oluşmadığı nazara alınarak  beraatlarına karar verilmesi gerekirken , suça iştirak ilişkisine yanlış anlam katılarak yazılı şekilde sanıkların’suç işlemek için örgüt kurmak’ suçundan mahkumiyetlerine hükmolunması,  11.CD  20.02.2008 Esas No:2007/8458 Karar No:2008/915

Örgütlü Suçlara Bakmakla Görevli Mahkeme

Örgütlü suçlara bakmakla görevli mahkeme aşağıda açıklanmıştır.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca CMK 250. madde uyarınca görevlendirilen mahkemelerin görev alanı, adından da anlaşılacağı gibi 5271 Sayılı CMK’nun 250. maddesiyle belirlenmiştir.

Bununla birlikte 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 4. maddesi de anılan mahkemelerin görev alanıyla ilgili düzenlemeler içermektedir.

Bu iki yasa maddesi dışında örgütlü suçlara bakmakla görevli mahkemelerin görev alanını düzenleyen başkaca bir yasal düzenleme bulunmamaktadır.

CMK 250. maddeye göre özel görevli mahkemelerin görev alanına giren suçlar şunlardır:

Türk Ceza Kanununda yer alan;

a) örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu,

Bu suç TCK 188. maddede düzenlenmiştir. TCK 188. maddeye muhalefet teşkil eden eylemler sebebiyle açılan davalar, TCK 188/5. madde sevk maddeleri arasında gösterilmek ve TCK 220. madde uyarınca suç örgütü kurmak fiilinden de dava açılmak kaydıyla özel görevli mahkemelere açılacaktır. örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmeyen uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu özel görevli mahkemelerin görev alanına girmememektedir.

i

Bu bent uyarınca özel görevli mahkenin görevine giren bir suçtan söz edebilmek için öncelikle TCK 220. madde anlamında bir suç örgütünün bulunması gerekmektedir. Bununla birlikte suç örgütünün cebir ve/veya tehdit kullanan bir örgüt olması gereklidir. Cebir veya tehdit kullanmayan bir suç örgütünün işlediği suçlar özel görevli mahkemenin görev alanına girmemektedir. Hırsızlık, tefecilik, kaçakçılık, silah ticareti gibi suçları işleyen bir suç örgütü ile ilgili davalar genel yetkili mahkemelere açılmalıdır. özel görevli mahkemelere suç örgütünün cebir ve/veya tehdit kullanarak işlediği yaralama, öldürme, yağma gibi suçlardan dava açılmalıdır.

c)TCK İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci Maddeler hariç),

Bu suçlar genel olarak terör örgütleriyle ilgili suçlardır.

3713 S.Y.’nın 4. maddesine göre özel görevli mahkemelerin görev alanına giren suçlar sunlardır:

3713 Sayılı Yasanın 1. maddesinde belirtilen amaçlar doğrultusunda suç işlemek üzere kurulmuş bir terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde,

a) Türk Ceza Kanununun 79, 80, 81, 82, 84, 86, 87, 96, 106, 107, 108, 109, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 142, 148, 149, 151, 152, 170, 172, 173, 174, 185, 188, 199, 200, 202, 204, 210, 213, 214, 215, 223, 224, 243, 244, 265, 294, 300, 316, 317, 318 ve 319 uncu maddeleri ile 310 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan suçlar.

b) 6136 Sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan suçlar.

c) 6831 Sayılı Orman Kanununun 110. maddesinin 4. ve 5. fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma suçları.

d) 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.

e) Anayasanın 120. maddesi gereğince olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde, olağanüstü halin ilanına neden olan olaylara ilişkin suçlar.

f) 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68. maddesinde tanımlanan suç terör suçu sayılmakta ve özel görevli mahkemelerin görev alanına girmektedir.

Bu suçlar sebebiyle özel görevli mahkemelere açılacak davalarda 3713 S.Y.’nın 5. maddesine sevk maddeleri arasında yer verilmelidir. 5. madde cezalarda yarı oranında artırım öngörmektedir.

Terör örgütü yöneticileri yada militanlarının övülmesi sebebiyle TCK 215. madde uyarınca açılan davalar, Sulh Ceza Mahkemesine değil 3713 S.Y.’nın 5. maddesi de sevk maddesi olarak gösterilmek suretiyle özel görevli mahkemelere açılmalıdır.

özel görevli mahkemelerin görev alanına giren suçları işleyenler CMK 250/3. madde uyarınca, sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun bu mahkemelerde yargılanacaktır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile savaş ve sıkıyönetim hali dahil askerî mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.

Suç Örgütü(Çete)

Suç örgütü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununu 220. maddesinde düzenlenmiş; ancak, madde metninde suç örgütünü tanımına yer verilmemiştir. Suç Örgütünün tanımı doktrin ve Yüce Yargıtay’a bırakılmıştır. Ülkemiz tarafından 13.12.2000 tarihinde imzalanan ve iç hukuk hükmü haline gelen Sınırı Aşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin (SASMUS ) 2/a maddesinde; “Örgütlü suç grubu” doğrudan veya dolaylı olarak mali veya diğer bir maddi çıkar elde etmek amacıyla belli bir süreden beri var olan ve bu sözleşmede belirtilen bir veya daha fazla ağır suç veya yasadışı eylemi gerçekleştirmek amacıyla hareket eden 3 veya daha fazla kişiden oluşan yapılanmış bir grup anlamına gelir şeklinde tanımlanmıştır.

1-)Yargıtay Kararlarında ; bir yapılanmanın suç örgütünü olarak kabulü için genel olarak, kendilerine veya başkalarına haksız çıkar sağlama amacının bulunması, üye sayısının en az üç kişi olması, üyeler arasında soyut bir birleşme değil gevşek de olsa hiyerarşik bir ilişkinin olması, suç işlenmese bile suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşmenin olması, niteliği itibariyle devamlılık göstermesi, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından, amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması aranmış; örgüt yapılanmasında işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle müşahhas hale getirilmesi mümkün, ancak zorunlu görülmemiştir. Müşahhas olarak sanık sayısının üç kişi veya daha fazla olması örgütün varlığının kabulü için yeterli görülmeyip iştirak ilişkisi sayılmıştır. (Yargıtay 8. C.D.nin 2003/2495-11779 E.K., Yargıtay 10.C.D. nin 2006/565-3869 E.K., Yargıtay 1. C.D. nin 2007/6059-2008/2117 E.K. sayılı ilamlarında olduğu gibi)

2-)Türk Ceza Kanunu 220. maddenin gerekçesinde ise; örgütün, soyut bir birleşme olmadığı, bünyesinde hiyerarşik bir ilişkinin hakim olduğu, hiyerarşik ilişki dolayısıyla örgütün mensupları üzerinde hakimiyet tesis eden bir güç kaynağı niteliğini kazanmakta olduğu, örgütün niteliği itibariyle devamlılık arz ettiği, kişilerin belli bir suç işlemek için bir araya gelmesi halinde, örgüt değil, iştirak ilişkisinin mevcut olduğu, iştirak ilişkisinden farlı olarak örgüt yapılanmasında, işlenmesi amaçlanan suçların konu veya mağdur itibariyle somutlaştırılmasının zorunlu olmadığı belirtilmiştir. Yine gerekçede örgüt kurmak suçunun, işlenmesi amaçlanan suçlar açısından sadece bir araç niteliğinde olduğu, işlenmesi amaçlanan suçlar açısından hazırlık hareketi niteliğinde olan bu fiillerin ayrı suçlar olarak tanımlandığından söz edilmektedir.

