TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR.. SİTEMİZDE YER ALAN BİLGİLERİ İNCELERKEN ARADIĞINIZ SORULARIN CEVABINI BÜYÜK ÖLÇÜDE BULABİLECEKSİNİZ..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI TÜRKİYE'NİN EN İYİ AVUKATLARI- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR.. BU SİTEDE BULAMADIĞINIZ BAZI "ÖNEMLİ BİLGİLER" e www.aghukuk.org 'da ULAŞABİLİRSİNİZ..

İDARE HUKUKU HGK KARARLARI 2

Taraflar arasındaki “maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kartal 4. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 10.07.2008 gün ve 2007/390 E., 2008/331 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 22.06.2009 gün ve 2008/12552 E., 2009/8319 K. sayılı ilamı ile;

“…Dava; yanlış tedavi nedeni ile uğranılan maddi ve manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece, istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar, davalı Sağlık Bakanlığı tarafından temyiz olunmuştur.

Davacıların 7 yaşındaki çocuğu Selim Yılmaz, boğaz ağrısı ve iltihabı şikayeti ile SSK hastanesinde tedavi gördüğü sırada, dava dışı görevli hemşire tarafından adaleye uygulanması gereken ve üzerinde “damara vurulmaz” açıklaması bulunan iğneyi damardan vurarak, küçük Selim Yılmaz’ın, sağ ayağında felç oluşacak ve %28 oranda iş göremeyecek biçimde sakat kalmasına neden olduğu anlaşılmaktadır. Davacıların çocuğunun sağlık hizmetinin işleyişi sırasında sakat kaldığı tartışmasızdır. Sağlık hizmetlerinin nasıl, hangi koşullarda ve kimler tarafından yapılacağını saptamak, tedavi uygulayacak personelin alımı, eğitimi ve çalışma usullerini belirlemek, sağlık hizmetlerinin işleyişini denetlemek Sağlık Bakanlığı’nın yasayla belirlenen görevleri arasındadır. Bu görevin hiç veya gereği gibi yerine getirilmemesi nedeniyle hizmet kusuru niteliğindeki idari işlem ya da eylemden doğan zararlardan dolayı İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 2/1-b maddesi gereğince İdareye karşı, idari yargı yerinde tam yargı davası açılması gerekir. Görev sorunu, açıkça veya hiç ileri sürülmese de kendiliğinden dikkate alınır. Yerel mahkemece yargı yolu bakımından mahkemenin görevsizliği nedeniyle dava dilekçesinin reddedilmesi gerektiği gözetilmeyerek işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 20.04.2011 T. E:2011/4-64, K:2011/200


 

Bayındırlık ve İskân Bakanlığınca yapı birim fiyatlarının yılın tamamında geçerli olmak üzere saptandığı ve davaya konu yapı için değerlendirme tarihi olan 2007 yılı birim fiyat listesine göre değerlendirme yapılması gerektiği dikkate alınmadan, bu değere ayrıca endeks ilavesi yapılmış olmasının doğru görülmediği-

HGK. 13.04.2011 T. E: 18-705, K: 95

Taraflar arasındaki “Kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir Asliye 7.Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 10.04.2009 gün ve 2007/501 E- 2009/107 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 18.Hukuk Dairesinin 25.01.2010 gün ve 2009/8160-2010/569 sayılı ilamı ile;

("...Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasal gerektirici nedenlere ve özellikle kanıtların takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre sair temyiz itirazları yerinde değildir.

Ancak;

Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca yapı birim fiyatlarının yılın tamamında geçerli olmak üzere saptandığı ve davaya konu yapı için değerlendirme tarihi olan 2007 yılı birim fiyat listesine göre değerlendirme yapılması gerektiği dikkate alınmadan, bu değere ayrıca endeks ilavesi yapılmış olması doğru görülmemiştir.

Bu Itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir...")

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle; Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca açıklanan yapı birim fiyat listesi yılın tamamında geçerli olmak üzere saptandığı gibi, yıl içerisinde ilan edilen birden fazla yapı birim fiyat listesi bulunması halinde, en son fiyat listesine göre değerlendirme yapılması gerektiğinden, ayrıca endeks uygulaması cihetine gidilemeyeceğine göre; Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen ve 2007 yılı birim fiyat listesine göre belirlenen değere ayrıca endeks ilavesi yapılmaması gereğine işaret eden Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme karan bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 13.04.2011 T. E:2010/18-705, K:2011/95

KARŞI OY YAZISI

Dava, Kamulaştırma Yasası’nın 4650 sayılı Yasayla değişik hükümleri uyarınca kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil istemine ilişkindir.

Yerel mahkemece, zemin için 26.12.2007 dava tarihi itibariyle metrekare 408.00 TL değer biçen ve taşınmaz üzerinde bulunan yapı yönünden ise, 2007 yılı birim fiyatına göre belirlenen değere ayrıca endeks ilavesi yapılmak suretiyle değer belirleyen bilirkişi kurulu raporu esas alınmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Temyiz üzerine, Yüksel Özel Dairece “Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca Yapı birim fiyatlarının yılın tamamında geçerli olmak üzere saptandığı ve davaya konu yapı için değerlendirme tarihi olan 2007 yılı birim fiyat listesine göre değerlendirme yapılması gerektiği dikkate alınmadan bu davaya ayrıca endeks ilavesi yapılmış olmasının doğru görülmediği” gerekçesiyle anılan karar bozulmuştur.

Somut olayda, ihtilaf dava konusu taşınmaz üzerinde bulunan yapı yönünden davanın açıldığı yıl itibariyle, yıl başında belirlenen birim fiyat listesine göre yapılan değerlendirme sonucu bulunan değere, ayrıca endeks ilavesi yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Kamulaştırma ve devletleştirme mülkiyet hakkının özüne dokunduğu için çerçeve ve sınırları Anayasaca hüküm altına alınmıştır.

Anayasanın 35.maddesinde “Herkes, mülkiyet ve miras hakkına sahiptir.

Bu haklar ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” denilerek mülkiyet hakkı anayasal güvence altına alınmıştır.

Anayasanın 46.maddesinde “Devlet ve kamu tüzel kişileri kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla özel mülkiyette bulunan taşınmaz mallarının tamamını veya bir kısmını kanunla gösterilen esas ve usullere göre kamulaştırma ve bunlar üzerinde idari irtifaklar kurmaya yetkilidir.” denilerek kamulaştırmanın da sınırları anayasaca çizilmiştir.

Yine anayasanın 47.maddesinde ise “Kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebbüsler kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde devletleştirilebilir.

Devletleştirme gerçek karşılığı üzerinden yapılır. Gerçek karşılığın hesaplanma tarzı ve usulleri kanunla düzenlenir” hükmü yer almıştır.

Anayasamız mülkiyet hakkına saygılı ve bu hakkı koruyan bir rejimi öngörmektedir. Anayasanın 35.maddesi “Mülkiyet Hakkı” başlıklı olup, birinci fıkraya göre herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir denilerek, bu hakkın varlığı Anayasal bir hak olarak saptanmıştır.

Mülkiyet hakkının bu görünüşü sınırsız ve kısıtlamasızdır. Bu nedenlerle mülkiyet hakkı kutsaldır. Ancak bu kutsal, sınırlamasız ve kısıtlamasız görünen hak anılan maddenin 2. ve 3.fıkraları ile genel bir sınırlamaya bağlı kılınmıştır. Buna göre bu haklar kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabilir ve mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.

Anayasamız mülkiyet hakkı ve kamulaştırmayla ilgili bu çerçeveyi çizmiş fakat kamulaştırma teriminin tanımını yapmamıştır. Kamulaştırma ancak Anayasanın 46.maddesindeki hükümden yola çıkarak tanımlanabilir.

Buna göre kamulaştırma, Devlet ve kamu tüzel kişileri tarafından kamu yararı için gerekli özel kişilere ait taşınmaz malların ve kaynakların, kanunla gösterilen esas ve usullere göre yetkili organlarca verilen karar uyarınca ve parası peşin ödenerek zorla mülkiyetin alınması veya irtifak kurulmasıdır. (Kamulaştırma ve Devletleştirme Kanunları-Ali Arcak-1978)

Kamulaştırmayla ve devletleştirmeyle ilgili Anayasanın 46. ve 47.maddelerinde açıkça mülkiyetin bedeli olarak gerçek karşılığından söz edilmektedir. Bu nedenlerle kamulaştırma bedelinin tespitinde usul ve esasları belirleyecek kanunlarında Anayasaya aykırı olmaları beklenemez.

Yine Anayasal maddelere göre kamulaştırmada;

1)Kamu yararı bulunacak

2)Kamulaştırma yapabilmek için yetkili organlarca karar ve onay alınacak

3)Kamulaştırma kanunla gösterilen esas ve usuller dairesinde yapılacak

4)Kamulaştırma gerçek bedeli peşin olarak ödenecektir.

Bu açıklamaların ışığında, gerçekten kamulaştırma karşılığı olarak ödenecek bedelin ne olacağı veya nasıl hesap edileceği,  yahut bu konuda kabul edilecek ilke, çözülmesi gereken ön sorunlardır.

Geçmişte bu konuda objektif ölçüler içinde kalmak isteyen kimi müellifler mal sahibinin verdiği vergi bildirgesinde gösterdiği miktarı kamulaştırma karşılığı olarak vermek gerektiğini savunmuşlardır. 1956 tarihinde 6830 sayılı Kamulaştırma Kanunu çıkarılırken bile geçici komisyon raporunda “bu kanunda objektif unsurun vergi bildirgesinde yazılı miktar olacağı, ancak memleketimizde bu konuda verilen bildirimlerin gerçeğe aykırı ve yeterli olmadığından subjektif bir yol olan bilirkişi ile değerin saptanması yolunun kabul edileceği açıklanmıştır.

Uzun yıllar subjektif metod dairesinde, bilirkişilerce değer tespiti yapıldıktan sonra 22 Eylül 1971 günlü ve 1488 sayılı kanunla 1961 Anayasasının 38.maddesi değiştirilerek ikinci fıkrasıyla” ödenecek karşılık, taşınmaz malın tamamının kamulaştırılması halinde o malın malikinin kanunla gösterilecek usul ve şekle uygun olarak bildireceği vergi değerini, kısmen kamulaştırmalarda da vergi değerinin kamulaştırılan kısma düşen değerini aşamaz” hükmü getirilmiştir.

Bu hüküm Anayasa Mahkemesince iptal edilinceye kadar uygulanmıştır. Bundan sonra tekrar 6830 sayılı Yasanın öngördüğü 11.maddesine açıklanan gerçek değer ilkesi göz önünde tutularak kamulaştırma karşılığı belirlenmeye başlanmıştır. 12 Eylül 1982’den sonra çıkarılan Toplu Konut Kanunu’nun 5.maddesi ve 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanununu değiştiren 2587 sayılı Kanunun geçici 2.maddesiyle objektif esasa tekrar dönülmüş ve kamulaştırma karşılığı vergi bildirgesinde gösterilen miktarla kısıtlanmış ve ancak bazı durumlarda fiyat artışlarının Ticaret Bakanlığı endeksine göre arttırılacağı kabul edilmiştir.

Anayasa hazırlanırken, Danışma Meclisi bu iki yoldan birini seçmek zorunluluğunda kalınca, bugünkü Anayasamızın 46.maddesinde kaynağını bulan objektif verilere göre gerçek değer ilkesini kabul edilmiştir. Ancak buna göre Anayasanın 46. maddesinde sözü edilen “Kamulaştırma bedelinin hesaplama tarz ve usulleri kanunla belirlenir” hükmündeki özel kanunun bir an önce düzenlenmesinde zorunluluk duyulmuştur. Bu gereksinme sonucu, 4.11.1983 günü kabul edilen 2942 sayılı Yasa yürürlüğe girmiş ve Anayasanın 46.maddesine uygun olarak yeni Kamulaştırma Kanunu’nun 11.maddesi ile kamulaştırma değerinin nasıl belirleneceği hususu düzenlenmiştir. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu 11.maddesi 24.4.2001 gün ve 4650 sayılı kanunun 6.maddesi ile değişikliğe uğrayarak en son şeklini almıştır.

Buna göre Kamulaştırma Yasası’nın yeni 11.maddesinin getirdiği ve amaçladığı, kamulaştırma değerinin niteliği olarak gerçek objektif değerin belirlenmesidir.  Kanunun ruhu da budur ve Anayasamızın özünede uygun düşmektedir.

HUMK.’nun temel ilkesine göre, her dava açıldığı tarihteki şartlara göre yürütülür.Anayasal güvence altına alınan mülkiyet hakkının, kısıtlanması sonucu doğuran kamulaştırmanın, ancak gerçek karşılığı peşin ödenmek şartıyla yapılabileceği hususu gözetilerek; Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca her yılın Ocak ayında belirlenerek ilan edilen yapı birim fiyatlarına, dava tarihindeki endeksin uygulanması suretiyle hesaplama yapılması yöntem olarak benimsenmelidir. Ancak bu şekilde yapılacak bir hesaplama ile gerçek kamulaştırma bedeline ulaşılabilir.

Gerçekten ekonomik gelişmelere paralel olarak değişen enflasyon oranı zaman içinde değişkinlikler gösterebilmektedir. Ekonomik koşulların kötüye gittiği dönemlerde enflasyon oranı artmakta, ekonomik koşulların iyiye gittiği dönemlerde ise enflasyon oranı düşmekte giderek sıfıra doğru gitmekte ve hatta Japonya örneğinde olduğu gibi, genel olarak piyasada fiyatların belirli zaman aralığında sürekli düşüş göstermesi olarak tespit edilen deflasyona doğru bir seyir izlemektedir ki, bu da cari paranın değer kazanması sonucunu doğurmaktadır. Bu durumda endeks ekside olacağından, bu halde de endeksin uygulanması, gerçek kamulaştırma bedelinin bulunmasında aynı şekilde katkıda bulunacaktır.

Açıklanan tüm bu nedenlerle; dava konusu taşınmaz üzerinde bulunan yapının bedelinin dava tarihine göre eskale edilmesi, yani dava tarihine endekslenmesi, gerçek bedelin belirlenmesi açısından, hem anayasa ve kanunun ruhuna, hem de hakkaniyet ilkesine uygun düşeceğinden, sayın çoğunluğun davanın açıldığı o yılın başında belirlenen birim fiyatlarına göre değerlendirme yapılması gerektiği şeklindeki görüşüne katılmadığımızdan, yerel mahkemenin direnme kararı usul ve yasaya uygun bulunduğundan, işin esasının incelenmesi yönünden dosyanın yüksek Yargıtay 18.Hukuk Dairesine gönderilmesi gerektiği düşüncesindeyiz.

 


 

Davacı şirketin mecura yaptığı imalatlar nedeniyle davalılara kamulaştırma bedeli adı altında fazla bir ödeme yapıldığı ispat edilemediğine göre davanın reddine karar verilmesinin gerekeceği-

HGK. 06.04.2011 T. E: 13-716, K: 74

Taraflar arasındaki “alacak"  davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Fatih 2.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın   kısmen kabulüne dair verilen   19.12.2006  gün ve  2004/333-2006/321  sayılı kararın incelenmesi  davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13.Hukuk Dairesinin  06.05.2008  gün ve  2008/3260-6209  sayılı ilamı ile, (...Davacı, davalılara ait 23 ve 24 parselde bulunan  bina ve müştemilatında  kiracı olduklarını ve Tehran Otel olarak işlettiklerini, ilk kira sözleşmesi imzalandığında binanın düz dış duvarlarının bulunduğunu, demir ambarı ve boş depo vasfındaki taşınmaza milyarlarca lira masraf yaparak halen de otel olarak işlettikleri, 23 parselin Ulaştırma Bakanlığınca Marmaray projesi kapsamında kamulaştırıldığını, kamulaştırma bedeli için davalılar tarafından  dava açıldığını öğrendiklerini, Fatih 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davada   otel binası için takdir edilen bedelin kendilerine ödenmesi gerektiğini iddia ederek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 40.000 YTL nın davalılardan alınmasına karar verilmesini istemiş, birleşen davada da davacı yine aynı iddia ile 24 parselle ilgili olarak kamulaştırma nedeniyle davalılara ödenen bedelden fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 40.000 YTL nın davalılardan alınmasına karar verilmesini  istemiştir.

