TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETİYZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR. SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI TÜRKİYE'NİN EN İYİ AVUKATLARI- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR.

KİŞİLER HUKUKU HGK KARARLARI 16

Dava konusu olayda tarafların tesbit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına paranın alım gücüne, davalının şahsiyet haklarına yapılan saldırının ağırlığına nazaran hükmolunan manevi tazminat az olduğundan Medeni Yasanın 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi nazara alınarak uygun miktarda manevi tazminat gerekeceği-

HGK. 21.06.2000 T. E: 2-999, K: 1055

Taraflar arasındaki "boşanma, nafaka ve manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kozan Asliye 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 19/03/1998 gün ve 1998/47-80 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 17/06/1998 gün ve 1998/6500-7673 sayılı ilamı ile; ( ...1-Dosyadaki yazılara ve mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına göre davacının tüm, davalının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2-Tarafların tesbit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına paranın alım gücüne, davalının şahsiyet haklarına yapılan saldırının ağırlığına nazaran hükmolunan manevi tazminat azdır. Medeni Yasanın 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi nazara alınarak uygun miktarda manevi tazminat gerekir. Yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 21.06.2000 T. E:2000/2-999, K:2000/1055


Basının haber verme hakkının, gerçeklik, güncellik, kamu yararı, toplumsal ilgi, konu ile ifade arasında düşünsel bağlılık temel kuralları ile sınırlı olduğu-

HGK. 21.06.2000 T. E: 4-983, K: 1054

Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Konya Asliye 4. Hukuk Mahkemesi'nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 09/03/1999 gün ve 1998/419 E. 1999/188 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 03/06/1999 gün ve 1999/3728 E. 1999/5218 K. sayılı ilamiyle; ( ... Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeni ile tazminat istemine ilişkindir. Davacı, Hürriyet Gazetesinin 3 Ocak 1998 tarihli nüshasında yayınlanan "üfürükçü dünür, dolandırıp kaçtı" başlıklı yazıda suç isnad edilerek iftira niteliğinde yayın yapılmış olması nedeniyle manevi tazminat ve hüküm özetinin yayınlanması isteminde bulunmuştur.

Davalı,yayının dava dışı Reyhan Müll ile Bahadır Özen'in C. Başsavcılığına verdikleri şikayet dilekçeleri ve Sulh Ceza Mahkemesinin 1998/222 esas sayılı dava dosyasına konu edilen olaylar üzerine hazırlandığını, haberin doğru ve gerçek olduğunu belirterek davanın reddini savunmuş; Mahkemece olayda davalı tarafça haberin gerçeğe uygun olduğuna dair bir kanıt ibraz edilmediği,hazırlık evraklarının takipsizlikle sonuçlandığı gerekçesiyle manevi tazminata hükmolunmuş, karar, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Bilindiği gibi basının başlıca görevlerinden birisi ve en önemlisi; zamanında gereken ayrıntıları ile ve doğru olarak, kamu yararı bulunan haberi toplayarak halka, topluma ulaştırmak, böylece toplumun düşünce ve kanaatlere ulaşmasını ve neticede kamu oyunun serbestçe oluşumunu sağlıyarak toplumun denetimine aracı olmaktır. Dolayısıyla Anayasal bir değer taşıyan basın yoluyla düşünce açıklamak hakkı bu hakkın sınırları içinde kalındığı sürece hukuka uygun sayılacak ve böyle bir hakkın kullanılmasından kişiler olumsuz yönde etkilense dahi haber ya da yazı hukuka aykırı sayılamayacaktır. Bu durumda verilen bir haberin ya da yazılan bir yazının hangi hallerde hukuka uygun sayılacağı sorunu ortaya çıkmaktadır. Çünkü basın yoluyla düşünce açıklamak hakkı ile kişilik haklarının sınırlarının belirlenmesi sorunun çözümüne bağlı olmaktadır.

Yine gerek doktirinde ve gerekse uygulamada benimsenen baskın görüşe göre basının haber verme hakkı, gerçeklik, güncellik, kamu yararı, toplumsal ilgi, konu ile ifade arasında düşünsel bağlılık temel kuralları ile sınırlıdır. Eğer bir haber ya da yazı bu temel kurallardan birisine ters düşerse bu takdirde haberin hukuka uygunluğundan söz edilmesi olanağı kalmayacaktır. Yerel mahkeme kararında bu kurallardan yalnızca gerçeklik üzerinde durulmuş ve yayının gerçeğe aykırı olduğu ileri sürülmüş bulunmasına göre, diğer unsurların varlığının benimsendiği anlaşılmaktadır.