3-)Sanıkların örgüt  oluşturmak için  yeterli sayıda  olduğu anlaşılmakta ise de, aralarındaki hiyerarşik  ilişki  ve suç işleme iradelerinde devamlılık  olmadığınan, 5237 sayılı Türk Ceza   Kanunu'nun  220 ve  buna bağlı olarak da Türk Ceza Kanunu'nun  188/5. maddesinin uygulama koşuları bulunmamaktadır(10.CD. 21.02.2008  tarihli ve 2007/24007  Esas ve 2008/2808 Karar içtihadı, YKD Temmuz 2009)

4-)Madde gerekçesi, SASMUS ve Yargıtay kararlarından suç örgütünün ne olduğu anlaşılmaktadır. Suç örgütündeki hiyerarşik yapı piramide benzetilmektedir. Uyuşturucu örgütlerinde hiyerarşik yapı diğer suç örgütlerine kıyasla daha gevşek ve piramitten ziyade üzüm salkımı yada bal peteğine benzemektedir. Uyuşturucu örgütleri tepede aynı lidere bağlı, aşağıya inildikçe ikincil liderlerin ve bu liderlere bağlı üyelerin bulunduğu bir görünüm sergilemektedir. Bir nevi hücre tipi örgütlenme olan bu yapılanmalarda kimi zaman ikincil lider etrafında toplanan üyeler diğer grupları tanıyamamaktadır. Bu uyuşturucu örgütlerinin gizliliğe verdikleri önemden ve işin niteliğinden kaynaklanmaktadır.

5-)765 S. TCK’nun 313. maddesiyle 4422 S.Y.’nın 1. maddesinde örgüt için gerekli olan asgari sayı iki iken, 5237 S. TCK’nda bu sayı SASMUS’ uyumlu hale getirilerek üç kişiye çıkartılmıştır.

6-)Suç örgütü üyelerinin örgüt faaliyeti çerçevesinde işledikleri bütün suçlardan örgüt yöneticileri de asli fail gibi sorumludur. Bu hüküm 5237 S.Y. ile mevzuatımıza girmiştir. Bir nevi objektif sorumluluk olan TCK 220/5. maddede ki bu düzenlemeye göre, örgüt yöneticileri örgüt üyesine suç işlemesi hususunda herhangi bir emir/talimat vermemiş ve suçun işlenmesine iştirak etmemiş de olsalar cezai sorumlulukları bulunmaktadır. Cezaların şahsiliği ilkesine aykırı gibi görünen bu düzenleme, örgütlü yapı ve bu yapı içerisindeki suç işleme kolaylığı dikkate alındığında bu tür bir aykırılığın olmadığı anlaşılacaktır. Suç örgütü kuran ve yönetenler, örgütsel faaliyet çerçevesinde suç işleneceği kabul etmiş ve benimsemiştir.

7-)Suç örgütüne yardım edenler 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun 220/7. madde uyarınca örgüt üyesi gibi cezalandırılmaktadır. 765 S.Y.’da örgüte yardım edenlerin cezası örgüt üyelerine kıyasla daha az iken, 5237 S.Y.’da örgüt üyesi ile örgüte yardım edenlerin cezaları eşitlenmiştir

8-)5237 sayılı Türk Ceza Kanunun  220.maddesinde tanımlanan ‘örgütün’ varlığının kabul edilebilmesi için hiyerarşik ilişki içinde olan en az üç kişiden teşekkül etmesi, örgütün yapısının sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması, suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşmenin bulunması ve niteliği itibariyle ‘devamlılık’ göstermesi gerekir.Somut olayda , arızi olarak bir araya gelen sanıklar arasında ‘hiyerarşik ilişki ve suç işleme iradesinde devamlılık’ saptanamamış olması karşısında yüklenen suçun unsurları itibarıyla oluşmadığı nazara alınarak  beraatlarına karar verilmesi gerekirken , suça iştirak ilişkisine yanlış anlam katılarak yazılı şekilde sanıkların’suç işlemek için örgüt kurmak’ suçundan mahkumiyetlerine hükmolunması,  11.CD  20.02.2008 Esas No:2007/8458 Karar No:2008/915

9-)5237 sayılı  Türk Ceza Kanunu'nun  220. maddesinde düzenlenen suç işlemek için örgüt kurmak  suçunun işlendiğinin ve örgütün varlığının kabul edilebilmesi için; üye sayısının en az üç kişi olması, üyeler arasında soyut bir birleşme değil gevşek de olsa hiyerarşik bir ilişkinin bulunması, suç işlenmese bile suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşmenin olması, niteliği itibariyle devamlılık göstermesi gereklidir. Örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından, amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması da aranmalıdır. Örgüt yapılanmasında işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle somutlaştırılması mümkün, ancak zorunlu değildir. Soyut olarak sanık sayısının üç kişiden fazla olması örgütün varlığının kabulü için yeterli olmayıp bu durumda iştirak ilişkisinden söz edilebilir.

Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işleyen kişi, hem işlediği suçtan hem de örgüte üye olmak suçundan ayrı ayrı cezalandırılır.

Somut olaya bakıldığında; sanıkların örgüt oluşturmak için sayısal yeterlikte olduğu anlaşılmakta ise de, suç işleme amacı etrafında somut hiyerarşik bir yapılanma ve bu yapılanma içerisinde suç işleme iradelerinde devamlılık saptanmamıştır.

Açıklanan durum karşısında sanıklar hakkında 5237 sayılı TCK'nin 220. maddesinin ve buna bağlı olarak aynı Kanunun 188.maddesinin 5. fıkrasının uygulanmasının koşullarının bulunmadığı gözetilmeden;

a)Sanıklar hakkında örgüt kurma ve örgüte üye olma suçlarından beraat yerine mahkûmiyet hükmü kurulması,

b) Uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan dolayı sanıkların cezalarının TCK'nın 188. maddesinin 5. fıkrası uyarınca artırılması, hukuka aykırdır

(14 CD 03.02.2011 ve Esas No: 2008/4519  Karar No:2008/10750 künyeli içtihadı)

Terör Suçları

Terörün tanımına 3713 Sayılı Yasanın 1. maddesinde yer verilmiştir. Buna göre terör; cebir ve şiddet kullanarak, baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.

Madde içeriğinden terör suçunu bir örgüte mensup kişi veya kişilerin işleyeceği anlaşılmakta ise de; aynı yasanın 2/2. maddesinde yer alan, terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç işleyenler de terör suçlusu sayılır ve örgüt mensupları gibi cezalandırılırlar hükmü sebebiyle bir örgüte mensup olmasalar dahi örgüt adına suç işleyenlerde aynı kapsamda değerlendirilmektedir. Maddede örgüt mensubundan bahsedilmekle birlikte örgütün tanımına yer verilmemiştir. Zira örgüt düzenlemesi TCK 220. maddede yer almaktadır. Bu nedenle ayrıca terör örgütü tanımlamasına gerek bulunmamaktadır.