Davalılar davacı  ile ilk kira sözleşmesini  01.03.1998  tarihinde imzaladıklarını, her iki parselde de iki katlı birbirine bitişik ve 1967 yılında yapılan birlikte kullanılan 2008/3260-6209 bina bulunduğunu, 01.12.1998 tarihinde davacının talebi ile kira bedelini düşürdüklerini, her iki kira sözleşmesinde de yapılacak her türlü imalatın masrafın kiracının karşılayacağı ve tahliye halinde bu masraflardan bedel talep etmeyeceğine dair sözleşmede hüküm bulunduğunu, davacının kira süresince taşınmazı kullandığı gibi yaptığı prefabrik oda ve bölmeler ile  mefruşatı söküp alabileceğini, kamulaştıra bedeli olarak otel nedeniyle kendilerine ilave bir ödeme yapılmadığını, verilen miktarın 1967 yılında murisleri tarafından yaptırılan binanın  yıpranma payı da düşülerek belirlenen bedel olduğunu, kamulaştırma nedeniyle zarar gördüklerini savunarak davaların reddine karar verilmesini dilemişlerdir.

Mahkemece, davaların kısmen kabulüne, asıl davada 23. 337,72 YTL nın, birleşen davada 18.510,00 YTL nın davalılardan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş; hüküm, davalılar tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, kiracı olan davacının açtığı,  kira akdinin süre dolmadan sona ermesi nedeniyle taşınmazlara yaptığı masraflardan dolayı alacak davasıdır.  Davacı şirketin davalılara ait taşınmazlarda kiracı olduğu, bu taşınmazların otel olarak işletildiği, Marmaray projesi nedeniyle iki parsel olarak kullanılan mecurun bir parselinin tamamen diğer parselin de kısmen kamulaştırıldığı ve bu kamulaştırma işlemleri nedeniyle bedelin tespiti konusunda davalı malikler ile kamulaştırmayı yapan idare arasında davalar bulunduğu, kira sözleşmesinin 05.01.1999 tarihinde yapılan protokol ile 4  yıl süreli olarak yenilendiği ve süre sonunda kira bedeli hususunda taraflar arasında anlaşma sağlanır  ise sözleşmenin beş yıl uzayacağı kararlaştırılmıştır. Her iki davanın açıldığı tarih itibarıyle davacının kiracı olarak mecuru kullandığı da dosya kapsamından anlaşıldığına göre yenilenen beş yıllık süre içerisinde kamulaştırma işlemi yapılmıştır. Ancak delil olarak incelenen ve kamulaştırmayı yapan idarece açılan kamulaştırma bedel tespitine ilişkin  dava dosyalarının incelenmesinde,  24 parselin kısmen, 23 parselin tamamen kamulaştırıldığı ve kamulaştırılan taşınmaz için arsa ve bina bedeli takdiri yapıldığı, taşınmazın otel haline getirilmesi nedeniyle yapılan imalatların çelik konstriksiyon sundurma ve üzerine eternit kaplama portatif malzemeler olduğu sökülüp götürülmesi mümkün olan bu imalatların ekonomik ömürlerini tamamladığı belirtilmiş, her iki dosyada da otel nedeniyle ayrıca bir kıymet takdiri yapılmadığı ve davalılara artı bir bedel ödenmediği gibi, taraflar arasında düzenlenen 01.12.1998 tarihli kira sözleşmesinin özel şartlar 2. maddesinde “Kiracı tarafından mezkür işyerine yapılacak her türlü sabit  kalacak ilave ek ve değişiklikler  işyeri sahibine haber verilmek ve rızası alınmak şartıyla yapılacak olup her türlü masraflar kiracı tarafından karşılanacaktır.  İleride kiracının işyerini  tahliyesi halinde sabit masraflardan dolayı hiçbir bedel talep edilmeden aynen işyerinde bırakılacaktır. Veya kiracı mecuru ilk haliyle teslim edecektir.” hükmü bulunmaktadır. Bu maddeye göre tahliye halinde kiracının yaptıklarından  dolayı kiralayandan bir şey isteyemeyeceği de kararlaştırıldığı dosya kapsamından ve temyiz aşamasında dahi mecurun tamamen tahliye edilmediği de anlaşılmaktadır.

Öyle ise, davacı şirketin mecura yaptığı imalatlar nedeniyle davalılara kamulaştırma bedeli adı altında fazla bir ödeme yapıldığı ispat edilemediğine göre davanın reddine karar verilmesi gerekirken, davacı tarafından yapılan iyileştirmeler nedeniyle binanın girdiği bayındırlık listesindeki sınıfın değiştiğine ve aradaki farkın davalılarca ödenmesi gerektiğine dair bilirkişi raporuna itibar edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir....)  gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalılar vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici  nedenlere göre,Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken,önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile,direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 06.04.2011 T. E:2010/13-716, K:2011/74


 

Davacı şirketin mecura yaptığı imalatlar nedeniyle davalılara kamulaştırma bedeli adı altında fazla bir ödeme yapıldığı ispat edilemediğine göre davanın reddine karar verilmesinin gerekeceği-

HGK. 06.04.2011 T. E: 13-716, K: 74

Taraflar arasındaki “alacak"  davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Fatih 2.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın   kısmen kabulüne dair verilen   19.12.2006  gün ve  2004/333-2006/321  sayılı kararın incelenmesi  davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13.Hukuk Dairesinin  06.05.2008  gün ve  2008/3260-6209  sayılı ilamı ile, (...Davacı, davalılara ait 23 ve 24 parselde bulunan  bina ve müştemilatında  kiracı olduklarını ve Tehran Otel olarak işlettiklerini, ilk kira sözleşmesi imzalandığında binanın düz dış duvarlarının bulunduğunu, demir ambarı ve boş depo vasfındaki taşınmaza milyarlarca lira masraf yaparak halen de otel olarak işlettikleri, 23 parselin Ulaştırma Bakanlığınca Marmaray projesi kapsamında kamulaştırıldığını, kamulaştırma bedeli için davalılar tarafından  dava açıldığını öğrendiklerini, Fatih 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davada   otel binası için takdir edilen bedelin kendilerine ödenmesi gerektiğini iddia ederek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 40.000 YTL nın davalılardan alınmasına karar verilmesini istemiş, birleşen davada da davacı yine aynı iddia ile 24 parselle ilgili olarak kamulaştırma nedeniyle davalılara ödenen bedelden fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 40.000 YTL nın davalılardan alınmasına karar verilmesini  istemiştir.

Davalılar davacı  ile ilk kira sözleşmesini  01.03.1998  tarihinde imzaladıklarını, her iki parselde de iki katlı birbirine bitişik ve 1967 yılında yapılan birlikte kullanılan 2008/3260-6209 bina bulunduğunu, 01.12.1998 tarihinde davacının talebi ile kira bedelini düşürdüklerini, her iki kira sözleşmesinde de yapılacak her türlü imalatın masrafın kiracının karşılayacağı ve tahliye halinde bu masraflardan bedel talep etmeyeceğine dair sözleşmede hüküm bulunduğunu, davacının kira süresince taşınmazı kullandığı gibi yaptığı prefabrik oda ve bölmeler ile  mefruşatı söküp alabileceğini, kamulaştıra bedeli olarak otel nedeniyle kendilerine ilave bir ödeme yapılmadığını, verilen miktarın 1967 yılında murisleri tarafından yaptırılan binanın  yıpranma payı da düşülerek belirlenen bedel olduğunu, kamulaştırma nedeniyle zarar gördüklerini savunarak davaların reddine karar verilmesini dilemişlerdir.

Mahkemece, davaların kısmen kabulüne, asıl davada 23. 337,72 YTL nın, birleşen davada 18.510,00 YTL nın davalılardan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş; hüküm, davalılar tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, kiracı olan davacının açtığı,  kira akdinin süre dolmadan sona ermesi nedeniyle taşınmazlara yaptığı masraflardan dolayı alacak davasıdır.  Davacı şirketin davalılara ait taşınmazlarda kiracı olduğu, bu taşınmazların otel olarak işletildiği, Marmaray projesi nedeniyle iki parsel olarak kullanılan mecurun bir parselinin tamamen diğer parselin de kısmen kamulaştırıldığı ve bu kamulaştırma işlemleri nedeniyle bedelin tespiti konusunda davalı malikler ile kamulaştırmayı yapan idare arasında davalar bulunduğu, kira sözleşmesinin 05.01.1999 tarihinde yapılan protokol ile 4  yıl süreli olarak yenilendiği ve süre sonunda kira bedeli hususunda taraflar arasında anlaşma sağlanır  ise sözleşmenin beş yıl uzayacağı kararlaştırılmıştır. Her iki davanın açıldığı tarih itibarıyle davacının kiracı olarak mecuru kullandığı da dosya kapsamından anlaşıldığına göre yenilenen beş yıllık süre içerisinde kamulaştırma işlemi yapılmıştır. Ancak delil olarak incelenen ve kamulaştırmayı yapan idarece açılan kamulaştırma bedel tespitine ilişkin  dava dosyalarının incelenmesinde,  24 parselin kısmen, 23 parselin tamamen kamulaştırıldığı ve kamulaştırılan taşınmaz için arsa ve bina bedeli takdiri yapıldığı, taşınmazın otel haline getirilmesi nedeniyle yapılan imalatların çelik konstriksiyon sundurma ve üzerine eternit kaplama portatif malzemeler olduğu sökülüp götürülmesi mümkün olan bu imalatların ekonomik ömürlerini tamamladığı belirtilmiş, her iki dosyada da otel nedeniyle ayrıca bir kıymet takdiri yapılmadığı ve davalılara artı bir bedel ödenmediği gibi, taraflar arasında düzenlenen 01.12.1998 tarihli kira sözleşmesinin özel şartlar 2. maddesinde “Kiracı tarafından mezkür işyerine yapılacak her türlü sabit  kalacak ilave ek ve değişiklikler  işyeri sahibine haber verilmek ve rızası alınmak şartıyla yapılacak olup her türlü masraflar kiracı tarafından karşılanacaktır.  İleride kiracının işyerini  tahliyesi halinde sabit masraflardan dolayı hiçbir bedel talep edilmeden aynen işyerinde bırakılacaktır. Veya kiracı mecuru ilk haliyle teslim edecektir.” hükmü bulunmaktadır. Bu maddeye göre tahliye halinde kiracının yaptıklarından  dolayı kiralayandan bir şey isteyemeyeceği de kararlaştırıldığı dosya kapsamından ve temyiz aşamasında dahi mecurun tamamen tahliye edilmediği de anlaşılmaktadır.

Öyle ise, davacı şirketin mecura yaptığı imalatlar nedeniyle davalılara kamulaştırma bedeli adı altında fazla bir ödeme yapıldığı ispat edilemediğine göre davanın reddine karar verilmesi gerekirken, davacı tarafından yapılan iyileştirmeler nedeniyle binanın girdiği bayındırlık listesindeki sınıfın değiştiğine ve aradaki farkın davalılarca ödenmesi gerektiğine dair bilirkişi raporuna itibar edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir....)  gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalılar vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici  nedenlere göre,Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken,önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalIdır.

SONUÇ: Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile,direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 06.04.2011 T. E:2010/13-716, K:2011/74



 

Davalılar arasındaki sözleşme, kamu hizmeti vermekle yükümlü olan davalı belediyenin lehine düzenlenmiş bir idari sözleşme olmayıp, açık biçimde özel hukuk hükümlerine tabi eser sözleşmesi olduğundan bu sözleşmenin yerine getirilmesi sırasında sözleşmenin tarafı olmayan üçüncü kişilere verilen zararların giderilmesi amacıyla açılan davaların çözüm merciinin idari yargı olarak düşünülemeyeceği-

HGK. 02.02.2011 T. E: 7-672, K: 1

Taraflar arasındaki “Tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Sultanbeyli Sulh Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 03.11.2008 gün ve 2006/645 E.-2008/724 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili ve davalılardan Belediye Başkanlığı, AA Grup İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. ile Makro Yapı ve Ticaret Ltd.Şti vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 7.Hukuk Dairesinin 10.11.2009 gün ve 2009/3590 E.-2009/5103 K sayılı ilamı ile ;

(“...1-Dava, haksız fiilden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. İddia ve savunmaya, duruşma tutanaklarına yansıyan bilgi ve belgelere, bu yolla saptanan dava niteliğine ve özellikle iddia ve savunmanın kıymetlendirilmesi yönünden bilgilerine başvurulan ve hükme dayanak yapılan uzman bilirkişi raporunun niteliği, içeriği ve dosya kapsamında toplanıp değerlendirilen delillere, delillerin takdirine, tahlil ve tartışımına ilişkin hükümde gösterilen gerekçelere göre davacı ve davalılar Makro Yapı ile A.A. Grup şirketlerinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının REDDİNE, peşin alınan harcın mahsubu ile fazla ödenen 16,60 TL'nin istek halinde davacı tarafa iadesine, peşin ödenen harcın mahsubu ile eksik ödenen 96,24 TL harcın davalılar Makro Yapı ve A.A Grup şirketlerinden alınmasına, 2-Davalı Belediye Başkanlığının temyiz itirazlarına gelince, kamu hizmeti görmekle yükümlü olan davalı belediyenin, kamu hizmeti sırasında verdiği zararlardan dolayı özel hukuk hükümlerine tabi olmadığı, hizmet kusurundan dolayı açılan davaların İdari Yargılama Usulü Hakkındaki Kanununun 2.maddesi hükmü uyarınca tam yargı davası olarak idari yargı yerinde açılması gerektiği, görev kurallarının kamu düzenine ilişkin olup, mahkemelerce istek olmasa bile “resen” kendiliğinden dikkate alınmasının zorunlu olduğu, hal böyle olunca davalı Belediye Tüzel Kişiliğine yöneltilen dava hakkında yargı yolu bakımından görevsizlik kararı verilmesi gerektiği kuşkusuzdur. Hal böyle olunca, mahkemece az yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular dikkate alınarak, davalı belediye hakkında açılan dava yönünden yargı yolu bakımından görevsizlik kararı verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir...”)  gerekçesiyle karar davalı Belediye Başkanlığı lehine bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN :  Davalı Belediye Başkanlığı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, haksız eyleme dayalı tazminat istemine ilişkindir. Davalı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı tarafından “Sultanbeyli’de altgeçit, yol ve meydan düzenleme inşaatı” işi, hakkında hüküm kesinleşen, diğer davalı A.A.Grup İnşaat San.Tic. A.Ş. - Makro  Yapı ve Ticaret Ltd.Şti ortak girişimine ihale edilmiş; taraflar arasında 16.03.2006 tarihinde imzalanan sözleşme gereğince 20.03.2006 tarihinde yer teslimi yapılmış; yüklenici ortak girişimle, hakkında hüküm kesinleşen, diğer davalı Vizyon İnşaat Turizm Eğitim Tic. Ltd. Şti arasında düzenlenen 28.03.2006 tarihli sözleşmeyle de işin tamamı alt yüklenici olarak Vizyon İnşaat Turizm Eğitim Tic. Ltd. Şti ‘ne devredilmiştir.