O halde üzerinde durulacak konu, davalı gazetede yer alan haberin gerçeğe uygun olup, olmadığıdır. Dava konusu yayın dava dışı Reyhan Müll ve Bahadır Özen'in 30/12/1997 ve 26/12/1997 tarihli Konya C. Başsavcılığına verdikleri şikayet dilekçeleri üzerine yapılan hazırlık soruşturması sırasında hazırlanmış şikayet dilekçelerinde davacı hakkında yayında belirtilen "üfürükçülük ve dolandırıcılık" suçlamalarının da olduğu davalının cevap dilekçesine ekli olarak sunduğu örnekleri ile dosyada bulunan savcılık evraklarından anlaşılmıştır. Bu şikayetler üzerine ise yayından sonra 26/02/1999 tarihinde takipsizlik kararı verilmiştir. Yine yayında kullanılan "kaçtı" sözcüğü de davalı tarafından fotokopisi ibraz edilen 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 1998/222 esas sayılı dava dosyasına konu dava dışı Bahadır Özen ve Ali Akgöl'ün 31/12/1997 tarihinde davacı tarafından dövülmeleri olayı sonrası davacının kaçtığının müşteki ve tanık ifadelerinde geçmesi üzerine kullanılmıştır ve bu dosya da halen derdesttir. Mahkeme yayın tarihinde henüz soruşturma aşamasında olan ve dosyada delilleri bulunan haberin gerçek ve doğru olmadığını benimseyip tazminata hükmetmiştir. Yerel mahkeme, olayın yazının yayını anındaki beliriş biçimine uygunluğunu değil öyle anlaşılmaktadır ki somut gerçekliğin varlığını aramaktadır.

Oysa yayın hakkının sınırlarından ilkini ve hatta en önemlisini oluşturan "gerçeklik" dairemizin sayısız kararında açıklandığı üzere, haberin ve bir olaya dayanan eleştiride olayın gerçeğe uygun olmasını ifade eder. Ancak buradaki gerçekliğin somut gerçeği değil, olayın haber verildiği andaki veriliş biçimine uygunluk şeklinde anlaşılması gerekir. Gerçeklik verilen habere ya da ulaşılmak istenen amaca ve hedefe konu olan içeriğin, yayın sırasında olayla ilgili durumuna uygunluk anlamına gelmektedir. Özetle "gerçeklik" olayın varlığının gerçek olması anlamına gelir. Yayının ancak olayın maddi gerçekliği saptandıktan sonra verilebileceği kabul edilecek olursa, haber verme hakkı sınırlandırılmış olur. Zira maddi gerçeğin ortaya çıkarılması zaman alır. Gazeteci de maddi gerçeği araştırmak ve ortaya çıkarmak göreviyle yükümlü değildir.

Yukarıda açıklanan esaslar, dosyada bulunan şikayet dilekçeleri ve hazırlık evrakları ile 1. Sulh Ceza Mahkemesinin dosyası kapsamından haberin verildiği, tarihte davacının savcılığa dava konusu edilen yayında yer alan sözler nedeniyle şikayet edildiği anlaşıldığına göre dava reddedilmek üzere karar bozulmalıdır.... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 21.06.2000 T. E:2000/4-983, K:2000/1054


Nüfus kaydının iptali" davasındaki şahısların doğum belgeleri getirtilip nüfusa tescil tarihleri sorularak ve sağlık kurumu dışında doğdukları anlaşılması halinde de doğum belgesini düzenleyenler sağ iseler dinlenerek delillerin hep birlikte değerlendirilmesi gerekirken eksik tahkikatla hüküm kurulmasının doğru olmadığı-

HGK. 24.05.2000 T. E: 2-903, K: 914

Taraflar arasındaki "nüfus kaydının iptali" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İhsaniye Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 20/08/1998 gün ve 1998/27 E. 100 K. sayılı kararın incelenmesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 01/10/1999 gün ve 1999/7724-9938 sayılı ilamı ile; ( ... 01/01/1940 doğumlu Fatma, 01/02/1943 doğumlu Şefika, 03/01/1940 doğumlu Fatma ve 03/03/1942 doğumlu Şefika'nın doğum belgeleri getirtilip nüfusa tescil tarihleri sorulmadan ve sağlık kurumu dışında doğdukları anlaşılması halinde de doğum belgesini düzenleyenler sağ iseler dinlenip deliller hep birlikte değerlendirilmesi gerekirken eksik tahkikatla hüküm kurulması doğru değildir.... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiğianlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Cumhuriyet Başsavcılığının temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 24.05.2000 T. E:2000/2-903, K:2000/914