3713 sayılı Türk Ceza Kanunun 302, 307, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 320. maddeleri ile 310/1. maddede yazılı suçları terör suçu saymıştır. Bu suçların işleniş amacına bakılmaksızın her halükarda terör suçu kabul edilmiştir. Ancak; 3713 sayılı Kanunun 4. maddesinde sayılan öldürme, yaralama, mala zarar verme, resmi belgede sahtecilik, kasten orman yakma gibi suçlar terör amacıyla işlenmesi kaydıyla terör suçu sayılmıştır. Bir suçun terör suçu sayılması halinde bu suça bakmakla görevli mahkeme değiştiği gibi asıl ceza için öngörülen ceza da 3713 sayılı Yasanın 5. maddesi uyarınca yarı oranında artırım yapılması gerekmektedir.

Terör örgütü kurma ve terör örgütüne üye olma suçu TCK 314. maddede yaptırıma bağlanmıştır. Terör örgütüne yardım edenler TCK 314/3. madde uyarınca örgüt üyesi gibi cezalandırılmaktadır.

TCK 302. madde Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçunu yaptırıma bağlamıştır. TCK 302. madde bölücü ve ayrılıkçı terör örgütleri hakkında uygulanmaktadır. Bu madde ile ilgili uygulamada en çok karşılaşılan örgüt PKK terör örgütüdür.

TCK 309. madde Anayasayı ihlal suçunu yaptırıma bağlamıştır. Bu madde genel olarak Anayasal rejimi değiştirmeyi hedefleyen Hizbullah gibi radikal sağ terör örgütleriyle, DHKP/C, TKP, MLKP gibi radikal sol örgütler hakkında uygulanmaktadır.

5237 sayılı Tür Ceza Kanunun 302 ve 309. maddelerin uygulanabilmesi için terör örgütü üyesinin bu maddelerde sayılan amaca yönelik elverişli bir fiil işlemiş olması gerekmektedir. Yani örgüt faaliyeti çerçevesinde öldürme, yaralama, yağma, güvenlik güçleriyle silahlı çatışmaya girme gibi bir eylemde bulunması gereklidir. Bu tür bir eylem gerçekleştirmeyen, örneğin kırsal alanda silahla dolaşan, örgüt kamplarında nöbet tutan, askeri ve siyasi eğitim faaliyetlerine katılan, sokak gösterilerine katılan, patlayıcı madde taşıyan ya da örgütün propagandasını yapan örgüt üyesi TCK 302 ya da 309. maddeye göre değil, TCK 314/2. maddeye göre cezalandırılacaktır.

765 Sayılı mülga Türk Ceza Kanununda bulunmamasına rağmen, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunun 302/2, 309/2, 314/3 ve 220/4 maddeleri uyarınca bu maddelerden cezalandırılan örgüt üyeleri, ayrıca örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen her bir suç için ayrı ayrı cezalandırılacaktır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda örgüt üyeliği suçuna öngörülen cezalar azaltılmış ise de, anılan bu düzenleme uyarınca ayrıca fiili bulunan örgüt üyeleri eskiye nazaran daha fazla ceza alacaktır.19/06/2008.


ORMANDAN KAÇAK AĞAÇ KESME SUÇU

Suça konu yerin, olay tarihinden sonra 28.04.2004 gün ve 2004/7214 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile, “İstanbul Tuzla Akfırat Tepeören Turizm Merkezi” olarak tespit edilmesinin, bir yerin eylem tarihinden sonra idari bir tasarrufla orman dışına çıkarılmasının oluşan suçu ortadan kaldırmaya bir etkisi bulunmamakla birlikte, aslına uygunluğu onaylanmayan ve doğruluğu yönünde herhangi bir araştırma yapılmayan bu yazı içeriğine dayanılarak anılan yerin hukuki statüsünün saptanması da mümkün değildir. Belirtilen yerde karar tarihinden önce de büyük çaplı çalışmaların yapıldığı nazara alındığında, bu durumun araştırılması sanıkların hukuki durumunun belirlenmesi açısından büyük bir önem ve zorunluluk arz etmektedir.

15.10.2003 günü Formula-1 inşaat alanında, devriye gezen Jandarma görevlilerince durdurulan, 34 CLN 88 plakalı Dodge marka kamyonette yapılan kontrolde, yaklaşık 5 kental meşe dal odunu elde edilmiş, Orman İşletmesine haber verilmesi üzerine gelen Orman Muhafaza Memurlarınca emvalin nakliye teskeresiz olması nedeniyle araca el konulmuş ve tutanak düzenlenmiş, zapt edilen orman emvali ve nakil vasıtasının yediemin senedi ile orman deposuna teslim edilmiştir.

Olayla ilgili olarak beyanda bulunan sanıklar Ali Rıza Gültepe, Orhan Ulus ve Mehmet Emin Ulus, aşamalarda Formula-1 inşaat alanında kesilmiş bulunan dal ve çalılardan aldıklarını ve jandarma tarafından yakalandıklarını benzer şekilde savunmuşlardır. Mahallinde icra edilen keşif sonucu düzenlenen bilirkişi raporundan da dal ve köklerin büyük iş makinaları tarafından yerinden çıkarıldığı suça konu yerin Vakıflar Özel Ormanı sınırları içerisinde bulunan 1092 sayılı parsel olduğu ve bu orman üzerinde Formula-1 pisti inşasının sürdüğü, çalışmalar esnasında orman içerisinde yer alan meşe ağaçlarının büyük iş makinaları tarafından kökleri ile birlikte sökülerek temizlendiği, araçta yakalanın meşe dal odunlarının da bu yerdeki ağaçlarla aynı özellikte olduğu anlaşılmıştır.

Bu bilgi ve belgeler karşısında somut olay değerlendirildiğinde, sanıkların suça konu orman emvalini temin ettikleri yerin, Kartal Serisi, Karaağıl Mevkii 1092 Parsel içinde yer alan Vakıflar Özel Ormanı olduğu, suç konusu yerin içinde bulunduğu alanın bilahare 28.04.2004 gün ve 2004/7214 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile, “İstanbul Tuzla Akfırat Tepeören Turizm Merkezi” olarak tespitine karar verildiği, suça konu orman emvalinin sanıklar tarafından kesilmediği ancak nakledildiği sabittir.

Yerel Mahkemece sanıkların hırsızlık veya orman yasasına aykırılık suçlarını işleme kasıtlarının bulunmadığından bahisle beraat kararı verilmiş ise de, dosyadaki kanıtlar sanıkların hukuki durumlarının belirlenmesine elverişli değildir.

Şöyle ki, kesme fiiline iştirak etmemiş olsa dahi orman emvalinin ormandan çıkarılması veya nakledilmesi 6831 sayılı Yasanın 91/5 ve 108. maddelerinde, idarenin mal varlığına dâhil olan orman emvalinin izinsiz alınması ise 765 ve 5237 sayılı Yasaların hırsızlığa ilişkin maddelerinde yaptırıma bağlanmıştır.

Suça konu yerin, olay tarihinden sonra 28.04.2004 gün ve 2004/7214 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile, “İstanbul Tuzla Akfırat Tepeören Turizm Merkezi” olarak tespit edilmesinin, bir yerin eylem tarihinden sonra idari bir tasarrufla orman dışına çıkarılmasının oluşan suçu ortadan kaldırmaya bir etkisi bulunmamakla birlikte, aslına uygunluğu onaylanmayan ve doğruluğu yönünde herhangi bir araştırma yapılmayan bu yazı içeriğine dayanılarak anılan yerin hukuki statüsünün saptanması da mümkün değildir. Belirtilen yerde karar tarihinden önce de büyük çaplı çalışmaların yapıldığı nazara alındığında, bu durumun araştırılması sanıkların hukuki durumunun belirlenmesi açısından büyük bir önem ve zorunluluk arz etmektedir.