Davacı Türk Telekomünikasyon A.Ş., davalılar tarafından “Sultanbeyli’de altgeçit, yol ve meydan düzenleme inşaatı” yapımı sırasında tesis ve kablolarına zarar verildiğini ileri sürerek, haksız eylemden kaynaklanan zararın tazmini için eldeki davayı açmıştır. Yerel Mahkemece; somut olayda iş sahibi olan davalı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın adam çalıştıran sıfatıyla, diğer davalı Vizyon İnş. Ltd. Şti’nin verdiği zarardan kusursuz sorumluluğu olduğu; taraflar arasında yapılan sözleşmede üçüncü kişilere verilen zararlardan yüklenicinin sorumlu olacağı kararlaştırılmış ise de, sözleşmenin nispiliği gereği bu şartın, tarafların iç ilişkisine ait olup, zarar gören üçüncü kişi davacıyı bağlamayacağı; ayrıca yapılan işin niteliği ve davalı belediyenin özel hukuk sözleşmesi ilişkisine girmesi nedeniyle yargı yolu bakımından görev itirazı yerinde görülmeyerek, davalı Vizyon İnş. Ltd. Şti’nin yüklenici olarak yaptığı çalışma sonucunda davacıya ait tesis ve kablolara zarar verdiği ispatlandığından, davanın kabulüne, 2.378,60 TL’nin tüm davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiştir. Yüksek Özel Dairece; davalı şirketlerin temyiz itirazları reddedilmiş; davalı belediyeye ilişkin hüküm, davanın idari yargıda görülmesi gerektiği gerekçesi ile yargı yolu (görev) noktasından bozulmuştur.  Yerel mahkemece, davaya bakma görevinin adli yargıya ait olduğu gerekçesiyle önceki kararda direnilmiş; hükmü davalı Belediye Başkanlığı vekili temyize getirmiştir.

İlk karar, bozma ve direnme kararlarının kapsamı itibariyle davalı yüklenici ve alt yüklenici şirketler hakkında verilen davanın kabulüne ilişkin hükme yönelik temyiz itirazları reddedilmiş olmakla bu davalılar hakkındaki hüküm kesinleşmiş olup, direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı belediye hakkındaki davaya bakma görevinin adli yargı yerine mi, yoksa idari yargı yerine mi ait olduğu noktasındadır. Öncelikle, konuya ilişkin yasal durum ve yargısal uygulamalar ile somut olay özelliklerinin açıklanmasında yarar vardır:

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK)'nun "İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2.maddesinde idari dava türleri sayılmıştır. Bu hükme göre, idari davalar; İdari işlemler hakkında açılan iptal davaları, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları ve kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalardan ibarettir.

Şu hale göre, idari eylem ve işlemlerden dolayı zarar gören kişiler tarafından açılacak "tam yargı" davaları idari yargı yerinde görülür ve çözümlenir. İdari eylem, kamu idare ve kurumlarının kamu görevine ilişkin, idare hukuku kural ve gereklerine göre yaptığı olumlu veya olumsuz davranış ve fiillerden ibarettir. İdari işlem ise, idari kanunlara dayanılarak yapılan muamelelerdir. İdarenin eylem ve işlemleri, onun kamu hukuku alanındaki kamu gücüne (kamu otoritesini) kullanarak, idare hukuku kural ve gerekleri uyarınca yaptığı faaliyetlerin, hukuki ve maddi hayattaki görünümleridir. Diğer taraftan, 2577 sayılı İYUK’ nun 15/1-a maddesinde adli yargının görevli olduğu konularda açılan davaların reddine karar verileceği hükme bağlanmıştır. Böylece, kanunların açıkça adli yargıyı görevli saydığı haller idari yargının kapsamı dışında bırakılmış; bu hallerde davanın, davaya konu işlemin niteliğine bakılmaksızın adli yargıda görüleceği benimsenmiştir.  Nitekim, kamu tüzel kişilerinin, kamu hizmetlerine ilişkin olmakla beraber özel hukuk kuralları altında, özel hukuk tüzel kişisi gibi yaptığı eylem ve işlemler özel hukuk alanına girmekle, bunlar idari eylem ve işlem olarak nitelendirilemezler. Kamu idare ve kurumlarının, kamu otoritesinin (egemenlik hakkının) bir temsilcisi olarak yaptığı faaliyetlerinde veya ondan doğan eylemlerinde hizmet unsuru söz konusu olup, idari yargının görev alanı söz konusu olduğu halde, özel hukuk tüzel kişisi olarak yürüttüğü faaliyetler sırasında meydana gelen zararlardan ötürü ilgili kamu tüzel kişisinin sorumluluğunun özel hukuk hükümleri ve ilkeleri uyarınca belirlenmesi gerekir. Uyuşmazlık Mahkemesi’nin 06.12.1999 gün ve E:1999/38 K:1999/40 sayılı kararında ise; “idarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması işletilmesi ve bakımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların görüm ve çözümünün idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan idari yargı yerine ait olduğu” vurgulandıktan sonra; “Kamu hizmetinin, yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin; kamu yararına uygun şekilde işletilip işletilmediğinin; dolayısıyla, olayda hizmet kusuru ya da başka bir nedenle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının yargısal denetiminin, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2.maddesinde ‘idari dava türleri’ arasında sayılan ‘idari işlem ve eylemlerden dolayı zarara uğrayanlar tarafından açılacak tam yargı davası’ kapsamında idari yargı yerlerince yapılacağına” işaret edilmiş ve  idarenin görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü sıradaki eyleminden doğan zararın giderilmesine yönelik olarak açılan davanın idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Kamu idare ve kurumlarının, kamu otoritesinin (egemenlik hakkının) bir temsilcisi olarak yaptığı faaliyetlerinde veya ondan doğan eylemlerinde hizmet unsuru söz konusudur ve kamu kurumlarının faaliyet alanı içerisine giren bu kamu hizmetlerini yerine getirirken sebebiyet verdikleri zararların tazmini için açılan davaların da -hizmet kusuruna dayanması nedeniyle-, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2.maddesi gereğince idari yargı yerinde görülüp sonuçlandırılması gerekir. Nitekim, aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulu’nun 07.12.2005 gün ve 2005/4-650 E.-2005/711 K.; 04.04.2007 gün ve 2007/4-141 E.2007/188 K sayılı ilamlarında da vurgulanmıştır. Hemen belirtmelidir ki, bir kamu hizmetinin yasa ile idareye görev olarak verilmiş olması, bir hakka yapılan müdahalenin önlenmesi, tazmini isteğiyle açılan davanın idari yargı yerinde görülmesi için yeterli sayılamaz. 11.02.1959 gün ve E:1958/17, K:1959/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının 1.bendinde de açıklandığı üzere; bir kamu kurumu tarafından verilen kararlar üzerine plan ve projesine göre bir yol yapılması dolayısıyla evinin duvarı yıkılan veya bodrumunu sel basan, su tesisinin bozukluğu yahut bakımındaki ihmal yüzünden tarlasını sular basıp, tarlası kullanılamaz hale gelen kimsenin uğradığı zararlar gibi zararlar, idari kararın ve fiilin neticesinde meydana gelen zararlardır. Zira bir kamu kurumunun görevlerinden olan bir işi yapmayı kararlaştırması idari bir karar olduğu gibi, bu kararı yerine getirmek üzere plan ve projeler yapıp, o plan ve projeler gereğince işi görmesi de kararın neticesi olan birer idari eylemdir. O halde bu fiillerden doğan zararların ödettirilmesi istekleri, 2557 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2.maddesi hükmünce bir tam yargı davasıdır ve bu davalara bakmaya idari yargı yeri görevlidir. Yapılan işlerin plan veya projelere aykırı olması halinde ise, ortada idari kararın tatbiki olan bir fiil bulunmadığından, bu iddia ile açılmış bir davada haksız eyleme ilişkin özel hukuk hükümleri uygulanacaktır. Haksız fiilden doğan zararların tazminine ilişkin davaların özel hukuk hükümlerine göre çözüm mercii ise adli yargı yeridir.  Somut olaya gelince; eldeki dava haksız eyleme dayanılarak davalı Belediye Başkanlığı ve hakkında hüküm kesinleşen diğer davalılar yüklenici ve alt yüklenici aleyhine adli yargı merciinde açılmıştır.

Hiç kuşku yoktur ki, kamu hizmeti vermekle yükümlü olan davalı belediye, bu hizmeti doğrudan kendisi yerine getirmiş ve bir idari kararın plan ve projelere uygun biçimde uygulanmasından bir zarar doğmuş olsaydı, üçüncü kişiler bu zarar nedeniyle açacakları davada hizmet kusuruna dayanacaklarından, bu dava tam yargı davası, bunun çözüm mercii de idari yargı olacaktı.  Somut olayda ise; davalı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı “Sultanbeyli’de altgeçit, yol ve meydan düzenleme inşaatı yapımı” işini; bizzat ve plan-projeye uygun biçimde yerine getirmemiş, aksine özel hukuk ilişkisine girerek, haklarındaki hüküm bozma dışı kalmakla kesinleşen diğer davalı şirketlerle arasında düzenlenen eser sözleşmesine dayalı olmak üzere, bu şirketler eliyle yaptırmıştır. Davalılar Belediye Başkanlığı ile yüklenici ortak girişim arasında düzenlenen özel hukuk hükümlerine tabi bu eser sözleşmesinin 21 ve yüklenici ile taşeron (alt yüklenici) arasında düzenlenen sözleşmenin 20.1 maddelerinde de; işe ilişkin talimatların işverenin görevlendireceği kişi tarafından verileceği, buna yüklenicinin (ve taşeronun) uyacağı kararlaştırılmıştır.

Hal böyle olunca; eldeki dava, davalı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Bakanlığının hizmet kusuruna değil, adam çalıştıran sıfatıyla gözetimi altında ve talimatına uyarak çalışan yüklenici ile taşeronun eylem ve işlemlerinden 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 55. maddesi gereğince sorumlu olduğu iddiasına, dayalı tazminat istemine ilişkin bulunmakla açık biçimde adli yargı mercilerinin görev alanında kalmaktadır.

Öte yandan, davalılar arasındaki sözleşme, kamu hizmeti vermekle yükümlü olan davalı belediyenin lehine düzenlenmiş bir idari sözleşme olmayıp, açık biçimde özel hukuk hükümlerine tabi eser sözleşmesidir. Bu sözleşmenin tarafları arasında çıkacak uyuşmazlıkların çözüm yeri idari yargı olmadığına göre, bu sözleşmenin yerine getirilmesi sırasında sözleşmenin tarafı olmayan üçüncü kişilere verilen zararların giderilmesi amacıyla açılan davaların çözüm mercii de idari yargı olarak düşünülemez (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 28/04/2010 gün ve 2010/7-216 E.-2010/231 K. sayılı ilamı).  Sonuçta, açıklanan özellikleri karşısında eldeki davaya bakmakla idari yargı yeri değil, adli yargı yerinin görevli olduğunda duraksama bulunmamaktadır. Bu nedenle, davaya bakmakla görevli olduğunu kabulle işin esasına girmesi yerindedir.  Ne var ki, işin esasIna ilişkin hükme yönelik davalı vekilinin temyiz itirazları Özel Dairesince incelenmemiştir.

Bu nedenle işin esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Dairesine gönderilmesi gerekir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle, “adli yargının davaya bakmakla görevli olduğuna ilişkin” direnme kararı uygun olup, işin esasına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 7.HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE...

HGK. 02.02.2011 T. E:2010/7-672, K:2011/1

Ayn doğrultadır; HGK. 02.02.2011 T.  E:2010/7-673, K:2011/2

Davalı Belediye Başkanlığı kamu hizmeti gören bir kuruluş olup, davacı ile yaptığı kira sözleşmesinde özel hukuk hükümlerine göre işlem yapmış olduğundan ihtilafın Adli Yargı makamlarında görülmesinin gerekeceği-

HGK. 17.03.2010 T. E: 13-64, K: 145

Taraflar arasındaki “muarazanın önlenmesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bolu Asliye 1.Hukuk Mahkemesince davanın görev yönünden reddine dair verilen 16.09.2008 gün ve 2007/304-2008/248 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 04.05.2009 gün ve 2009/3283-6034 sayılı ilamı ile ;

(.....Davacı, davalıya ait büfe’de 3.8.1998 tarihinden beri, aralarında düzenlenen kira sözleşmesi ile kiracı olduğunu encümen kararı ile tek taraflı olarak sözleşmenin fesih edildiğini ve tahliye istendiğini bunun hukuka uygun olmadığını ileri sürerek sözleşmenin fesih edilemeyeceğinin tespitini istemiştir.

Davalı idari yargının görevli olduğu gerekçesi ile görev itirazında bulunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece idari Yargı’nın görev alanında kaldığı gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, kira sözleşmesinin tek taraflar fesih edilmeyeceğinin tesbiti talebinde bulunmuştur. Davalı Belediye Başkanlığı kamu hizmeti gören bir kuruluş olup, davacı ile yaptığı kira sözleşmesinde özel hukuk hükümlerine göre işlem yapmıştır. Taraflar arasındaki çekişmenin giderilmesinde idari hukuku ilgilendiren bir idari işlem ve tasarruf da söz konusu değildir. Her iki taraf arasındaki ilişki özel hukuk hükümlerine tabi ve özel hukuku ilgilendiren işlemlerdir. Öyle olunca ihtilafın Adli Yargı makamlarında görülmesi gerekmektedir, bu hususun gözardı edilerek İdari Yargı’nın görevli olduğundan bahisle görevsizlik kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.....)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN:  Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, muarazanın önlenmesi istemine ilişkindir.

Davacı Fuat Pınar’ın 03.08.1998 tarihli ve 1 yıl süreli kira sözleşmesi uyarınca Bolu ili Merkez Karaçayır Mah. Köroğlu Sitesi yanında bulunan büfeyi davalı Bolu Belediyesinden kiraladığı, kira sözleşmesinin varlığı ve yenilenerek devam ettiği tarafların kabulündedir.

Davacı kiraladığı büfenin işletmeciliğini, davalı belediye tarafından düzenlenen 05.08.1998 tarihli işyeri açma ve çalışma ruhsatı vs. tüm yasal işlemlerini tamamlayarak, bu tarihten itibaren dava tarihine kadar yapmıştır.

Bolu Belediyesi Encümeninin 19.10.2007 tarih ve 2007/1294-1 sayılı kararı ile (Danıştay 8. Dairenin 21.10.1996 gün ve 1995/1127 E, 1996/2737. K ve Danıştay 8. Dairenin 15.03.1996 gün ve 1995/2583 E, 1996/715 K ve Danıştay 8. Dairenin 15.03.1996 gün ve 1995/1593 E, 1996/716 K sayılı kararları bu tür büfelere ilişkin işlemleri arada kira sözleşmesi olsa dahi tahsis işlemi saymıştır açıklaması ile) dava dışı diğer bir kısım büfe ile birlikte Fuat Pınar tarafından işletilen Karaçayır Mah. Siteler Camii karşısında bulunan büfenin de “tahsisinin iptaline” karar verilmiştir.

İmar paftası, kroki ve dosyada alınan bilirkişi raporuna göre dava konusu büfenin tamamının yolda kaldığı tartışmasızdır.

Bolu Belediye Başkanlığı İmar ve Şehircilik Müdürlüğünün 06.12.2007 tarihli yazısı ile kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren 7 gün süre içerisinde büfenin tahliye edilmesi davacıya tebliğ edilmiştir.

Davacı 13.12.2007 tarihinde açtığı eldeki dava ile muarazanın önlenmesini istemiştir.