Görüldüğü gibi; dosyada yapılan araştırma, suça konu alanın hukuki statüsünün belirlenmesi, anılan yerde ağaç kesme işleminin hangi yasal veya idari tasarrufa dayalı olarak gerçekleştiğinin saptanması, suça konu yerde kesilen orman emvali üzerinde tasarruf yetkisinin kime ait olduğunun tespiti açısından yetersiz olduğundan, sanıkların hukuki durumları, tüm bu hususların hiçbir kuşkuya yer bırakmaksızın aydınlatılmasından sonra belirlenmelidir.(Yargıtay Ceza Genel Kurulunun  20.01.2009  tarihli ve 2008/3-281 E ve  2009/1K sayılı içtihadı)



ORMANI İŞGAL VE FAYDALANMA SUÇU

1-)08.02.2008 tarihli  Resmi  Gazete'de yayımlanarak yürülüğe giren  5728 sayılı  Kanunu'nun 200.  maddesiyle 6831 sayılı  Orman  Kanunu'nun  93. maddesi kısmen değiştirilmiştir.

2-)Buna göre işgal ve faydalanılan alanın  ve  yeniden açılan tarlanın  yüzölçümünün  beş dekardan fazla olması halinde, cezaların yarı oranında arttırılmasına ilişkin  3. fıkra kaldırılmıştır. Lehe hüküm içeren  nedeniyle  sanığın hukuki durumun yeniden değerlendirilmesi gerekir( CGK. 06.05.2008 tarihli 2008/3-91,2008/104, YKD. Haziran 2009, Müstenidatı Vezirköprü  Sulh Ceza  Mahkemesinin 21.05.1998 gün ve 561/292 sayılı dosyası)


ÖZEL BELGEYİ GİZLEME,YOKETME VE BOZMA SUÇU

Özel Varakayı Bozmak, Yoketmek ve Gizlemek Suçları

Hususi  varakayı gizlemek, yoketmek ve bozmak suçları aşağıda belirtilmiştir.Mezkur suçlar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 208 maddesinde açıkalanmıştır.

1-)Hususi  Belgeyi Bozmak Suçu. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 208/1. maddesinde tanzim edilmişir.Bu suçun oluşması için öncelikle bir özel bir  varaka olması gerekir. kira sözleşmesi, tahliye taahhütnamesi gibi hususi bir varakanın bozulması halinde bu suç oluşusar Hususi  varakanın bozulması  demek, Hususi  varaka fiziken mevcut ancak fonksiyonel olarak işlevini yerine tamanen veya ifa etmemesi demektir.Hususi bir varakada tahrifat yapmak isterken, yaplan tahrifatın ikna kabiliyetinin  olmaması halede, sahtecilik suçu tekevvün etmese bile, hususi belgeyi bozmak suçu oluşur.

2-)Hususi  Varakayı Yoketmek Suçu . Bu suçun oluşması için  hususi  bir varakanın bulunması gerekir. Hususi varakayı yoketmek, fiziki varlığına ortadan kaldırmaktır.

3-)Hususi  Varakayı Gizlemek Suçu.  Hukuki bir ihtilaf kapsamında,  hususi bir varakanın mahkeme tarafından, kişilercen veya resmi veya hususi bir kurumdan talep edilmesine rağmen verilmemes  halinde  5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 208/1. maddesine mümas hususi belgeyi gizlemek suçu tekevvün eder. Ancak, hususi bir varakanın  suç soruşturması veya kovuşturması kapsamında mahkemece veya savcılıkca  talep edilmesine ragmen, gerçeğe aykır şekilde bulunmadığının bildirilmesi halinde bu suç oluşur.

Özel Belgeyi Bozmak, Yoketmek ve Gizlemek Suçlarının Vasıfları

Özel belgeyi bozmak, yoketmek, gizlemek suçları, kamunun gövenine karşı irtikap edilen suçlardandır. Bu suçun faili herhengi bir kimse olabilir.

1-)Özel varakayı bozmak, yoketmek ve gizlemek suçu kamu güvenine karşı irtikap edilen suçlardandır.Bu suçun mağduru kamudur.

2-)Özel belgeyi bozmak, yoketmek suçu sahtecilik suç değildir. Sadece kamunun güvenine karşı irtikap edilen suçlardandır. 765 sayılı Türk Ceza  Kanunu'nun 348. maddesinde tanzim edilen evrakı yoketme suçu varakada sahtecilik suçudur. Buna karşı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 208. maddesi ise sahtecilik olarak vasıflandırılamaz.

3-)Hususi  varakayı yoketmek, gizlemek ve yoketmek suçunda iğfal kabiliyetin aranmaz

Özel Belgeyi Bozmak ve Özel Belgede Sahtecilik

Özel belgede sahtecilik ve özel belgeyi bozmak suçu  kamunun gövenine karşı irtikap edilen suçlardandır.

1-)Bir kimse hususi bir varakanın tarihinde, miktarında, uslubunda, imzasında, isimlerinde sahtecilik yapmak isterken, yapılan sahteciliğin iğfal kabiliyeti olmaması halinde, suç hususi evrakı bozmak suçu  oluşur.Hususi belgeyi bozmak suçunda ikna kabiliyeti aranmaz.Hususi belgeyi bozmak veya hususi belgede sahtecilik suçları kamunun gövenine karşı irtikap edilen suçlardandır

Özel Belgeyi Gizleme ve Suç Delillerini gizleme

Bir suç dolayısı ile yapılan soruştuma veya kovuşturma sırasında, bir hususi bri belgenin bulunmadığının gerçeğe aykırı olarak bildirilmesi halinde, hususi belgeyi gizlemek suçu değil, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 281. maddesine mümas suç delillerini gizlemek suçu tekevvün eder

1-) 5237 sayılı Kanunun 208. maddesinde tanzim edilen hususi belgeyi gizlemek, belgeyi yok etmek veya tahrif edilmesi değildir. Hususi belgenin gizlenmesi halinde belge vardır,a ncak ulaşılamamaktadır. Hususi belgenin bir bir suç dolayısı ile yapılan bir soruşturma veya kovuştuma gizlenirse bu durumda, 5237 sayılı Kanunu'nun 281. maddesinde tanzim edilen suç delillerini gizlemek suçu oluşur.Suç delili bir belge olabildiği gibi, bir bir bıçak da olabilir.Ancak hukuk mahkemesinde devam eden bir uyuşmazlığa ilişkin olarak kira akdi gibi bir hususi bir belgenin saklanaması halinde, 5237 sayılı Kanunun 208. maddesinde belirtilen hususi belgeyi gizlemek suçu oluşturur.

2-) Suç delillerini gizleme suçunda etkin pişmanlık hükümlerine ye verilmiştir. Hususi belgeyi gizleme suçundan etkin pişmanlık hükümlerine yer verimemiştir.

3-) Suç delillerini gizlemek suçu, kişinin kendi işlediği veya işlenişine iştirak ettiği suçlar hakkında uygulanamaz.Bu yönden de, 5237 sayılı Kanunun 208. maddesinde tanzim edilen hususi belgeyi gizlemek suçundan farklıdır.

4-) Hususi belgeyi gizlemek kamunun güvenine karşı irtikap edilen bir suç olduğu halde; suç delillerini gizlemek adliyeye kaşı işlenen bir suçtur.


ÖZGÜ SUÇLAR

Zimmet, rüşvet, irtikap, görevi kötüye kullanma,  memurun resmi belgede sahteciliği gibi suçlar bizzat belli bir statüde olan  kamu görevlisi gibi kişiler tarafından irtikap edilebilen suçlara özgü suç denir.Bunlara iştirak azmettirme veya yardım şeklinde olur

2-)5237 sayılı Türk Ceza Kanunun  40/2 nci maddesine göre özgü suç niteliğinde olan ve kamu görevlisi tarafından işlenebilen zimmet suçuna iştirak eden kamu görevlisi olmayan diğer kişilerin ancak azmettiren veya yardım eden olarak fiilden sorumlu tutulabilir(5.CD., 18.09.2006  tarihli  ve 7748/6953 sayılı içtihadı)

3-)Hangi fiile iştirak edildiğini tespiti,  suçun vasfını tayin  açısından önemlidir. Bazen bir bekçi, başkalarının hırsızlık yaptığını bilir ancak göz yumar, kapıyı açık bırakır veya başka şekilde hırsızlık yapılana yardım eder veyahutda  o gün göreve gelmez. Bu durumlarada,  kamu görevlisi olan bekçinin zimmetine para veya mal geçirmesi değil, işlenen hırsızlık suçuna iştiraki sözkonudur.

4-)Burada vurgulanması gereken diğer bir hususta, bekçi gibi herhangi bir kamu görevlisi, hırsızlık yapılacağını bilmemektedir. Ancak dikkatsizliği veya tedbirsizliği nedeniyle  veya  kasten görevine gün gelmeyerek suça sebebiyet verilmesi halinde, görevi ihmal  suçu yönünden değerlendirme  yapılmaldır

5-)5237 sayılı Türk Ceza Kanunun 251/1 maddesine göre, zimmet veya irtikap suçunun kasten işlenmesine göz yuman kamu görevlisi hakkında  işlenen suçun müşterek faili olarak işlem yapılır

6-)-)5237 sayılı Türk Ceza Kanunun 251/2. maddesine göre, denetim görevini ihmal eden kamu  görevlisi  zimmet veya irtikap suçunun işlenmesine imkan sağlayan kamu görevlisi üç aydan üç yıla kadar tecziye edilir.

7-)Bir  kişinin,  kamu görevlisininin kendi göriyle ilgili sahte belge düzenleme fiiline  iştirak etmesi halinde, kamu görevlisinin göreviyle ilgili bir konuda  sahte resmi evrak düzenleme fiiline yardım  eden sıfatıyla  TCK 204/2 ve 39. maddesi gereğince sorumlu tutulması gerekir. şeklinde düşünülebilir. Ancak kamu görevlisi olmayan kişi aynı zananda  müşterek  fail olarak TCK 204/1. maddesi gereğince resmi evrak tanzim etmiş olduğundan, memur olmayan kişinin de  mezkur   38/1. , 204/1 ve 44/1 maddesi gereğince tecviz edilmesi gerekir.


PARADA SAHTECİLİK

Parada Sahtecilik ve Yurt Dışında Suç İrtikap Etmek

1-)5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 58/4. maddesin göre, yurt dışında irtikap edilen suçlar tekerrüre esas alınmaz. Ancak istisnalaran biride parada sahtecilik suçlarıdır.

2-) Mezkur maddeye göre ancak yurt içinde irtikap edilen suçlar tekerrürre esas alınabilir. Yurt dışında irtikap edilen suçlar kural olarak tekerrüre esas alınamaz. İstisnalardan biri de parada sahtecilik suçudur.

2-)Tekerrüre esas alınacak birden fazla adli sicil kaydı varsa en ağır olan dikkate alınmalıdır.

3-)Parada sahtecilik suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 197 ve devamı maddlerinde  tanzim edilmiştir.

4-) Yurt dışında irtikap edilen suçun bizde karşılığı parada sahtecilik olmayabilir.Yabancı ülkede parada sahtecilik olabilir ancak bizde aynı fiil parada sahtecilik olarak vasıflandırılmayabilir. Ömenli olan TCK'nunundaki tavsif şeklidir.

Parada Sahtecilik Suçlarının Vasıfları

Parada sahtecilik suçlarının vasıfları aşağında belirtilmiştir

1-)Parada sahtecilk suçuları kamu düzenine karşı irtikap edilmiştir.Su suçların mağduru kamudur.

2-)Parada sahtcilik suçunun oluşması için iğfal kabiliyetinin olması gerekir. Paranın iğfal kabiliyeti yoksa suç tekemmül etmez.Sahteciliği ilk bakışta anlaşılabilen hallerde parada sahtecilik suçu oluşmaz.

3-)Parada sahtecilik suçları hakkında yargılama yapıldıktan sonra sahte paranın Türkikye Cumhuriyet Merkez Bankasına gönderilmesi gerekir. Dosyada delil olarak saklanmasına karar verilemez

Eski ve Yeni Sahte Para Bulundurma Suçlarının Karşılaştırılması

1-)Sanığın sahte paraları taklit ve tağyir ettiğine dair delil bulunmadığından,sanığın fiilin sahte parayı bulundurma olara kabul edilmesi gerekir.

2-)Sanığın sahte parayı taklit ve tağyir ettiğine dair  dosyada delil bulunmadığından,  bu halde, sanığın fiilinin,  başkasının taklit veyda tağyir ettiği  sahte paraları muhafaza olarak  kabulu ile 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu'nun  318. maddesinin uygulanması gerektiği,  buna göre lehte kanun karşılaştırılması yapıldığında  hükmolunacak hapis cezasının  alt haddi bakımından  5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun  197/1. madde ve fıkrasının sanık lehine  ise de, müşahhas  olayda, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun  316. maddes ile birlikte 318. maddesi de tatbik edileceğinden 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun sanık lehine olduğunun kabul edilmesi gerekir(8.CD 24.09.2009 tarihli ve 2008/7473E, 2008/10205K sayılı içtihadı, müstenidatı Bakır Yedinci Ağır Ceza Mahkemesinin  11.09.2006 tarihli ve 2006/174K sayılı dosyası, YKD Nisan 2009)

Parada Sahtecilik Suçunda Temel Cezanın Tayini

1-)Parada sahtecilik suçunda temel ceza tayin edilirken 5237 sayılı   Kanunu'nun 3/1.maddesine, işlenen fiiilin ağırlığı ile orantılı ceza verilmesi gerekir.