Mahkeme kararında, 1580 sayılı Belediye Yasasının 15. maddesinin 11. fıkrasına göre, yol, park, meydan gibi kamu malları üzerinde gelip geçmeye engel olmayan ve başkaca sakıncası görülmeyen alanların geçici olarak işgaline izin verilmesinin bir yer tahsis işlemi olduğu, bu tahsis üzerine, kurulan büfenin kiralanmasından sonra sakıncalarının ortaya çıkması durumunda, kamu yararı için tahsis işlemi geri alınarak yerin boşaltılmasının istenebileceği, bu nedenle, büfenin, kira sözleşmesine dayalı da olsa, kamu gücüne dayanılarak tahsis işleminin iptal edilmesi ve işyerinin boşaltılması, temelde tahsisin geri alınması işlemi olarak kabul edilmiştir.

Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yer alan nedenlerle bozulmuş; mahkeme önceki kararında direnmiştir. Hükmü temyize davacı vekili getirmektedir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: yargı yoluna ilişkin olup; “yol” üzerinde kurulu olduğu uyuşmazlık konusu olmayan ve bu haliyle 1998 yılından bu yana davalı belediye ile akdedilen “kira sözleşmesine” ve ayrıca “işyeri açma ve çalışma ruhsatına” dayalı olarak davacı tarafından işletilen büfenin, kiralayan davalı belediye tarafından “tahsisinin iptal edildiği ve tahliye edilmesi” yönünde encümen kararına konu edilmesi ve bu kararın davacıya bildirimine ilişkin işleminin hukuki nitelikçe özel hukuk anlamında “akdin feshi mi” yoksa idare hukuku anlamında “tahsisin iptali mi” ve varılacak sonuca göre de bu işleme yönelik olarak açılan eldeki davanın çözüm merciinin adli yargı mı, idari yargı mı olduğu, noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle belirtilmelidir ki, taraflar arasında akdedilen kira sözleşmesi davalının kamu gücünü kullanarak düzenlediği iş ve işlemlerden olmayıp, özel hukuk ilişkisinden kaynaklanmaktadır.

Özel hukuk ilişkisinin varlığı halinde taraflardan birisinin idare olması, sözleşme hukuku ilkelerinin uygulanmasına engel teşkil etmemektedir.

Zira, davalı Belediye Başkanlığı kamu hizmeti gören bir kuruluş olmakla birlikte, özel hukuk hükümlerine göre düzenlenen ve davacının kiracı sıfatı taşıdığı kira sözleşmesine kiralayan sıfatıyla taraf olmuştur.

Böylece, taraflar arasındaki ilişki, özel hukuk (sözleşme) hükümlerine dayanılarak kurulmuş olup; bu ilişkiden kaynaklanan çekişmenin giderilmesinde idare hukukunun uygulanmasını gerektiren bir idari işlem ve tasarrufun varlığından söz edilemez.

Dolayısıyla, idarenin taraflar arasındaki kira sözleşmesinin varlığı nedeniyle uygulanması gereken sözleşme hukuku ilkeleri dışına çıkarak gerçekleştirdiği ve “tahsisin iptali” olarak adlandırdığı işlem, idari bir işlem ve tasarruf olarak nitelendirilemez.

Kaldı ki, idarenin sözleşme ilişkisi içine girdiği davacıya karşı, onun sözleşmeden kaynaklanan haklarını ortadan kaldıracak bir tutum takınması ve bu yasal olmayan tutumundan yarar elde etmesi hukuken korunamaz.

Hal böyle olunca, tahsise konu olmayan, açıkça kira ilişkisine dayanılarak davacının kullanımına bırakılan taşınmazın, tek taraflı işlemle ve tahsisin iptal edildiğinden bahisle tahliyesinin istenmesi, uyuşmazlığın idari işlemden kaynaklandığını kabule yeterli görülmemiştir.

 

Diğer taraftan, davalı Belediyenin işlemine dayanak olarak Danıştay kararları alınmış ise de, taraflar arasında sözleşme serbestisi çerçevesinde düzenlenen kira sözleşmesine konu yer “büfe” olup, bu büfenin yol üzerine kurulmuş olması, bu sözleşmeyi tek taraflı bir işlem olan “tahsis” olarak kabule yeterli değildir. Ortada kiraya konu büfe yönünden bir tahsis bulunmadığına göre tahsisin iptalinden de söz edilemez.

Ayrıca, mahkeme, büfenin tahsisinin iptali işlemini 07/12/2004 Tarih ve 5272 sayılı Belediye Kanununun m. 87/a maddesi ile yürürlükten kaldırılan 03/04/1930 tarih ve 1580 sayılı Belediye Kanunu’nun 15.maddesinin 11.fıkrasına dayandırmıştır.

“Belediyenin vazifeleri” başlıklı anılan maddede; “Bu vazifeler aşağıda yazılanlarla, ayrıca kanun ve nizamname ve talimatnamelerle muayyen hususlardır:“11-Yol, meydan, pazar, iskele, köprü ve nehirler gibi umuma ait yerlerden ve denizlerden bir kısmını mürur ve ubur ihtiyacını tazyik etmeyecek surette ve muvakkaten her hangi bir ameliye için işgal veya istimal edeceklere izin vermek ve ruhsatsız işgalleri menetmek;…” hükmü yer almaktadır.

Maddede sözü edilen umuma ait yerler için açıkça izin keyfiyetinden söz edilmekte olup; taraflar arasındaki ilişki bu anlamda bir izinden değil kira sözleşmesinden kaynaklanmaktadır. Kaldı ki 1580 sayılı Kanun, 07/12/2004 Tarih ve 5272 sayılı Belediye Kanununun m. 87/a maddesi ile yürürlükten kaldırılmış; ardından 03.07.2005 tarih ve 5393 sayılı Kanunun 85/f maddesi ile de bu kanun mülga edilmiştir. İşlem ve dava tarihi itibariyle ve halen 5393 sayılı Belediye Kanunu yürürlüktedir.

5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 18.maddesinin (e) fıkrasında yer alan; “Taşınmaz mal alımına, satımına, takasına, tahsisine, tahsis şeklinin değiştirilmesine veya tahsisli bir taşınmazın kamu hizmetinde ihtiyaç duyulmaması hâlinde tahsisin kaldırılmasına; üç yıldan fazla kiralanmasına ve süresi otuz yılı geçmemek kaydıyla bunlar üzerinde sınırlı aynî hak tesisine karar vermek.” şeklindeki hüküm ile de tahsis ve tahsisin kaldırılması ile üç yıldan fazla kiralanması yetkilerinin belediye meclisine ait olduğu düzenlenmiştir.

Aynı Kanunun 34.maddesinde belediye encümeninin görev ve yetkileri sayılmış; g) fıkrasında “Taşınmaz mal satımına, trampasına ve tahsisine ilişkin meclis kararlarını uygulamak; süresi üç yılı geçmemek üzere kiralanmasına karar vermek” yetkisine yer verilmiştir.

Açıklanan yasal düzenlemeler de göstermektedir ki, belediye encümeninin yetkisi üç yılı geçmemek üzere kiralama ve tahsise ilişkin meclis kararlarını uygulamakla sınırlıdır.

Somut olayda; yukarıda da ayrıntısı ile açıklandığı üzere, davalı Belediye ile davacı arasında, 1 yıl süreli kira sözleşmesinden kaynaklanan, sözleşme ilişkisi mevcut olup; bir tahsis ve bu tahsisin iptali işleminin varlığından söz edilemez.

Öte yandan, kira sözleşmesinde mecur büfedir. Bu büfenin, kira sözleşmesine dayanılarak ruhsatlı olarak davacı tarafından işletilmesi ayrı, yol üzerinde olması ise ayrı bir olgudur. Büfenin yol üzerinde kurulu olması özel hukuk hükümlerine tabi kira sözleşmesinin yok sayılarak büfenin “tahsise ve bu tahsisin iptaline” konu olduğunu kabule yeterli neden sayılamaz.

Sonuç itibariyle; taraflar arasında özel hukuk ilişkisinden (sözleşmeden) kaynaklanan ve açıkça idari yargının görev alanı dışında kalan uyuşmazlığın çözüm yeri “Adli Yargı” mercileridir. Mahkemece, bozma ilamında da işaret edilen ve Hukuk Genel Kurulunca benimsenen bu husus göz ardı edilerek “İdari Yargı” nın görevli olduğundan bahisle görevsizlik kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Açıklanan nedenlerle direnme kararının bozulması gerekir.

S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 17.03.2010 T. E:2010/13- 64, K:2010/145

……………………………………..

2886 sayılı Devlet İhale Kanununa göre kiraya verilen taşınmazların da (6570 sayılı Kanunun 1. maddesinde öngörülen koşulları taşımaları halinde), 6570 sayılı Kanun kapsamında olacaklarının ve bunlara ilişkin kira sözleşmeleriyle ilgili olarak, ancak 7. maddede tahdidi olarak sayılan nedenlerden birine dayanılmak ve ilam alınmak suretiyle tahliyenin sağlanabileceğinin kabulü gerekeceği-

HGK. 08.07.2009 T. E: 13-282, K: 320

Taraflar arasındaki "kiracılığın tespiti" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Edirne Asliye 2.Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 27.02.2008 gün ve 2008/17-51 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 06.11.2008 gün ve 2008/6555-13155 sayılı ilamı ile, “...Davacı, Kapıkule Gümrük sahası Çıkış Ünitesindeki 19 nolu mağazayı davalıdan 10.12.2004 başlangıç tarihli 5 yıl süreli kira sözleşmesi ile kiraladıklarını, davalı tarafça gönderilen 2.1.2008 tarihli yazı ile "yapılacak modernizasyon çalışmaları nedeniyle kira sözleşmesinin tek taraflı fesh edildiğinin ve 15 gün içinde tahliyesinin istendiğinin, olmadığı taktirde 2886 sayılı yasanın 75. maddesi uyarınca tahliyenin sağlanacağının" bildirildiğini, oysa kira sözleşmesinin 6570 sayılı yasaya tabi olduğunu, kira süresinin henüz dolmadığını, davalı tarafından bildirilen sebebin sözleşmenin 1. maddesindeki sebeplerden olmadığını, tahliyeye ilişkin alınmış bir karar bulunmadığını ileri sürerek kiracılığının tespiti ile kira sözleşmesinin 10.12.2009 tarihine kadar devam ettiğine ilişkin muarazanın giderilmesine karar verilmesini istemiştir.

Davalı, kira sözleşmesinin 2886sayılı yasaya tabi olup 6570 sayılı yasa hükümlerinin uygulanamayacağını, kira sözleşmesinin Özel Şartlar 1. maddesinde "…yap işlet devret modeline ilişkin protokolün Gümrük Müsteşarlığınca imzalanması" halinde sözleşmenin tek taraflı feshedileceğinin ve kiracının Hazineden hiçbir hak ve tazminat talebinde bulunmaksızın tebligat sonrası 15 gün içinde taşınmazı tahliye edeceğinin" kararlaştırıldığını, tahliyenin buna göre istendiğini, Yap işlet devret sözleşmesinin imzalandığını savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, sözleşmedeki 1.madde uyarınca tahliyenin istenmiş olduğuna dayanılarak davanın reddine karar verilmiş; hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.

1-Taraflar arasında düzenlenmiş olan 10.12.2004 başlangıç tarihli 5 yıl süreli kira sözleşmesi gereği taşınmazın 2886 sayılı yasaya göre kiraya verildiği sabittir. Devletin özel mülkiyetinde veya hüküm ve tasarrufunda bulunan taşınmazlar 2886 sayılı yasanın yürürlüğe girmesi ile 6570 sayılı yasa kapsamından çıkarıldığından bu taşınmazların kira sözleşmeleri hakkında 6570 sayılı yasa hükümleri uygulanmaz. Bu tür nitelikteki taşınmazların kira sözleşmeleri, 2886 sayılı yasanın 75. maddesi hükmü uyarınca kira süresinin bitim tarihinde sona erer. Somut olayda kira sözleşmesinin 10.12.2009 tarihinde sona ereceği anlaşılmaktadır. Her ne kadar davalı tarafça sözleşmenin Özel şartlar 1.maddesine dayanılarak tahliye istenmekte ise de; sözleşmenin bu hükmü ancak sözleşmenin süresi dolduktan sonraki dönem için geçerlilik arz edecektir. Bunun dışında davalı tarafça, davacının feshi gerektiren sözleşmeye aykırı davranışları olduğuna, kira bedellerini ödemediğine veya bu konuda temerrüde düşürüldüğüne ilişkin dosya içerisinde herhangi bir iddia ve delil bulunmamaktadır. Hal böyle olunca mahkemece davacının kiracılığının tespiti ile muarazanın giderilmesine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

2-Bozma nedenine göre davacının sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına karar verilmiştir...” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava; kiracılığın tespiti ve davalının bu konudaki muarazasının meni istemine ilişkindir.

Yerel Mahkeme; taraflar arasındaki kira sözleşmesinin özel şartlar bölümünün 1.maddesiyle, davalı idarenin belli şartların oluşması halinde kira sözleşmesini tek taraflı feshetme hakkını kendi uhdesinde tuttuğu, davacının da bunu kabul ettiği, sözleşmenin anılan maddesinde sözü edilen yap işlet devret modeli çerçevesinde Gümrük Müsteşarlığı ile Gümrük ve Turizm İşletmeleri A.Ş. ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği arasında sözleşme imzalandığına ve davalı idare sözleşmedeki hüküm gereğince kira sözleşmesini feshettiğine göre, fesih işleminde sözleşmeye aykırı herhangi bir yön bulunmadığı; taşınmazın 2886 Sayılı Yasaya göre kiraya verildiği, sözleşmede taraflar fesih hak ve yetkisini iradeleri ile kabul ettiğine göre, sözleşme 6570 Sayılı Yasa kapsamına dahil olsa dahi, sözleşmede belirtilen şekilde davalının şartlar oluştuğunda sözleşmeyi feshetme hakkına sahip olacağı, sözleşmeye uygun fesih nedeni ile taşınmazda fuzuli şagil durumuna gelen davacının 2886 Sayılı Yasanın 75. maddesi gereğince tahliyesinde de hukuka aykırı bir yön bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiş; Özel Daire metni yukarıda bulunan ilamla bu kararı bozmuş; Yerel Mahkeme önceki gerekçesini tekrarlayarak ve sözleşmenin 1. maddesindeki tahliyeye ilişkin hükmün, ancak sözleşmenin devamı sırasında uygulanabileceğini belirterek direnme kararı vermiştir.

2886 sayılı Devlet İhale Kanunu çerçevesinde yapılan ihale sonucunda taraflar arasında düzenlenen 10.12.2004 başlangıç tarihli ve beş yıl süreli kira sözleşmesiyle, Kapıkule Gümrük sahası Çıkış Ünitesinde bulunan mağazanın davacı şirkete kiraya verildiği; sözleşmenin Özel Şartlar bölümündeki 1. maddede, Yap-İşlet-Devret modeline ilişkin protokolün Gümrük Müsteşarlığınca imzalanması veya serbest bölge çalışmalarının başlaması halinde, kira sözleşmesinin tek taraflı olarak feshedileceğine, kiracının Hazineden hiçbir hak ve tazminat talebinde bulunmadan, yapılacak tebligatı takip eden 15 gün içerisinde taşınmazı tahliye edeceğine dair hüküm bulunduğu, bu hükümde sözü edilen Yap-İşlet-Devret modeline ilişkin sözleşmenin 27.08.2007 tarihinde imzalandığı, davalı tarafından davacıya gönderilen 02.01.2008 günlü yazıyla, Kapıkule Gümrük Sahasında modernizasyon çalışmalarına başlanılacağı gerekçesiyle kira sözleşmesinin tek taraflı olarak feshedildiği belirtilmek suretiyle tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içerisinde taşınmazın boş olarak tesliminin istenildiği, aksi takdirde; 2886 sayılı Devlet İhale Kanununun 75. maddesine göre tahliyenin sağlanacağının bildirildiği dosya kapsamıyla sabittir ve bu yönler çekişmesizdir.

Görülmekte olan davada, davacı vekili, 2886 sayılı Kanun çerçevesinde yapılan ihale sonucunda taraflar arasında düzenlenen kira sözleşmesinin 6570 Sayılı Kanuna tabi bulunduğunu ileri sürmüş ve kiracılığın tespiti istemini bu gerekçeye dayandırmıştır.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşmede, taraflar arasındaki kira sözleşmesinin tahliye sebepleri bakımından 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanun kapsamında olup, olmadığı hususu öncelikle tartışılıp, değerlendirilmiştir.

18.05.1955 tarihinde kabul edilen 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanunun 14. maddesinde “2490 sayılı Artırma, Eksiltme ve İhale Kanununa tabi olarak kiraya verilen gayrimenkuller hakkında da bu kanun hükümleri tatbik olunur.” hükmü bulunmaktadır.

Bu hükümde atıf yapılan 02.06.1934 tarih ve 2490 sayılı Artırma, Eksiltme ve İhale Kanunu, sonradan 08.09.1983 tarih ve 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’nun 94. maddesiyle yürürlükten kaldırılmış, ancak, 6570 sayılı Kanunun 14. maddesinde bu yönden bir değişiklik yapılmamış; böylece, anılan 14. madde, yürürlükte olmayan bir kanuna atıf yapan içeriğiyle varlığını sürdürmüştür.

Hem 2490 sayılı Artırma, Eksiltme ve İhale Kanunu ve hem de onu yürürlükten kaldırarak aynı konuyu yeniden düzenleyen 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu; kamu kurumlarının satım, kira ve benzeri konularda yapacakları ihalelerin yöntemlerine, içeriklerine ve sonuçlarına ilişkin düzenlemeler taşımaktadırlar.

Gerek bu durum ve gerekse Kanun Koyucunun 2490 sayılı Kanun yürürlükten kaldırılmış olmasına rağmen, 6570 sayılı Kanunun ona atıf yapan 14. maddesinde bir değişiklik yapma gereğini duymamış olması, anılan 14. maddedeki atfın, 2490 sayılı Kanunu yürürlükten kaldıran ve onun yerine yürürlüğe giren 2886 sayılı Kanuna yönelik olarak da devam ettiğinin kabulünü gerektirmektedir.

Dolayısıyla; 2886 sayılı Devlet İhale Kanununa göre kiraya verilen taşınmazların da (6570 sayılı Kanunun 1. maddesinde öngörülen koşulları taşımaları halinde),  6570 sayılı Kanun kapsamında olacaklarının ve bunlara ilişkin kira sözleşmeleriyle ilgili olarak, ancak 7. maddede tahdidi olarak sayılan nedenlerden birine dayanılmak ve ilam alınmak suretiyle tahliyenin sağlanabileceğinin kabulü gerekir.

Somut olay bu çerçevede değerlendirildiğinde: Davalının kira sözleşmesini fesih beyanını ve tahliye istemini dayandırdığı, taraflar arasındaki kira sözleşmesinin yukarıda değinilen 1. maddesinde öngörülen hal (Yap-İşlet-Devret modeline ilişkin sözleşmenin imzalanmış olması), 6570 sayılı Kanunun 7. maddesinde tahdidi olarak düzenlenen tahliye sebepleri arasında yer almamaktadır.

Ne var ki; somut olayda, taraflar arasındaki kira sözleşmesine konu taşınmazın nitelikleri itibariyle 6570 sayılı Kanun kapsamında bulunup, bulunmadığı (Kanunun 1. maddesinde öngörülen şekilde belediye teşkilatı olan yerlerle, iskele, liman ve istasyonlardaki örtülü taşınmazlardan olup, olmadığı) dosya kapsamından açıkça anlaşılamamaktadır.

Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece öncelikle davaya konu taşınmazın (kiralananın) 6570 sayılı Kanun kapsamında bulunup, bulunmadığı belirlenmek suretiyle, eğer anılan Kanun kapsamında ise davalının kira süresinin bitiminden önce sözleşmenin 1. maddesi hükmüne dayalı olarak yarattığı muarazanın önlenmesine ve davacının kira süresinin sonuna kadar bu sıfatının devam edeceğinin tespitine karar verilmesi; nitelikleri itibariyle taşınmazın 6570 sayılı Kanun kapsamında bulunmadığının belirlenmesi halinde ise, söz konusu sözleşme hükmüne geçerlilik tanınarak uyuşmazlığın çözülmesi gerekir.

Yerel Mahkemenin eksik incelemeyle ve yanılgılı değerlendirmeye dayalı olarak verdiği direnme kararı, açıklanan bu değişik gerekçeyle bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile,direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçeyle H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 08.07.2009 T. E:13-282, K:320

Aynı doğrultudadır; HGK. 08.07.2009 T. E:13-289, K:321


Davanın, 2/B'ye itiraz niteliğinde olduğu, 6831 Sayılı Yasanın 11. maddesine göre davaya bakma görevinin İdare Mahkemelerinin değil genel mahkemelerin olacağı-

HGK. 03.06.2009 T. E: 20-147, K: 231

Taraflar arasındaki “Kadastro Tespitine İtiraz” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Nazilli Kadastro Mahkemesince davanın reddine dair verilen 4/10/2007 gün ve 2006/154-2007/99 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 20.Hukuk Dairesinin 2/7/2008 gün ve 7327-9745 sayılı ilamı ile; (...Kadastro sırasında Derebaşı Köyünde bulunan dava dilekçesine ekli listede ada parsel numaraları yazılı 153 adet taşınmazın arazi kadastrosu ekiplerince Hazine adına orman sınırı dışına çıkartıldığını ve Tapu Kadastro Genel Müdürlüğünün 2005/22 nolu genelgesine aykırı olarak arazi kadastro ekiplerince askı ilanı yapıldığını, bu görevin orman kadastro ekiplerine ait olduğunu bildirerek askıya çıkarma işleminin iptalini istemiştir. Mahkemece, davanın görev yönünden reddine, davacının İdare Mahkemesinde dava açmakta muhtariyetine karar verilmiş, hüküm davacı Orman Yönetimi tarafından temyiz edilmiştir.

Dava kadastro tespitine itiraz niteliğindedir.

Çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde tespit tarihinden önce 09.06.1969 tarihinde ilan edilip kesinleşen orman kadastrosu bulunmaktadır. Daha sonra 2005 yılında 3402 Sayılı Yasanın 4. maddesine göre yapılıp dava tarihinde kesinleşmeyen aplikasyon ve 2/8 uygulaması vardır. Çekişmeli taşınmazlar bu çalışmada 2/B sahasında bırakılmıştır.

6831 Sayılı Yasanın 11. maddesine göre “... tutanak ve kararlara karşı askı tarihinden itibaren 6 ay içinde kadastro mahkemelerine ... müracaatla sınırlamaya ve bu yasanın 2. maddesine göre orman sınırı dışına çıkarma işlemlerine Çevre ve Orman Bakanlığı, Orman Genel Müdürlüğü ve hak sahibi gerçek ve tüzel kişiler itiraz edebilir. ... 2. maddeye göre orman sınırı dışına çıkarma işlemlerine karşı Orman Genel Müdürlüğünce açılacak davalarda hasım, hak sahibi gerçek ve tüzel kişiler ile Çevre ve Orman Bakanlığıdır.

3402 Sayılı Yasanın 4/3. maddesine göre yapılan orman kadastrosunda (5304 Sayılı Yasa ile değiştirilmeden önce) kadastro çalışma alanı sınırında orman bulunduğu takdirde durum çalışmaya başlamadan 2 ay önce Orman Genel Müdürlüğüne bildirilir ve Orman Genel Müdürlüğünce orman sınırları belirlenerek harita ve tutanakları ile birlikte kadastro ekiplerine teslim edilir. Kadastro ekiplerince bu harita ve tutanaklar esas alınarak ölçü ve harita işlemleri tamamlanır. 2 ay içinde orman kadastro ekipleri orman sınırını belirlemezse arazi kadastro ekipleri bu sınırlandırmayı yapar, böylece orman kadastro işlemleri ikmal edilmiş sayılır. Orman kadastrosu ister orman kadastro ekiplerince ister arazi kadastro ekiplerince yapılsın düzenlenen askı cetvelleri ile pafta örnekleri 30 gün süre ile arazi kadastro ekiplerince ilan edilir. Bu uygulama ilk defa orman kadastrosu yapılan yerler için geçerlidir. Somut olayda olduğu gibi daha önce yapılıp kesinleşen bir orman kadastro çalışması varsa, kesinleşen sınırlara aynen uyularak 3402 Sayılı Yasanın 22/5. maddesi uyarınca kesinleşen orman kadastrosunun tapu kütüğüne aynen aktarılması ile yetinilir. Yani 3402 Sayılı Yasanın 4/3. maddesi gereğince kurulan komisyonlara 6831 Sayılı Yasanın 2/B madde uygulama görevi verilmemiştir.

Yukarda açıklanan olgular ve dava dilekçesindeki açıklamaya göre dava, 2/B'ye itiraz niteliğindedir. 6831 Sayılı Yasanın 11. maddesine göre davaya bakma görevi İdare Mahkemelerinin değil genel mahkemelerindir.

0 halde; mahkemece yapılacak iş: 3402 Sayılı Yasanın 25 ila 30. maddelerine göre yargılamaya devamla Çevre ve Orman Bakanlığı ile tespit tutanaklarında yazılı hak sahipleri davaya dahil edilip husumet yaygınlaştırıldıktan sonra davanın esası hakkında karar vermekten ibarettir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre,

Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Ozel Dairenin bozma kararında açıklanan nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 3/6/2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.

HGK. 03.06.2009 T. E:20-147, K:231

……………………………………..

 

İdari yargının görev alanına giren dava türleri arasında gerçek kişilere ya da özel hukuk tüzel kişilerine karşı açılan davaların bulunmadığı, bu nedenle; idari yargı mercilerinde ancak ilgili idarenin dava edilebileceği; gerçek ya da tüzel kişiler aleyhine dava açılamayacağı-

HGK. 13.05.2009 T. E: 11-85, K: 180

Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 12.Asliye Ticaret Mahkemesince mahkemenin görevsizliğine dair verilen 05.04.2006 gün ve 2006/69-185 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 18.06.2007 gün ve 2006/7441-9230 sayılı ilamı ile ; “...Davacı vekili, müvekkilinin davalı şirket nezdinde yatırım hesabı bulunduğunu, dava dışı Zincirlikuyu Vergi Dairesi tarafından davalıya yazılan yazıda müvekkilinin ortağı bulunduğu bir başka şirketin borcu nedeni ile alınan ihtiyati haciz kararı uyarınca bilgi isteme yazısı gönderilmiş olmasına rağmen yanlış yorumlanarak müvekkili hakkında haciz işlemi yapıldığını ileri sürerek, haczin kaldırılmasını, haksız haciz nedeni ile uğradığı zararın giderilmesi için maddi ve manevi tazminata karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, vergi idaresi istemi üzerine işlem yapıldığını, idari yargının görevli olduğunu, savunarak, davanın reddini talep etmiştir.

Mahkemece, haciz kararının yerinde olup olmadığı, vergi dairesinin talebinin haksız olup olmadığının denetlenmesi idari yargının görev alanı dışında olduğundan görevsizlik kararı verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

Dava, haksız haciz uygulaması nedeni ile maddi ve manevi tazminat istemine ilişkin olup, davacı vekili, vergi idaresinin müvekkili hakkında davalı şirket nezdinde hesabı bulunup bulunmadığını sormasına rağmen, davalının istem dışı ve haksız olarak müvekkiline ait hesaplar üzerine haciz koyduğunu ileri sürmüştür. Mahkemece, vergi dairesinin talebinin haksız olup olmadığının denetlenmesi görevinin idari yargının görev alanına girdiği gerekçesi ile görevsizlik kararı verilmiş ise de, davacının istemi davalı özel hukuk tüzel kişisinin, hesapları  üzerine  koyduğu  haczin  haksız olduğunun tespitine dayalı olup, davada, idare davalı olmadığı gibi uyuşmazlığın çözümünde de idarenin verdiği kararın hukuka uygunluğunun denetlenmesi söz konusu değildir. Bu nedenle davanın idari yargı görev alanına girdiği gerekçesi ile görevsizlik kararı verilmesi doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir...”  gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN:Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, haksız haciz uygulaması nedeniyle maddi ve manevi tazminat  ve uygulamanın kaldırılması istemine ilişkindir.

Mahkemece yargı yolu yönünden görevsizlik kararı verilmiş; karar özel dairece haciz özel hukuk tüzel kişisi tarafından konulduğundan, işin esasına girilip çözüme ulaşılması gerekir iken görevsizlik kararı verilmesi yanlış bulunarak bozulmuştur. Mahkeme çoğunlukla verdiği kararla önceki kararında direnmiştir.

Direnme kararını davacı vekili temyize getirmektedir.

Davacının dava dışı şirkette menkul yatırım hesabının bulunduğu, davacının da ortağı olduğu ADK Faktoring Finans Hizmetleri A.Ş. nin vergi borcundan dolayı Gelir İdaresi Başkanlığı İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı Zincirlikuyu Vergi Dairesi Müdürlüğü’nce İMKB Takas ve Saklama Bankası A.Ş.’ne ve davalı Merkezi Kayıt Kuruluşu A.Ş.ye hitaben yazılan 10.12.2005 tarihli yazılar ile; açık kimliği yazılı mükellefler hakkında vergi dairesince alınan ihtiyati haciz kararı bulunduğu, davacının da içinde bulunduğu yedi kişinin banka nezdinde menkul değer, hak ve alacağının bulunup bulunmadığının 213 sayılı VUK’nun 148. maddesi gereğince 15 gün içinde kendilerine bildirilmesi ve bilgi verilmediği, yanlış ve yanıltıcı bilgi verildiği taktirde sorumlular hakkında -213 sayılı V.U.K.nun mükerrer 355.maddesi gereği 1.180 YTL Özel Usulsüzlük cezası kesileceği” hususunun bildirildiği, yazının davalı özel hukuk tüzel kişisine ulaşması üzerine ihtiyaten haczin uygulandığı, durumun ilgili idareye bildirildiği, uyuşmazlık konusu değildir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yargı yolu noktasında olup; davaya bakma görevinin adli yargı yerine mi idari yargı yerine mi ait olduğunun çözümü gerekmektedir.

İlkin konuya ilişkin yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır:

2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Kapsam ve Nitelik” başlıklı 1.maddesinde; “Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare mahkemeleri ve vergi mahkemelerinin görevine giren uyuşmazlıkların çözümü, bu Kanunda gösterilen usullere tabidir. Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare mahkemeleri ve vergi mahkemelerinde yazılı yargılama usulü uygulanır ve inceleme evrak üzerinde yapılır.” Denilmektedir.

Aynı Kanunun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlığını taşıyan 2.maddesinin 1 numaralı bendinde de ; idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları; İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişilik hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları ile taksim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar, idari dava türleri olarak sayılmıştır.

2576 Sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri Ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu Ve Görevleri Hakkında Kanun’un 6.maddesinde ise;“Vergi mahkemeleri: a)Genel bütçeye, il özel idareleri, belediye ve köylere ait vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezaları ile tarifelere ilişkin davaları, b) (a) bendindeki konularda 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun uygulanmasına ilişkin davaları, c) Diğer kanunlarla verilen işleri, Çözümler.” Hükmü yer almaktadır.

Bu hükümlerden de anlaşıldığı üzere, idari yargının görev alanına giren dava türleri arasında gerçek kişilere ya da özel hukuk tüzel kişilerine karşı açılan davalar bulunmamaktadır. Bu nedenle; İdari yargı mercilerinde ancak ilgili idare dava edilebilir; gerçek ya da tüzel kişiler aleyhine dava açılamaz.