2-)Üç adet sahte  yüz lirayı piyasaya  sürmek üzere bulunduran  sanık hakkıda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun  3/1 madde ve fıkrası gereğince  fiilin ağırlığı ile orantılı ceza verilmesi gerekirken, hak ve orantılılık ilkesi gözetilmeden fazla veza verilmesi bozmayı gerektirmiştir.(8.CD  09.04.2009 tarihli ve 2008/19267 E, 2009/5599K sayılı içtidadı, YKD    Ağustos  2009)

Parada Sahtecilik ve 2313 Sayılı Kanuna Muhalefet

1-)Parada sahtecilik ve 2313 sayılı Kanuna muhalalefet suçları, 23.01.2008 tarihinde 5728 sayılı Kanunla yapılan   değişiklik sonunda birlikte görülebilir

2-)23.01.2008 tarih ve 26781 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanunun 578. maddesinin (ı) bendi uyarınca,2313 sayılı Kanunu'n'da yapılan değişiklik karşısında; sahte para bulundurma suçu ile uyuşturucu madde kullanmak suçundan açılan davaların birlikte  görülebilir,(8.CD 01.05.2008 tarihli ve Esas No:2008/3192  Karar No:2008/4837  sayılı içtihadı)

Sahte Parayı Muhafaza Etmek ve 765 saylı TCK 316/3 Maddesi

Sanığın piyasaya sahte para süreceği ihbarı üzerine içinde bulunduğu xx  ASA 30 plakalı aracın takibe alındığı ve araçta yakalanan sanığın Emniyete götürülmek üzere bindirildiği ekip otosunda paspas altına 4 tane 10 milyonluğu gizlerken görüldüğü, bu oluş içerisinde sanığın fiilin  765 sayılı TCK.nun 316/3. maddesine mümas suçu oluşturur

2-)Sanığın piyasaya sahte para süreceği ihbarı üzerine içinde bulunduğu xx  ASA 30 plakalı aracın takibe alındığı ve araçta yakalanan sanığın Emniyete götürülmek üzere bindirildiği ekip otosunda paspas altına 4 tane 10 milyonluğu gizlerken görüldüğü, bu oluş içerisinde sanığın fiilin  765 sayılı TCK.nun 316/3 ( 5237 sayılı TCK.nun 197/1. madde ve fıkrasında yazılı ) sahte parayı muhafaza etmek suçunu oluşturacağı gözetilmeden, fiilin  vasıflandırılmasında   yanılgıya düşülerek 5237 sayılı TCK.nun 197/2. madde ve fıkrasıyla uygulama yapılması  hukuka aykırıdır     8.CD  06.10.2010 tarihli ve  Esas No:2008/15109 Karar No:2010/11317 sayılı içtihadı )

Sahte Parayı Muhafaza Etmek ve Sahte Parayı Bilerek Kabul Etmek Suçu

1-) Sahte para kabul edilikten sonra, failin üzerinde taşıması  halinde suç sahte parayı muhafaza etmek olarak yorumlanmalıdır

2-)Sanığın piyasaya sahte para süreceği ihbarı üzerine içinde bulunduğu xx  ASA 30 plakalı aracın takibe alındığı ve araçta yakalanan sanığın Emniyete götürülmek üzere bindirildiği ekip otosunda paspas altına 4 tane 10 milyonluğu gizlerken görüldüğü, bu oluş içerisinde sanığın fiilin  765 sayılı TCK.nun 316/3 ( 5237 sayılı TCK.nun 197/1. madde ve fıkrasında yazılı ) sahte parayı muhafaza etmek suçunu oluşturacağı gözetilmeden, fiilin  vasıflandırılmasında   yanılgıya düşülerek 5237 sayılı TCK.nun 197/2. madde ve fıkrasıyla uygulama yapılması  hukuka aykırıdır          8.CD  06.10.2010 tarihli ve  Esas No:2008/15109 Karar No:2010/11317 sayılı içtihadı )

Sahteliğini Bilerek Aldığı Parayı Tedavüle Koymak ve Sahte Parayı Muhafaza Etmek

Sahteliğini bilirek aldığı parayı bilerek tedavülek koymak fiili, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 197/1. maddesine göre  hüküm tesis edilmesi gerekir.

Oluşa ve tüm dosya içeriğine göre, sanığın, gerek kollukta “kahvehanede oyunda kazandığı”, gerekse sorguda  “oyun oynayan birinden rayiç bedelinin altında aldığını” beyan ettiği sahte 100 Alman markı ve 100 Amerikan dolarını, taksisine müşteri olarak bindiği müştekiye üzerinde Türk parası olmadığını söyleyerek sırasıyla vermesi şeklinde gerçekleşen eyleminin sahteliğini bilerek aldığı parayı tedavüle sürmek suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suç vasfının belirlenmesinde yanılgıya düşülerek fiilin sahte parayı bilerek kabul etmek  kapsamında değerlendirilmesi suretiyle 5237 sayılı TCK.nun 197/2. madde ve fıkrası ile hüküm kurulması karşı temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır,(8.CD  19.02.2007 tarihli ve Esas No:2006/947 Karar No:2007/1370  künyeli içtihadı)



PETROL KAÇAKÇILIĞI

Petrol kaçakçılığı suçunda görevli  görevli mahkeme (1) asliye ceza mahkemesidir.

5015 sayılı Petrol Piyasası Kanununun ek 5.maddesinde kaçakçılığın özel bir türü olarak petrol kaçakçılığı suçu düzenlenmiş, anılan yasanın ek 3.maddesinde ise kaçak petrole ilişkin olarak bu Kanunda yer almayan hususlarda, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu hükümlerinin uygulanacağı öngörülmüştür.

Bu düzenleme karşısında söz konusu atıfın, Kaçakçılıkla Mücadele Kanununun kaçak petrole uygulanabilecek tüm hükümlerine yönelik olduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.

5015 sayılı Petrol Piyasası Kanununda davaya bakmakla görevli mahkemelerin belirlenmemesi ve yapılan atıf nedeniyle, bu davalara bakacak mahkemelerin görevleri ile ilgili olarak Kaçakçılıkla Mücadele Kanunundaki düzenlemenin uygulanması gerekmektedir.

Suç ve karar tarihlerinde yürürlükte bulunan 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununun 17.madesinin 2.fıkrasında "Bu kanun kapsamına giren suçlar dolayısıyla açılan davalar, Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenen Asliye Ceza Mahkemelerinde görülür. Ancak bu suçlarla bağlantılı olarak resmi belgede sahtecilik suçunun işlenmesi halinde, görevli mahkeme ağır ceza mahkemesidir." Hükmü bulunmaktadır.

Bu kurala göre kaçakçılık davalarının uzman mahkemelerde görülmesinin amaçlandığı açıktır.

Nitekim 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununun 17/2.maddesi uyarınca, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, 24.07.2007 gün ve 346 sayılı kararı ile; kaçakçılık suçlarına, "yargılama yapacak yerde birden fazla asliye ceza veya ağır ceza mahkemeleri varsa 1 numaralı asliye ceza veya ağır ceza mahkemelerinin bakmasını..." kararlaştırmıştır.Bu durum karşısında, 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanununun ek 5.maddesi uyarınca açılan kamu davasına bakma görevinin 1 nolu Asliye Ceza Mahkemesine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, duruşmaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması, kanuna aykırıdır (7.CD 11.05.2011 Esas No : 2011/4842

Karar No : 2011/6532 künyeli içtihadı)


ORMAN VE ORMAN REJİMİ DIŞINDA ALANDA TABİAT PARKI

Tabiat parkları 2873 sayılı Kanun'un 1. maddesi gereğince bu kanun kapsamında düzenlenmiş olup, aynı Kanun'un 3. maddesine göre orman ve orman rejimi dışında kalan yerlerde de tabiat parkı alanı belirlenip, gerekli yerlerin orman rejimine alınmasına Bakanlar Kurulu'nca karar verilebilir.