Eldeki dava, gerçek kişi tarafından özel hukuk tüzel kişisi aleyhine, tüzel kişinin işleminin iptali ve bu işlem nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.

Davada, vergi dairesince davacı hakkında bilgi sorulmasına karşın, davalı şirketin bu istemi yanlış yorumlayarak davacının hesapları üzerine ihtiyati haciz uygulaması ve davacının ihtiyati haczin kaldırılması yönündeki başvurusunu da reddederek zararına neden olması maddi olgusuna dayanılarak, hesaplar üzerine davalının uygulanan haczin kaldırılması, 5.500 TL maddi ve 1.000 TL manevi tazminata hükmedilmesi istenmiştir.

Her ne kadar, davaya konu ihtiyati haciz işlemi, davalı tarafından Vergi Dairesinin 10.12.2005 tarihli yazısına dayanılarak gerçekleştirilmişse de,  eldeki davada anılan idareye husumet yöneltilmemiş; 10.12.2005 tarihli yazı ile bildirilen idare işlemi değil; bu işleme dayanan davalı şirketin uygulaması davaya konu edilmiştir.

Davanın bu niteliği, davacının gerçek kişi, davalının da özel hukuk tüzel kişisi (şirket) olması, idareye karşı açılmış bir davanın da bulunmaması karşısında idari yargı yeri değil, adli yargı yerinin görevli olduğunda duraksama bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup; direnme kararının  bozulması gerekir.

S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 13.05.2009  gününde, oybirliği ile karar verildi.

HGK. 13.05.2009 T. E:11-85, K:180


Belediye başkanı her ne kadar 5393 sayılı Kanunun 38. maddesine göre, belediyeyi yargı yerlerinde temsil etmek görev ve yetkisini haiz ise de; belediye meclisinin yetki ve görevi kapsamında bulunan bir konuda, belediyeyi temsilen, Belediye meclis kararı olmadan ve yetki verilmeden belediye başkanınca açılan bu davada, Kanun dolanılarak işin esasına girilmesinin ve bu cümleden olarak, taşınmazın önceki malikine iadesi konusunda hüküm tesisinin olanaklı olmayacağı-

HGK. 27.05.2009 T. E: 5-159, K: 210

Taraflar arasındaki “Tapu İptali ve Tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Narman Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 11.06.2008 gün ve 2008/22 E-24 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 5.Hukuk Dairesinin 15.12.2008 gün ve 2008/14065-16143 sayılı ilamı ile; (...Dava, davacı idare tarafından daha önceden kamulaştırılan ancak bedeli ödenmeyen taşınmaza idarenin artık ihtiyacı olmadığından, önceki malikleri adına tapuya tescili istemine ilişkindir.

Mahkemece davacı yanın davayı açmakta hukuki yararı bulunmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Kamulaştırma kararı idari yönden kesinleştiği gibi, açılan bedel artırım davası da kesinleştiğinden, davalının her zaman ödenmeyen çekişmesiz bedel ile arttırılan bedelin tahsili için yasal yollara başvurma hakkı olduğu, bu nedenle de ihtiyacı kalmayan taşınmazı iade etmekte davacı idarenin hukuki yararı bulunduğu gözetilerek ve davanın davalı tarafça kabul edildiği de nazara alınarak işin esasına girilip, esastan hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi,

Doğru görülmemiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı temsilcisi ve davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, davacı idare tarafından önceden kamulaştırılan, ancak bedeli ödenmeyen taşınmaza idarenin artık ihtiyacı olmadığından, önceki malikleri adına tapuya tescili istemine ilişkindir.

Davacı Narman Belediye Başkanlığı temsilcisi dava dilekçesinde; Belediye Başkanlığı yararına kamulaştırılmış olan davalıya ait 101 ada 151 parsel sayılı taşınmazın 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 16. maddesi uyarınca verilen tescil kararına dayanılarak idare adına tescil edildiğini, ancak taşınmazın amacına uygun kullanılmadığı gibi başka bir ihtiyaç için de kullanılamayacağını ileri sürerek, taşınmazın davacı idare adına olan tapu kaydının iptali ile davalı adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili 22.5.2008 tarihli dilekçesinde ve duruşmada, davayı kabul ettiklerini beyan ve imza etmiştir.

Mahkemenin, “davacı idarenin kamulaştırma yoluyla mülkiyetine geçen taşınmazı tapuda rızaen davalıya devir hak ve yetkisine sahip olmasına ve kamulaştırılan taşınmazın önceki malikine iadesi konusunda Kamulaştırma Kanunu’nun 22. maddesinde açık düzenleme bulunmasına rağmen, davacının böyle bir dava açmakta hukuki yararının bulunmadığı” gerekçesiyle “davanın reddine” dair verdiği karar, taraf vekillerinin temyizi üzerine Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuştur.

Bozmadan sonra, usulüne uygun davetiye tebliğine rağmen davacı idareyi temsilen duruşmaya katılan olmamış; davalı vekili ise, davayı takip edeceklerini beyanla, bozma ilamına uyulmasına karar verilmesini talep etmiş; Yerel Mahkeme önceki kararında direnmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’ndaki görüşmeler sırasında, esasın incelenmesine geçilmeden önce; hükmün davacı yararına bozulmasından sonra, bozma ilamına karşı davacı tarafça beyanda bulunulmamış ve davalı vekilinin de bozmaya uyulmasını istemiş olması karşısında, Mahkemece direnme kararı verilmesine usulen olanak bulunup bulunmadığı ön sorun olarak incelenmiş ve şu sonuca varılmıştır:

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 429. maddesi hükmüne göre, Hakim, Yargıtay'ın bozma kararı üzerine tarafları duruşmaya çağırıp dinledikten sonra bozma ilamına uyulup uyulmayacağına karar verir.

Görülüyor ki hakim, kural olarak Yargıtay bozma kararına uyup uymamak konusunda tarafların düşünce ve istekleri ile bağlı olmayıp,  bu yönden serbest davranmak, uyma ya da direnme kararı vermek yetkisine sahiptir.

Diğer taraftan, nizalı kazada eğer bozma kararına karşı diyecekleri sorulan tarafların bozma kararına uyulmasını istemeleri, bozma nedenleri bakımından bozma kararına uyulmasını isteyen tarafı bağlayabilecek ve davayı karşı taraf yararına sona erdirebilecek bir nitelik taşıyorsa böyle bir durumda hakimin artık direnme kararı vermesi olanağı bulunduğundan da söz edilemez.

Eş söyleyişle, bozma nedenlerinin Kamu düzenine ilişkin ve dolayısı ile hakimin kendiliğinden (re'sen) göz önünde bulundurulması gereken sebeplerden olmaması halinde taraflar veya vekilleri, bozma kararına uyulmasını istemişlerse,  artık mahkeme önceki kararda direnemez.

Bu bağlamda somut olay incelendiğinde; eldeki dava çekişmesiz yargıya ilişkin olmayıp, ortaklığın giderilmesi davasında olduğu gibi, çift yönlü bir dava niteliğinde de değildir.

Ne var ki; davanın tarafları ve uyuşmazlık açısından, kamu düzenine ilişkin ve dolayısıyla taraf iradelerinin hukuki sonuç doğurmasına engel olacak bir yönünün olup olmadığının irdelenmesi gerekmektedir.

5393 sayılı Belediye Kanununun 18/e maddesine göre, Belediyeye ait taşınmaz mal alımına, satımına, takasına, tahsisine, tahsis şeklinin değiştirilmesine veya tahsisli bir taşınmazın kamu hizmetinde ihtiyaç duyulmaması halinde tahsisin kaldırılmasına karar verme yetkisi Belediye Başkanına değil, Belediye Meclisine aittir.

Belediye yararına yapılan kamulaştırma nedeniyle idare adına tescil edildiği anlaşılan taşınmazın tapu kaydının iptaliyle önceki malik adına tescilinin talep edildiği eldeki davanın, Belediyeyi temsilen bizzat Belediye Başkanı tarafından açıldığı; ancak Belediye Meclisince, taşınmazın mülkiyetinin davalıya iadesi yönünde alınmış bir karar bulunmadığı gibi, Belediye Başkanına bu hususta bir görev ve yetkinin verilmediği de anlaşılmaktadır.

Davacının, davanın konusu üzerinde tasarruf yetkisinin bulunmadığı böyle bir davanın niteliği ve uyuşmazlık kapsamının, kişisel yönünden çok kamusal yönünün ağır bastığı kuşkusuzdur.

Kamu düzenine ilişkin olan ve dolayısı ile hakimin kendiliğinden (re'sen) göz önünde bulundurması gereken temyize konu davada, taraf iradelerinin hukuki sonuç doğurmayacağı; Mahkemenin, taraf iradelerini nazara almadan direnme kararı vermesinin olanaklı bulunduğuna oybirliğiyle karar verilmiştir.

Ön sorun bu şekilde aşıldıktan sonra, işin esasına gelince;

Öncelikle belirtilmelidir ki, davacının dava hakkına sahip olması, dava açabilmesi için yeterli değildir. Bundan başka, davacının dava açmakta hukuki yararının bulunması gerekli olup, dava hakkı, hukuki yarar ile sınırlıdır.

Eda davalarında davacı, kural olarak dava açmakta hukuki yararının varlığını bildirmek ve ispat etmekle yükümlü değildir. Ne var ki, şüphe halinde hukuki yararın bulunup bulunmadığının inceleme konusu yapılması gerektiği açıktır.

Bu noktada; 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 18. maddesinin 1. fıkrasının e bendine göre, “Taşınmaz mal alımına, satımına, takasına, tahsisine, tahsis şeklinin değiştirilmesine veya tahsisli bir taşınmazın kamu hizmetinde ihtiyaç duyulmaması halinde tahsisin kaldırılmasına; üç yıldan fazla kiralanmasına ve süresi yirmi beş yılı geçmemek kaydıyla bunlar üzerinde sınırlı aynî hak tesisine karar vermek” görev ve yetkisi Belediye meclisine aittir.

Taşınmaz mal satımına, trampasına ve tahsisine ilişkin meclis kararlarını uygulamak yetkisi ise, aynı Kanunun 34. maddesi uyarınca, Belediye Encümenine tanınmıştır.

Öte yandan, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 38. maddesinde Belediye Başkanına, belediye teşkilatının en üst amiri olarak belediye teşkilatını sevk ve idare etmek, belediyeyi yargı yerlerinde temsil etmek görev ve yetkisi verilmiş olup; aynı maddede ayrıca, Kanunlarla belediyeye verilen ve belediye meclisi veya belediye encümeni kararını gerektirmeyen görev ve yetkileri de kullanacağı, belirtilmiştir.

Şu açık hükümler karşısında, Belediye adına kayıtlı bulunan taşınmazın her ne şekilde olursa olsun devir yetkisinin belediye başkanı ya da belediye encümenine değil, belediye meclisine ait olduğu; belediye başkanının Kanunda öngörülen görev ve yetkilerini aşarak, taşınmaz malın devri konusunda dava yoluyla da olsa tasarrufta bulunamayacağı her türlü duraksamadan uzaktır.

Diğer bir ifadeyle, belediyeye ait bir taşınmaz malın devri, belediye meclisinin ancak bu yönde alacağı bir kararla ve bu kararın Belediye Encümenince uygulanması suretiyle mümkündür.

Somut olayda olduğu gibi, belediye başkanı her ne kadar 5393 sayılı Kanunun 38. maddesine göre, belediyeyi yargı yerlerinde temsil etmek görev ve yetkisini haiz ise de; belediye meclisinin yetki ve görevi kapsamında bulunan bir konuda, belediyeyi temsilen, Belediye meclis kararı olmadan ve yetki verilmeden belediye başkanınca açılan bu davada, Kanun dolanılarak işin esasına girilmesi ve bu cümleden olarak, taşınmazın önceki malikine iadesi konusunda hüküm tesisi olanaklı değildir.

Bu itibarla, 5393 sayılı Belediye Kanunu hükümlerinin açıkça ihlali suretiyle açılan davada; davacının, dava açmakta korunmaya değer bir hukuki yararının varlığından söz edilemeyeceği kuşkusuzdur.

Şu da eklenmelidir ki; tarafların, dava konusu taşınmaz üzerinde tasarruf yetkilerinin bulunmadığı böyle bir davada, davalı tarafça davanın kabul edilmiş olmasının da, davayı ve uyuşmazlığı sona erdirmeyeceği açıktır.

Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece, isabetli değerlendirme ve teşhis sonucu, davanın hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddine dair verilen önceki kararda direnilmiş olması usul ve yasaya uygundur. Direnme kararı bu nedenle onanmalıdır.

S O N U Ç: Davacı temsilcisi ile davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahali olmadığına, 27.05.2009 gününde oybirliği ile karar verildi.

HGK. 27.05.2009 T. E:5-159, K:210


Davacı imar işlemine konu Encümen kararının iptalini ve idari işlemin ortadan kaldırılmasını istemediğine, tapu iptal ve tescil isteğinde bulunduğuna göre, ortada mülkiyet uyuşmazlığı söz konusu olduğundan, uyuşmazlığın idari yargı yerinde değil adli yargı yerinde görülmesi gerekeceği, tapu iptal ve tescil davalarının kayıt maliklerine karşı açılacağı, o halde davalı Belediyenin kayıtla bir ilgisi olmadığına göre davada Belediyeye husumet yöneltilemeyeceği-

HGK. 04.03.2009 T. E: 8-59, K: 106

Taraflar arasındaki “tapu iptal ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Gaziosmanpaşa 3.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın  reddine  dair verilen 26.7.2005 gün ve 227-510 sayılı kararın incelenmesi davacılar  vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay  8.Hukuk Dairesinin 5.6.2007 gün ve 3127-3552 sayılı ilamı ile; (... Davacılar vekili, mülkiyeti vekil edenlerine ait taşınmazların imar uygulanması sonucu 4552 ada 4 parsel numarasıyla davalılar adına tapuya tescil edildiğini açıklayarak tapu kaydının iptali ile vekil edenleri adına tapuya tesciline karar verilmesini istemiştir.

Davalı Belediye vekili, dava konusu parselin oluşumuna esas olan idari işlem iptal edilmeden iptal ve tescile karar verilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Davalı gerçek kişiler yargılama oturumlarına katılmamışlardır.

Mahkemece, uyuşmazlığa bakmanın idari yargının görevine girmesi nedeniyle davanın görev yönünden reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacılar vekili tarafından temyiz edilmistir.

10.3.1999 tarihinde imar uygulaması sonucu oluşan 4552 ada 4 parselin öncesi 945, 952 ve 961 parsellerdir. 945 parsel dayanak kayıtlara göre 20.6.1995 tarihinde Hasan Seçkin, 952 parsel 8.1.1985 tarihinde Agop Geliboglu adına, 961 parsel 18.1.1985 tarihinde Nevzat Özbek adına tespit ve tescil edilmiş, tapudaki temlikler ve el değiştirmeleri sonucu 10.3.1999 tarihinde davalı gercek kişiler adına tapuya tescil edilmiştir. Davalı Boğazköy Belediyesinin kayıtla herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Dava tapu iptali ve tescil istegine ilişkin olmakla davanın kayıt maliki veya maliklerine yöneltilmesi yeterli olup, ayrıca somut olayda olduğu gibi Belediyenin dava edilmesine gerek bulunmamaktadir. Belediye hakkındaki davanın husumet yokluğu sebebiyle reddine karar verilmesi gerekirken bu konuda olumlu veya olumsuz bir karar verilmemiş ise de, görev yönünden redde ilişkin hüküm davalı Belediye yönünden sonucu itibariyle doğru görülmüştür.

İşin esasına gelince; az önce de açıklandığı üzere dava konusu parselin son tapu kaydı imar uygulaması sonucu oluşturulmuştur. İmar uygulamasına iliskin işlemler idari nitelikte olup, idari yargı yerince iptal edilmedikçe davaya bakılması mümkün değil ise de, görülmekte olan dava mülkiyet uyuşmazlığına ilişkin bulunmaktadır. Dairemizin son yıllardaki uygulamalarına göre mülkiyete ilişkin uyuşmazlıklarda imar uygulaması iptal ettirilmeden davanın yürütülüp sonuçlandırılması mümkündür. Kaldı ki, imar uygulamasının iptali için davacılara süre ve imkan tanınmadan davanın görev yönünden reddine karar verilmiş olması da doğru değildir. Bu durumda yapılacak iş, idari işlemin iptali icin davacılara süre ve imkan tanınması, açılacak davanın sonucunun beklenmesi, ondan sonra uyuşmazlığın çözümü yoluna gidilmesi gerekirken, davacılara bu imkan tanınmadan davanın görev yönünden reddine karar verilmiş olması doğru görülmemiştir....) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacılar vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Davacılar, davalı Boğazköy Belediye Başkanlığı tarafından yapılan imar uygulaması sonucu  davalılar adına oluşan dava konusu 4552 ada, 4 parsel sayılı taşınmazın, gerçekte kendilerine ait olduğunu, davalıların edinimlerinin yolsuz ve hukuka aykırı bulunduğunu ileri sürerek, tapu kaydının iptali ile adlarına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmişlerdir.

Davalı Belediye, imar işlemine karşı idari yargı yerinde dava açılması gerektiğini bildirerek, davanın reddini savunmuş; diğer davalılar esas hakkında beyanda bulunmamışlardır.

Dosyada bulunan çap kaydı ve imar belgelerinin incelenmesinde; dava konusu 4552 ada, 4 parsel sayılı taşınmazın Boğazköy Belediyesinin 12.10.1998 tarih ve 174 sayılı Encümen kararı ile 3194 sayılı İmar Kanununun 18.maddesi uyarınca yapılan imar şuyulandırması sonucu oluştuğu anlaşılmaktadır.

Davacı imar işlemine konu Encümen kararının iptalini ve idari işlemin ortadan kaldırılmasını istemediğine, tapu iptal ve tescil isteğinde bulunduğuna göre,  ortada mülkiyet uyuşmazlığı söz konusu olduğundan, uyuşmazlığın idari yargı yerinde değil adli yargı yerinde görülmesi zorunludur. Yerel mahkemenin uyuşmazlığın   idari yargı yerinde  görülmesi gerektiğine ilişkin gerekçesi yerinde değildir.

Bilindiği üzere, tapu iptal ve tescil davaları kayıt maliklerine karşı açılır. O halde davalı  Belediyenin kayıtla bir ilgisi olmadığına göre davada Belediyeye husumet yöneltilemez.

İptali istenen imar çapının dayanağı olan idari işlem ayakta olduğuna, idari yargı yerinde iptal edilmediğine göre, eldeki davanın dinlenme olanağı da bulunmamaktadır. Yerel mahkemece bu gerekçe ile davanın  reddine karar verilmelidir.

Bu nedenle sonucu itibariyle doğru olan yerel mahkemenin direnme kararı usul ve yasaya uygun olduğundan onanmalıdır.

SONUÇ:Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan, başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 4.3.2009 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

HGK. 04.03.2009 T. E:8-59, K:106

KARŞI OY YAZISI

Dava, kadastrodan önceki zilyetlik hukuki sebebine dayalı olarak TMK. nun 713/1 ve 3402 sayılı Kadastro Kanununun 14. maddesi gereğince açılan mülkiyetin aktarılmasına ilişkin tapu iptali ve tescil davasıdır.

1- Yerel Mahkeme Kararı:

Mahkemece, “…kamu hizmeti görmekle yükümlü olan belediyenin yaptığı işlemin iptali davası, idari işlemin iptalini amaçlayan (güden) bir dava türü olduğundan bu nedenle mahkemenin görevsizliğine, idari yargının görevli olduğuna karar vermek gerektiği gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar verilmiştir…”.

2- Görevli Daire Sorunu:

Dava dosyası yerel mahkemece, önce imar uygulamasından kaynaklanan davalara bakmakla görevli Yargıtay 1. Hukuk Dairesine gönderilmiştir. Özel Daire “…uyuşmazlığın imardan önceki zilyetliğe dayalı olarak açılan tapu iptali ve tescil isteğine ilişkin bulunduğu” gerekçesiyle ve görevsizlikle dosyayı 8. Hukuk Dairesine göndermiştir.

8. Hukuk Dairesi ise, “…3194 sayılı İmar Kanununun 18. maddesinin uygulaması sonucu oluşturulan tapu kaydının iptali istendiğinden 1. Hukuk Dairesi görevlidir. Ne var ki, 1. Hukuk Dairesi görevsizlikle dosyayı 8. Hukuk Dairesine göndermiş bulunduğundan her iki Daire arasında çıkan olumsuz görev uyuşmazlığının Başkanlar Kurulunca çözümlenmesi” için dosya Yüksek 1. Başkanlığa gönderilmiştir.

Yüksek Başkanlar Kurulu’nca yapılan inceleme sonucu, “…davanın zilyetliğe dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkin bulunduğu görüşüyle 8. Hukuk Dairesinin görevsizlik kararının kaldırılmasına ve dava dosyasının görevli 8. Hukuk Dairesine gönderilmesine” karar verilmiştir. Bu karar bağlayıcı niteliktedir.

Böylece, temyiz incelemesi 8. Hukuk Dairesi tarafından yapılmıştır.

Açıklandığı gibi, görev nedeniyle dosyanın geçtiği tüm bu aşamalarda ne özel daireler, ne de Başkanlar Kurulu kararlarında vurguladıkları “imardan önceki zilyetliğin” kadastrodan önceki mi, yoksa sonraki zilyetlik mi, olduğu olgusuna değinmemişlerdir. Her iki durumun hukuki yönden değerlendirilmesi ve doğurdukları hukuki sonuçlar farklıdır. Bu bakımdan bu husus önem taşımaktadır.

3- İstek:

Davacılar Hasan Kazak ve Ömer Kazak vekili, 1.3.2005 harç tarihli dilekçesinde, “…4552 ada 4 nolu parselin esas malikinin davacılar olduğu halde, 10.3.1999 tarihinde Boğazköy Belediyesinin yaptığı imar uygulaması sonucunda 4 ayrı kişi adına tapuya tescil edildiğini, yapılan işlemin bu yönüyle yolsuz tescil niteliğinde bulunduğunu, (…) geçerli bir tescil işlemi için geçerli bir hukuki sebebin bulunmasının  kurucu şart olduğunu, TMK. nun 705. maddesinde (…) mülkiyet tescilden önce kazanılır denildiğini, imar uygulaması sonucu yapılan tescilin hukuki dayanağının olmadığını açıklayarak iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur…”. Görüldüğü gibi, dava dilekçesinde davanın hukuki sebebi (istek) çok açık olarak anlaşılmamaktadır. Bu bakımdan HUMK. nun 213. maddesi uyarınca davacı taraf istiçvaba davet edilerek öncelikle hukuki sebep hakkında ek bilginin alınması gerekirdi. Bu durumda daha sağlıklı bir biçimde hukuki nitelendirme olanağı elde edilebilirdi. Çünkü dava dilekçesinin iyi bir biçimde kaleme alınmadığı görülmektedir.

4- Özel Daire Bozması:

Yerel mahkemece, davanın görev yönünden reddine ilişkin olarak verdiği kararın davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine özel daire bozmasında; “…10.3.1990 tarihinde imar uygulaması sonucu oluşan 4552 ada 4 sayılı parselin öncesi 945, 952 ve 961 (tapulama) parsellerdir. 945 parsel dayanak kayıtlarına göre, 20.6.1995 tarihinde Hasan Seçkin, 952 nolu parsel 8.1.1985 tarihinde Agop Geliboğlu adına, 961 parsel 18.1.1985 tarihinde Nevzat Özbek adına tespit ve tescil edilmiş, tapudaki temlikler ve el değiştirmeler sonucu 10.3.1999 tarihinde davalı gerçek kişiler adına tapuya tescil edilmiştir. Davalı Boğazköy Belediyesinin kayıtla herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Dava, tapu iptali ve tescil isteğine ilişkin olmakla, davanın kayıt malikine veya maliklerine yöneltilmesi yeterli olup, ayrıca somut olayda olduğu gibi belediyenin dava edilmesine gerek bulunmamaktadır. Belediye hakkındaki davanın husumet yokluğu sebebiyle reddine karar verilmesi gerekirken bu konuda olumlu veya olumsuz bir karar verilmemiş ise de, görev yönünden redde ilişkin hüküm davalı belediye yönünden sonucu itibariyle doğru görülmüştür.

İşin esasına gelince; Az önce de açıklandığı üzere dava konusu parselin son tapu kaydı imar uygulaması sonucu oluşturulmuştur. İmar uygulamasına ilişkin işlemler idari nitelikte olup, idari yargı yerince iptal edilmedikçe davaya bakılması mümkün değil ise de, görülmekte olan dava mülkiyet uyuşmazlığına ilişkin bulunmaktadır. Dairenin son yıllardaki uygulamalarına göre, mülkiyete ilişkin uyuşmazlıklarda imar uygulaması iptal edilmeden davanın yürütülüp sonuçlandırılması mümkündür. Kaldı ki, imar uygulamasının iptali için davacılara süre ve imkan tanınmadan davanın görev yönünden reddine karar verilmiş olması da doğru değildir. Bu durumda yapılacak iş, idari işlemin iptali için davacılara süre ve imkan tanınması, açılacak davanın sonucunun beklenmesi, ondan sonra uyuşmazlığın çözümü yoluna gidilmesi gerekirken, davacılara bu imkan tanınmadan davanın görev yönünden reddine karar verilmiş olması doğru görülmemiştir…”

Karşı oy yazan iki sayın üye hükmün onanması yönünde görüş bildirmiştir.

Bozmadan sonra davacı tarafın sunduğu 5.11.2007 tarihli dilekçede bozma ilamı doğrultusunda işlem yapılması, idari yargıda açacakları dava bakımından süre ve imkan tanınması ile açılacak davanın sonucunun beklenilmesi istenilmiştir.

Yerel mahkemece, ilk kararında belirttiği gerekçelerle bozma ilamına karşı direnme kararı verilmiştir. Direnme kararının davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yüksek Hukuk Genel Kurulu’nun sayın çoğunluğunca, görevli yargı yerinin adli yargı olduğu kabul edilmiş, ancak imar parselinin tesciline esas alınan idari işlem iptal edilmedikçe tapu iptali ve tescil davası açılamaz, ilkesi uyarınca davanın reddine karar verilmesi gerektiği görüşüyle ve değişik gerekçeyle hükmün onanmasına karar verilmiştir.

5- Somut Olay ve Hukuki Nitelendirme:

İmar uygulaması sonucu oluşturulan 4552 ada 4 sayılı parselin esası tapulamanın 945, 952 ve 961 nolu parselleridir. Her üç tapulama parselinin tapu kayıtları 1985 yılında hükmen gerçek kişiler adına oluşturulmuştur. Tapu kayıt malikleri arasında davacılar yer almadığı gibi Boğazköy Belediyesi de malik değildir. 945 ve 952 sayılı tapulama parselleri 1995 ve 2003 yılında tapuda yapılan alım ve satımla davalı Hasan Seçkin’e geçmiştir.

Boğazköy Belediyesi tarafından 10.3.1999 tarihinde 3194 sayılı İmar Kanununun 18. maddesi (Boğazköy Belediyesi, Encümen Kararı; 12.10.1998 T., ve 173 sayılı) gereğince tapulamanın 945, 952 ve 961 sayılı parselleri ile birlikte başka bir çok parsel hakkında hamur kuralı uygulanmak suretiyle yapılan imar çalışmaları sonucunda 8 adet imar adasının oluşturulacağı açıklanan encümen kararında belirtilmiştir. Adalardan biri de 4 nolu parselin yer aldığı 4552 adadır. İmar sonucu oluşan 4552 ada 4 sayılı parsele ait tapu kaydına göre, kayıt malikleri (1- Nevzat Seçkin, 2- Şenel Özcan, 3- Nezahat Özbek, 4- Hasan Seçkin) arasında yine davacılar Hasan Kazak ve Ömer Kazak ile davalı belediye bulunmamaktadır.

4552 ada ile ilgili “Tescile Esas Dağıtım Cetveline” göre 4552 ada; kadastronun 4101 ada 1, 2, 3 ve 4 sayılı parselleriyle tapulamanın 945, 952 ve 961 nolu parsellerinden oluşmaktadır. Davacı Mehmet oğlu Hasan Kazak her ne kadar sözü edilen dağıtım cetveli kapsamına göre, kadastronun 4101 ada 3 ve 4 sayılı parsellerin maliki görünüyor ise de, bu parsellerdeki hakları 4552 ada 3 sayılı parsele gitmiştir. Davacı Hasan Kazak’ın isteğinin aynı ada 3 nolu parselle ilgili olduğuna ilişkin bir iddia ve savunmaya da rastlanılmamıştır. O halde hiçbir bilgi, belge, istek ve savunma olmadan davacı Hasan’ın 4552 ada 3 sayılı parselde bulunan hakkının, aynı ada 4 sayılı parselle ilişkilendirilmesi asla mümkün değildir. Kaldı ki, biran için davacı Hasan bakımından bu olgunun doğru olduğu kabul edilse dahi, diğer davacı Ömer Kazak için aynı şey söylenebilir mi?

Görüşmeler sırasında ısrarla imar parseli için idari yargıda açılacak dava olumlu sonuçlandığında imar parselinin iptaliyle eski parsele dönüşeceğinden davacılar da haklarına kavuşmuş olur. Onun için idari yargıda açılacak davanın sonucunun beklenilmesine gerek yoktur. Somut olayda, adli yargı görevlidir. Ancak, imar parseline esas alınan idari işlem iptal edilmedikçe tapu iptali ve tescil davası açılamaz gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmesi ve hükmün değişik gerekçeyle onanması gerektiği yolunda ki görüşün böylece hukuki dayanaktan yoksun olduğu açıktır. Çünkü davacıların imar öncesi ve sonrası oluşan parsellerde hiçbir hakları yoktur. O nedenle imar parselinin idari yargıca iptaliyle eski parsele dönüşse bile davacılar için hukuki sonuç değişmeyecektir. Ancak, ilke olarak bir imar adası içinde yer alan parsellerden biri için idari yargıda açılan iptal davası olumlu sonuçlandığında aynı adada yer alan ve dava açmayan diğer parsel malikleri de bu sonuçtan yararlanır. Fakat somut olayda, böyle bir durum söz konusu değildir.

Esasen mahkemece, olayın çözümünde önemli unsur ve kanıt oluşturan 945, 952 ve 961 sayılı parsellere ait tapulama tutanakları ve ekleri ile bu parsellerin tapularının oluşumuna esas alınan hüküm dosyaları, imar tapusunun oluşumuna dayanak yapılan imar evrakı (temyiz aşamasında Yargıtay’ca imar evrakı eksiklikten getirtilmiştir.) ve diğer belgelerin hiç biri getirtilmemiş, keşif de yapılmadığından keşfe dayalı hiçbir kanıtta elde edilememiştir. İddia ve savunma doğrultusunda hiçbir kanıt toplamadan imar uygulamasının yapıldığı bilgisi üzerine imar evrakı dahi getirtilip denetlenmeden mahkemece, alelacele görevsizlik kararı verildiği anlaşılmıştır. Bu her şeyden önce “adil yargılama ilkesine” aykırıdır. Adil yargılamanın güvencelerini içeren ve 10.4.1953 tarih, 6336 sayılı Kanunla Türkiye’nin de katıldığı İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin (kısaca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin) 6. maddesinde; “…herkes gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasını makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir...” denilmektedir. Somut olayda; hakkaniyete uygun ilkesine uyulmadığı açıktır. Zira hiçbir kanıt toplanmadan dava sonuçlandırılmıştır. Bu haliyle istek ve hukuki nitelendirme de duraksama hasıl olmuştur. (Adil yargılama hakkı için, Doç. Dr. Kemal Başlar, Türk Mahkeme Kararlarında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Nisan 2008 baskı, Şen Matbaa, Sayfa:26, 36; Güney Dinç, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Malvarlığı Hakları, Türkiye Barolar Birliği Yayını, Ankara Mayıs 2007 baskı, Şen Matbaa, Sayfa: 1, 356, 463’e bkz.)