Mahallinde yapılan keşif sonucu düzenlenen bilirkişi raporlarından, dava konusu yerin 2/B parseli olarak Hazine adına orman sınırları dışına çıkarılan alanda kalmakla birlikte, 15.07.1994 tarihli olur'la Tabiat Parkı olarak ilan edildiğinin anlaşılmasına, tabiat parklarının 2873 sayılı Kanun'un 1. maddesi gereğince bu kanun kapsamında düzenlenmiş olup, aynı Kanun'un 3. maddesine göre orman ve orman rejimi dışında kalan yerlerde de tabiat parkı alanı belirlenip, gerekli yerlerin orman rejimine alınmasına Bakanlar Kurulu'nca karar verilebilmesine; dosya kapsamından dava konusu yerin tabiat parkı olarak ayrılıp bu kararın da mahallinde ilan edildiğinin anlaşılmasına göre, sanığın eyleminde 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu'nun 21. maddesinin uygulama alanının değerlendirilmemesi, hukaka aykırıdır ,(3.CD  28.09.2006 tarihli ve  Esas No:2006/2919  Karar No:2006/6984 künyeli içtiladı)


ORGAN ZAYIFLAMASI ŞEKLİNDEKİ YARALAMADA USULÜ İŞLEMLER

1-)Duyu  organ Zayıflaması şeklinde bir yaralanma iddiası olduğunda, Adli Tıp ihtisas Kurulundan kesin rapor alınıp ona göre karar verilmesi gerekir

2-) Mağdur Kenan hakkında düzenlenen 10.02.2009 tarihli raporda duyu, organ işlev zayıflaması yönünden şahsın 18 ay sonra çekilecek EEG raporu sonucu ile birlikte yeniden değerlendirilmesi gerektiğinin bildirildiği anlaşılmakla; yeniden çektirilecek EEG raporuyla birlikte dosya Adli Tıp Kurumu'nun ilgili ihtisas kuruluna gönderilerek, mevcut yaralamanın taşla oluştuğu da iddia edildiğinden, taşın doğrudan vurulması Ya da atılması suretiyle meydana gelip gelemeyeceği, tek darbe veya çok darbeyle oluşup oluşmayacağı konularında ve TCK.nun 86 ve 87. maddeleri kapsamında yeniden rapor aldırılıp sonucuna göre suç niteliğinin belirlenmesi gerektiği gözetilmeden eksik soruşturma ile yaralamadan hüküm kurulması, hukuka aykırıdır (1.C .01.12.2010 tarihli ve Esas No:2010/325  Karar No:2010/7664  sayılı içtihadı)


OLASI KASTLA ADAM ÖLDÜRME VE KASTI AŞAN ŞEKİLDE ADAM ÖLDÜRME SUÇU

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 21/2. maddesinde tanzim edilen olası kastla adam öldürme suçu ile,  mezkur Kanunu'nun 87/4. maddesi ikinci cümlesinde tanzim edilen kastı aşan yaralama sonucu ölüm fiilleri birbirinden tamamen farlıdır.

Dosya içeriğine ve gösterilen gerekçeye göre; Önleyici Hizmetler Şube Müdürlüğü Motorize Ekipler Amirliğinde görevli polis memuru sanığın ve ekip arkadaşı tanık Ahmet'in, sanığın yönetimindeki motosiklet ile durumlarından şüphelendikleri, üzerinde yolcu olarak tanık Halil'inde bulunduğu ve maktulün kullandığı motosiklete dur ikazı yaptıkları, yapılan ikaze rağmen durmayan motosikleti takibe başladıkları, takip sonucu durdurulan motosikletten tanık Halil'in inerek polis memurlarına doğru yöneldiği sırada, maktulün tekrar motosikletiyle kaçmaya başladığı, bunun üzerine, sanığın da peşinden koşarak maktule dur ihtarında bulunduğu, herhangi bir suç şüphesi altında bulunmayan maktulün, hakkında yakalama, gözaltına alma, zorla getirme gibi bir karar bulunmadığı, maktulün suç teşkil etmeyen soyut kaçma eylemi dışında polis memurları sanık ve arkadaşı tanık Ahmet'e yönelik herhangi bir direnme eylemi de bulunmadığı, maktulün kullandığı motosiklette yolcu olarak bulunan tanık Halil'in yakalandığı, bu itibarla maktulün açık kimlik ve adres bilgilerine her an ulaşılabilmesi olanağının bulunduğu, yine maktulün kaçtığı motosikletin plakasının okunabilir durumda olduğu, bu şekilde kaçış istikametine doğru ilerdeki bir noktada telsiz irtibatı ile durdurabilme olasılığının ve sanığın kullandığı motosikletin teknik özellileri itibariyle maktulün kullandığı motosikletten üstün olması nedeniyle takip sonucu yakalanabilmesinin mümkün olduğu, Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunun 5681 sayılı Yasa ile değişik 16.maddesinde belirtilen silah kullanmasını gerektiren herhangi bir durum bulunmadığı, Antalya ili Yeşildere Mahallesi 1173. Sokak üzerinde, gündüz sayılan zaman dilimi içerisinde, saat 15.00 sıralarında, sanığın, kaçan maktulü durdurmak için, maktule doğru iki el ateş ettiği, maktulün ense kısmına aldığı bir adet ateşli silah yaralanması sonucu hayatını kaybettiği olayda; hayati bölgeleri hedef alarak ateş edildiğini gösterir kesin ve yeterli kanıt bulunmadığı halde, kasten yaralama sonucu ölüme neden olmak suçundan 5237 sayılı TCK.nun 87/4. maddesinin 2. cümlesi uyarınca hüküm kurulması gerekirken, suçun niteliğinde yanılgıya düşülerek, unsurları oluşmayan olası kastla insan öldürme suçundan hüküm kurulması,hukuka aykırıdır 1.CD  30/11/2010  tarihli Esas No:2010/2565  Karar No:2010/7628 sayılı içtihadı)Bize göre,  Yargıtay'ın kararı hukuka aykırıdır, yerel mahkemenin kararı isabetli ve hukuka uygundur.Fail, taşıt üzerinde kaçmakta olan failin arkasından iki el ateş etmekle, olaydan önce, neticeyi öngörmüş ancak aymazlık inçinde hareket ederek muhtemel kastla adam öldürme suçunu irtikap etmiştir.

Öldürücü nitelikte olan aletin yaralama suçunda kullanılması, iradeyi etkiyen veya yönlendiren herhangi bir iç veya dış  oluşum veya faktörden söz edilemeyeceği, sonuç olarak da beklenen ölüm halinin gerçekleştiği deruni  nitelikte olan kastın araştırılması yada tahliline girişilmesinin  icab ettiği,  bu tür olaylarda  kastın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun  87/4. maddesine mümas etkili fiil sonucu ölüme sebebiyet verme(kastı aşar nitelikte adam öldürme)  şeklinde yorumlanamaz (CGK 30.01.2007 tarihli ve 2007/347-19)


ÖZGÜ(MAHSUS) SUÇ

Ceza mevzuatımızdaki suçlar kural olarak herkes tarafından irtikap edibilen suçlardır. Ancak istisnai de, zimmet, görevi kötüye kulanma gibi suçlar ancak belli sıfata haiz kişiler tarafından irtikap edilebilir.Bu suçlara özgü veya mahsus suç denir.

2-)Mahsus suçlar suçun suç temel şekli de olabilir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 257. maddesinde tanzim edilen vazifeyi suistimal suçu, ancak kamu görevlisi olan kişi tarafından irtikap edilebilir.TCK 247. maddesinde tanzim edilen zimmet suç da ancak bir kamu görevlisi tarafından irtikap edilebilir.Sadece bir sıfata haiz olan kişi tarafından irtikap edilebiler suçlara 'gerçek mahsus suçular'denir. Yine Türk Ceza Kanunu'nun 250. maddesinde tanzim edilen irtikap suçu da  bir kamu görevlisi tarafından irtikap edilebilir. Mezkur Kanunu'nun 251. maddesinde tanzim edilen denetim görevini ihmal suçu sadece kamu görevilisi olanlar tarafından irtikap edilebilir.