Tüm bu açıklamalar ve hukuki olgular gözetildiğinde, dava (istek) şöyle tanımlanabilir.

Dava, kadastrodan (tapulamadan) önceki zilyetlik hukuki nedenine dayalı olarak TMK. nun 713/1. ve 3402 sayılı Kadastro Kanununun 14. maddesi gereğince açılan mülkiyetin aktarılmasına ilişkin tapu iptali ve tescil davasıdır.

Dava, imar uygulamasından sonra 2005 yılında açılmıştır. İmar parselinin esası olan ve 766 sayılı Tapulama Kanununa göre tespit ve tescilleri yapılan 945, 952 ve 961 sayılı parseller imar uygulamasının kesinleşmesiyle ortadan kalkmıştır. Artık imarın 4552 ada 4 nolu parseli bunların yerine geçmiştir. Dava açıldığı tarihte tapulama parseli diye bir parsel kalmadığından zorunlu olarak imar parseline karşı dava açılacaktır ve açılmıştır.

Dairelerin görevsizlik kararlarıyla, Başkanlar Kurulu’nun görevlendirme kararında, sözü edilen ve davacıların dayandığı zilyetlik hukuki sebebi imardan önce, ancak tapulamadan sonraki zilyetlik ise, belirlenen bu zaman dilimi içinde taşınmazlar tapulu olduğundan, tapulu taşınmazlar üzerinde sürdürülen zilyetlik herhangi bir hak bahşetmez ve hukuki sonuç doğurmaz. Davacılar kayden hak sahibi de değildirler. Davacıların bu yöne ilişkin açık ve değerlendirilmesi gereken bir istekleri de yoktur. Ortaya çıkan yanılgı imar uygulamasıyla tapulama parsellerinin ortadan kalkmasından kaynaklanmaktadır.

Şayet, imar uygulaması yapılmamış olsaydı ya da, imar uygulamasından önce aynı dava açılmış bulunsaydı herhalde tapulama parselleri esas alınarak dava açılacaktı. Böyle bir durumda tapulamadan önceki zilyetliğe dayanıldığı kabul edilerek kazanmayı sağlayan zilyetlikle taşınmaz edinme koşulları yanında 766 sayılı Tapulama Kanununun 31/2 ve 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3. maddesindeki 10 yıllık hak düşürücü süre içinde davanın açılıp açılmadığı olgusunun da değerlendirilmesi gerekirdi. Öyle ise, davanın tapulamadan önceki zilyetlik hukuki sebebine dayalı olarak açıldığının kabulü gerekir. Bu nedenle uyuşmazlık mülkiyet hakkına dayalı bulunduğundan adli yargı yeri görevlidir. Bu konuda çoğunluk ile azınlık arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davalı belediye kayıt maliki olmadığından tapu iptali ve tescil davasında kendisine husumet düşmez. Ortada idari işlemin iptali için açılmış bir dava ve istekte yoktur. Bozmanın bu yöne ilişkin bölümü yerindedir. Kişilerinde birbirlerine karşı idari yargıda dava açmaları olanaklı değildir. Bu yönüyle de somut olayda adli yargı yeri görevlidir.

Salt imar işlemindeki haksızlık ve usulsüzlüklere dayalı isteklere ilişkin davalar, işlemi yapan idareye karşı 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 7. maddesi gereğince 60 gün içinde açılması halinde idari yargı yerinde görülür.

Arazi toplulaştırma işlemi de bir idari işlemdir. Toplulaştırma işleminden önce kadastral parselde mevcut hakkın aynen toplulaştırma parseline yansıtılması gerekir. Yansıtılmamışsa bu usulsüzlük adli yargıda dava konusu edilebilir. (HGK. nun 30.5.2007 gün ve 2007/1-319 esas, 2007/324 sayılı kararı, 20. Hukuk Dairesinin 14.12.2007 gün ve 2007/1045 esas, 2007/16522 sayılı kararı)

Yine Hukuk Genel Kurulu 4.5.1994 gün ve 1994/1-99 esas, 1994/298 sayılı kararında; “…Yerel mahkemenin tapu iptali ve tescil davasına ilişkin kabul kararı, özel dairece idari yargının görevli olduğu gerekçesiyle bozulmuştur. Oysa, imar uygulaması kesinleşmiş ve imar çapı oluşmuştur. Dava da, mülkiyet hakkına dayalı olarak açılmış bulunmaktadır. O itibarla yerel mahkemenin uyuşmazlığın adli yargıda çözümlenmesine değinen direnmesi yerindedir…” denilmektedir. Hukuk Genel Kurulunun 8.12.2004 gün ve 2004/1-468 esas, 2004/662 sayılı kararı aksi yönde ise de, en son verdiği bir kararı ise şöyledir.

Hukuk Genel Kurulu, 6.2.2008 gün ve 2008/15-28 esas, 2008/88 sayılı kararında; “…Belediyelerce 3194 sayılı İmar Kanununun 18. maddesi hükümleri gereğince gerçekleştirilen parselasyon, (şuyulandırma) işlemlerinin idari bir karara dayandıkları, bu karar ve işlemler kesinleştikten sonra kadastral mülkiyet durumunun, İmar Kanununun belirlediği yeni bir mülkiyet durumuna dönüştüğü, ilgililerin bu uygulamaya yönelik, salt imar uygulaması işlemlerindeki haksızlık ve usulsüzlüklere dayalı taleplerini içeren davaların görülme yerinin idari yargı olduğu ve bu tür taleplerin adli yargı yerinde dinlenirliği olmadığı kuşkusuzdur. (…) Bu şekliyle talebin İmar Kanunu ve Yönetmeliğine dayalı idari işleme yönelik, bu işlemin bünyesini değiştirici ve etkileyici nitelikle olduğunu kabule olanak yoktur. (…) Burada önemle üzerinde durulması gereken husus, kadastral parsel üzerinde sözleşme ile doğan hakların şuyulandırma işlemi sonucu ortaya çıkan parsellere yansıtılıp yansıtılmayacağıdır.

(…) Somut olayda; sözleşme akdedilmiş ve imalata başlamadan evvel kadastral parsel imar uygulamasına konu olmuş, 2 ve 3 parsel sayılı taşınmazlara dönüşmüştür. Sözleşme, oluşan bu yeni duruma göre hayata geçerek, bunlardan 2 nolu parsel üzerinde imalat gerçekleştirilmiştir. İş sahibi davalıların açtıkları ifaya yönelik dava da, bu olgularla değerlendirilerek, sonuçta davalılar sözleşmeden kaynaklanan haklarını imalatı gerçekleşen taşınmazda ve sözleşme gereği almaları gereken daire sayısınca almış, hükmen pay sahibi ve malik olmuşlardır. Ancak, aynı kararda kadastral parsele göre düzenlenen sözleşmede belirlenen plana uygun imalatın fiilen gerçekleşmediği, blok sayısının değişip, daire sayısının aynı kaldığı, m2 lerinin büyüdüğü de bir vakıa olarak ortaya konulmuş, kadastral parsellerden gelen 3 sayılı parsel üzerinde imalat bulunmadığından tarafların bu parsellerdeki payları konusunda olumlu ya da olumsuz herhangi bir karar verilmemiş, bunun çözümü eldeki davaya bırakılmıştır. (…) Durum böyle olunca, sözleşmeye konu kadastral parselin bir kısmının imar uygulaması sonunda başka bir parsele dönüşmesi ve sözleşmede; sonradan gerçekleşen bu olguya ilişkin bir düzenleme olmaması sonuca etkili olmayıp, tarafların imar uygulamasından evvel kazandığı haklarını ortadan kaldıramayacaktır… bozulmasına…” denilmek suretiyle kadastral parselde bulunan haklara göre sözleşmenin ifasını öngörmüş ve çözüm yolu gösterilmiştir. Yani imar parselinin tapusunun oluşumuna esas alınan idari işlem iptal edilmedikçe tapu iptali ve tescil davası açılamaz ve bu nedenle davanın reddi gerekir görüşü görüldüğü gibi benimsenmemiştir.

Davacılar tapulamadan önceki zilyetliğe dayalı olarak dava açmış ve hak iddiasında bulunmuşlardır. Dava mülkiyete ilişkin tapu iptali ve tescil davasıdır. İmar parselinin tesciline esas alınan idari işlem iptal edilmediği sürece tapu iptali ve tescil davası açılamaz, bu nedenle davanın reddi gerekir ilkesi, somut olayda olduğu gibi benimsendiği taktirde hakkın özü zedelenmekte ve hatta hakkın kendisi ortadan kaldırılmaktadır. Usulsüz bir tebligat söz konusu değil ise, idari yargıda dava açma süresi çoktan geçtiğinden davacıların haklarına kavuşmaması yüksek bir olasılıktır.

Öte yandan, şu haliyle sonuçlanan eldeki bu dava, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3. fıkrasındaki hak düşürücü süreyi kesmeyeceğinden sonraki herhangi bir hukuki nedenle açılacak bir başka davanın sözü edilen fıkradaki 10 yıllık hak düşürücü süre ile karşılaşma olanağı bulunduğundan davacılar yine haklarını elde edemeyeceklerdir. Buna bağlı olarak mal ve mülkünden mahrum kalacaklardır.

Ortaya çıkan bu durum Anayasa’nın 36. maddesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine bağlı ek protokolün 1. maddesinde yer alan mülkiyet hakkının kutsallığı, dokunulmazlığı, mal varlığı hakkına saygı, mal ve mülkten yoksun bırakılamaz ilkesine aykırılık oluşturur.

Ek protokolün 1. maddesinde; “…her hakiki ve hükmi şahıs mallarının masuniyetine riayet edilmesi hakkına maliktir. Herhangi bir kimse ancak amme menfaati icabı olarak ve kanunun derpiş ettiği şartlar ve Devletler hukukunun umumi prensipleri dahilinde mülkünden mahrum edilebilir…” hükmüne yer verilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, maddede belirtilen ilkeyi geliştirerek ve sapma göstermeksizin istikrarlı uygulamasını yaptığı verilen kararlarından anlaşılmaktadır. Şöyle ki;

Tarım Bakanlığı tarafından 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 38. maddesi gereğince açılan dava bakanlık yararına sonuçlanmış ve taşınmazın Hazine adına tesciline karar verilmiştir. Hüküm, Yargıtay da dahil ulusal yargı sisteminin tüm aşamalarından geçerek 4.2.2002 tarihinde kesinleşmiştir. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 38. maddesi ise 10.4.2003 tarihinde yani kesinleşmeden sonra Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava 2002 tarihinde açılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tüm bu olguları değerlendirdikten sonra “…bireyleri mülkiyet ve tazminat haklarından keyfi olarak mahrum etmenin hukuk devleti ilkesine aykırı olduğuna karar vermiştir…” (AİHMK. 8 Ocak 2009 tarih, Erbey – Türkiye davası, Başvuru no:29189/02; Doç. Dr. Kemal Başlar, yukarıda açıklanan eser, sayfa: 26, 40; Güney Dinç, yukarıda açıklanan eser, sayfa: 5, 37 ve devamı, Sporrong ve Lönnroth – İsveç davası 1982).

Saptanan bu hukuki ve somut olgular karşısında dairenin bozma ilamı yerindedir. İddia ve savunma çerçevesinde taraf delilleri toplanarak sonucuna göre bir karar verilmesi için direnme kararının bozulması gerekirken idari işlem iptal edilmediği sürece, tapu iptali ve tescil davası açılamaz ilkesi esas alınarak değişik gerekçeyle hükmün onanması biçiminde gerçekleşen sayın çoğunluğun görüşlerine açıklanan nedenlerle katılmıyoruz.


Anayasanın 129/5.maddesi gereğince memurların ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken meydana gelen zararlara ilişkin davaların idare aleyhine dava açılabileceği, eylemin hizmet kusurundan kaynaklanmış olması koşuluna bağlı bulunacağı; dava dilekçesinde sıralanan maddi olguların davalıların salt kişisel kusuruna dayanıldığını göstermesi karşısında öncelikle bu iddia doğrultusunda delillerin toplanıp değerlendirilerek sonuca varılmasının gerekeceği-

HGK. 04.02.2009 T. E: 4-829, K: 44

Taraflar arasındaki “maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 26.Hukuk Mahkemesince davanın yargı yolu sebebiyle husumet yönünden reddine dair verilen 08.11.2006 gün ve 1999/780 E-2006/336 K. Sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin 13.03.2008 gün ve 2007/4113-2008/3292 sayılı ilamı ile; (...Dava, haksız eylemden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava dilekçesinde, doktor olan davalıların tedavi sırasındaki tedbirsizlik ve dikkatsizlikleri sonucu davacının oğlunun ölümüne neden oldukları iddia edilerek tazminat istenilmiştir. Mahkemece, Anayasa’nın 129/5 maddesi ve 657 sayılı Kanun’un 13/1 maddesi hükümleri uyarınca, husumet nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.

Anayasa 129/5 maddesi ve 657 sayılı Kanun’un 13/1 maddesinde, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak idare aleyhine açılabileceği benimsenmiştir. Ne var ki, bu kural mutlak olmayıp; idari yetkilerin kullanılma alanı ile, diğer bir ifade ile, idari işlem ve eylem niteliğini yitirmemiş davranışlar ile sınırlıdır. Özellikle, haksız eylemlerde; kamu görevlisinin, Anayasa’nın bu güvencesinden yararlanma imkanı bulunmamaktadır. Somut olayda, davalıların açıkça kişisel kusurlarına dayanılmıştır. O nedenle, anılan anayasa ve yasa hükümlerinin göz önünde tutulabilmesi söz konusu değildir. Mahkemece, işin esasının incelenmesi yerine, anılan biçimde karar verilmiş bulunması, bozmayı gerektirmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle,  Anayasanın 129/5.maddesi gereğince memurların ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken meydana gelen zararlara ilişkin davaların idare aleyhine dava açılabilmesinin, eylemin hizmet kusurundan kaynaklanmış olması koşuluna bağlı bulunmasına; dava dilekçesinde sıralanan maddi olguların davalıların salt kişisel kusuruna dayanıldığını göstermesi karşısında öncelikle bu iddia doğrultusunda delillerin toplanıp değerlendirilerek sonuca varılmasının gerekmesine; Hukuk Genel Kurulu’nun 15.11.2000 gün ve E:2000/4-1650 K:2000/1690; 26.09.2001 gün ve E:2001/4-595 K:2001/643; 29.03.2006 gün ve E:2006/4-86 K:2006/111; 20.09.2006 gün ve E:2006/4-526 K:2006/562; 17.10.2007 gün ve E:2007/4-640 K:2007/725; 31.10.2007 gün ve E:2007/4-800 K:2007/797; 20.02.2008 gün ve E:2008/4-156 K:2008/140 sayılı ilamlarında da aynı ilkenin benimsenmiş olmasına göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

S O N U Ç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 04.02.2009 gününde, oyçokluğu ile karar verildi.