Zimmet, rüşvet almak, denetim görevini ihmal, vazifeyi suistimal, irtikap suçlarının temel şekli  ve vasıflı şekli kamu görevilisi tarafından irtikap edildiği halde; resmi varakada sahtecilik sahtecilik suçu herkes tarafından irtikap edildiği halde,  kamu görevlisi tarafından irtikap edilmesi halinde bu suçlarada görünüşte üzgü suç denmektedir(Özgenç, İzzet, Türk Ceza Kanunu şerhi, Safya 215, Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı, Üçüncü Baskı)

Mahsus suçların ehemniyeti, suça iştirakte  mesuliyetin tespitinde önem  arzetmektedir.Mesela, kamu görevlisi olmayan birinin, bir bir kamu görevlisi ile birlikte, kamu görevlisinin yetkisine giren sahte bir varaka  tanzim edilmesi halinde, kamu  görevlisi olmayan kişi, yardım eden olarak sorumludur.Ancak TCK 204/1. maddesi yönünden ise, müşterek fail olarak sorumludur.Burada suçun temel şekli mahsus suç değildir. Bundan dolayı TCK 44. maddesi  gereğince fikri içtima kurallarının uygulanması gerekir.Kamu görevlisi olmayan kişi hakkında TCK 204/1, 44, maddesi gereğince tecziye edilmesi gerekir.Faillik, şerikliğe göre asıldır.Bir kişi, aynı fiil nedeniyle  hem yardım eden hem de fail ise, fail olarak tecviz edilir

Yargıtay Ceza Genel Kurulu,  21.12.1944 tarihli ve 20/23 sayılı kararında, memur olmayanların, memurların suçlarına iştirak edilebileceğini belirtmiştir.İştirak kurallarını genel kurallara göre tespit etmiştir.5.CD 22.05.1996 tarihli  kararında, memur olmayan kişiyi zimmet suçana asli iştirakten sorumlu tutmuştur.Ancak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu bu uygulamayı değiştirmiştir.Mahsus suçlara azmettirmek mümkündür.

Kamu görevlisi Tarafından İrtikap edilebilen mahsus suçlar

1-)Zimmet(m.247)

2-)İrtikap(m.250)

3-)Denetim Görevini İhmal(TCK. m 251)

4-)Rüşvet(TCK. m 252)

5-)Yetkili Olmadığı Bir İş İçin Yarar Sağlama(TCK m. 255)

6-)Zor Kullanma Yetkisine ilişkin Sınırın Aşılması(TCK m.256)

7-)Görevi Kötüye Kullanma (TCK 257)

8-)Göreve İlişkin Sınırın Aşılması(TCK 258)

9-)Kamu Görevlisinin  Ticareti(TCK 259)

10-)Kamu Görevlisinin Terki veya Yapılmaması(TCK 260)

11-)Kişilerin Malları Üzerinde Usulsüz Tasarruf(TCK 261)

12-)Kamu Görevine Ait Araç ve Gereçleri Suçta Kullanma(TCK266)


ÖZEL BELGEDE SAHTECİLİK VE 765 SAYILI TCK 345. MADDESİ

1-)Özel belgede lehe kanunun tesptitinde cezanın sonuçlarını da dikkate almak gerekir

2-)765 sayılı Türk Ceza Kanunun  345,59.ve 5237 sayılı TCK.nun 207,62.maddeleri gereğince yapılan indirimler üzerine hükmolunan sonuç cezalar eşit ise de; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun  uygulanması durumunda hapis cezasına mahkumiyetin doğal sonucu olarak anılan Yasanın 53.maddesindeki hak yoksunluğunun da uygulanması gerektiğinden ve ayrıca aynı Yasanın 7/3.maddesi uyarınca lehe olan infaz rejimi uygulanacağından, 647 sayılı Yasanın 6 ile 765 sayılı TCK.nun 95/2.maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, deneme süresi içerisinde suç işlenmemesi halinde "cezası tecil edilmiş olan mahkumiyetin esasen vaki olmamış sayılması" nedeniyle uygulama koşulları ve sonuçları itibariyle  765 sayılı TCK ile 647 sayılı Yasaların açıkça sanık lehine olduğu gözetilmeden yazılı şekilde karar verilerek sanığın cezasının 5237 Sayılı Yasanın 51. maddesine göre ertelenmesi hukukuka aykrırıdır(11.CD  17.02.2010 tarihli ve Esas No:2008/3372  Karar No:2010/1397  sayılı içtihadı)


ÖNÖDEME NEDENİYLE VERİLEN DÜŞME KARARLARININ TEMYİZİ

1-)Önödeme nedeniyle verilen düşme kararlarında temyiz olup olmayacağının tespitini, ön ödeme miktarına göre belirlemek gerekir

.2-)Önödeme nedeniyle verilen düşme kararlarında temyiz olup olmayacağının tespitini, ön ödeme miktarına göre belirlemek gerekir.( Ceza Cenel Kurulu Kararı, 10.03.2009 tarihli ve 2009/2-43E, 2009/ 56K sayılı  YKD Şubat 2010)


ÖLEN KİŞİNİN BANKAMATİK KARTI İLE PARA ÇEKMEK

1-)Fail oğlan evladının, ölen babasının ölüm tarihinden sonra bankamatikten para çekmeye devam etmesi fiili, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 245/1. maddesine mümas suçu oluştur.

Hak sahibi olan H.Fehmi'nin vefatından önce anılanın hasta olması nedeniyle maaşının oğlu sanık Bülent tarafından bankamatikten çekildiğine ilişkin savunma, babası tarafından sanığa maaşını çekmesi için verildiği anlaşılan 24.01.1995 tarihli vekaletname, maaşın yatırıldığı T.C. Ziraat Bankası Şubesi'nin hesap ekstrelerinden de ölü H.Fehmi'nin maaşlarının bankomattan çekildiğinin bildirilmesi, şifresi bilinmeden kartın kullanılarak maaş hesabına ulaşılmasının mümkün bulunmayıp hak sahibinin maaşının ölümden önce de şifresi sanık tarafından bilinen kartın kullanıldığının ve sanığın 20.07.2002 günü ölen babasına ait banka kartını tahsis eden katılan kuruma iade etmeyerek haksız surette elinde bulundurup ölü babası hesabına yatırılan 01.09.2002-30.11.2004 dönemini kapsayan maaşlarını çekmeye devam ettiğinin anlaşılmasına göre, suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun  525/D-2, 80 (5237 sayılı Yasa'nın 245/1, 43) maddeleri kapsamındaki suçu oluşturduğu gözetilmeden, suçun nitelendirilmesinde yanılgıya düşülerek ve uygulamalı, karşılaştırma yapılmadan gerekçeden yoksun olarak denetime olanak vermeyecek şekilde soyut ifadelerle lehe kabul edilen 765 sayılı TCK'nın 504/7. maddesi uyarınca mahkumiyetine, 765 sayılı TCK'nın lehe olduğu kabul edilerek anılan yasa uyarınca hüküm kurulduğu halde hükmolunan cezaların 5237 sayılı TCK'nın 51. maddesi uyarınca ertelenmesine karar verilmesi.