Basında yazılan yazı, kurumun manevi kişiliğini doğrudan hedef almıyorsa kurum lehine manevi tazminata karar verilemeyeceği-

HGK. 31.05.2000 T. E: 4-900, K: 935

Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasında dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 7. Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 9.9.1998 gün ve 1997/796 E., 1998/477 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 4.05.1999 gün ve 1999/9742 E., 1999/4008 K. sayılı ilamiyle; ... 1 - Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacının 29.10.1997 tarihli ... Gazetesinde yer alan yazılarla ilgili temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2 - Davacının 28.10.1997 günlü ... Gazetesinde yer alan yazılarda ilgili temyizine gelince; Davacı kurum, "...`da PKK`lı kadrolaşma" başlıklı haberde tüm kurumun zan altında bırakılarak yasadışı örgütlerin hakimiyeti altında gibi gösterildiğini ve bu suretle kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu bildirerek manevi tazminat isteminde bulunmuştur.

Mahkemece, 28.10.1997 tarihli yazılarında genel manada ve şahıs isimleri verilmeden yazıldığı belirtilerek davanın tümden reddine karar verilmiştir.

Basının haber verme hakkı, gerçeklik, güncellik, kamu yararı ve toplumsal ilgi, konu ile ifade arasında düşünsel bağlılık temel kuralları ile Sınırlıdır. Haberde kullanılan başlık ve altında yer alan açıklamalarda, davacı kurumun büyük boyutlarda yasadışı PKK örgütünün ve diğer illegal örgütlerin hakimiyeti altına girdiği, çalışan personelinin tehlikeli boyutlarda bu örgüt elemanlarından oluştuğu anlatılmıştır. Oysa davalı tarafın dosyaya ibraz ettiği deliller arasında PKK propagandası yapmak iddiasıyla gözaltına alınan yalnızca bir personele ait kayıt bulunmaktadır. Gazetedeki haberin veriliş biçimi ile somut gerçeklik birbiri ile çelişmektedir. Davalıların olayı olduğundan farklı göstermeleri, tüm kurumu zan altında bırakacak şekilde yayın yapmaları hukuka aykırılık oluşturur. Bu nedenle de 28.10.1997 günlü yazıdaki ifadelerin davacı Kurumun kişilik haklarına saldırı niteliğinde bulunduğu gözetilmeden davanın tümden reddedilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir... gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davacı Vekili.

Hukuk Genel Kurulu`nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, tüzel kişiliğe yayın yoluyla yapılan saldırı nedeniyle manevi tazminat isteğine ilişkindir.

Mahkemenin davanın reddine ilişkin kararı yukarıda belirtilen nedenlerle Özel Daire`ce oyçokluğu ile bozulmuştur.

Mahkeme, dava konusu yazıda kişilerin hedef alındığı, kurumun manevi kişiliğine saldırı teşkil eden bir yön bulunmadığı gerekçesiyle önceki kararında direnmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 31.05.2000 T. E:2000/4-900, K:2000/935


Davacı belediye başkanının şahsi çıkarlarını gözettiği belediyeyi tüccar mantığıyla yönettiği, yasal yetkilerini çıkarı doğrultusunda kullandığı, yolsuzluk ve usulsüzlük yaptığı yazılı olup; ancak bu hususların doğruluğu davalılarca kanıtlanamadığına göre anılan sözlerin davacının kişilik hakkına saldırı teşkil ettiği-

HGK. 26.04.2000 T. E: 4-779, K: 819

Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 23.Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 11.3.1998 gün ve 1996/672 E 1998/116 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin 30.11.1998 gün ve 1998/6386-9569 sayılı ilamı ile; ( ... Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davaya konu edilen dilekçenin davalılar tarafından yazıldığı ve bir siyasi parti genel başkanına verildiği anlaşılmaktadır. Bu eylemle kişilik haklarına saldırı gerçekleşmiş olur. Mahkemenin kararına dayanak yaptığı aleniyet unsuru; ceza hukukunda bir koşul olarak öngörülmüştür. Haksız eylemden kaynaklanan tazminat hukukunda ve kişilik haklarına saldırıyı düzenleyen yasa maddelerinde bir koşul olarak öngörülmemiştir. Bu itibarla yerel mahkemece, parti başkanına verilen dilekçede yer alan hususların halka karşı aleniyet oluşturmadığının hükme gerekçe gösterilmesi sorumluluk hukuku ilkelerine aykırıdır. Öte yandan dilekçenin bir şikayet merciine hitaben yazılmadığı, parti başkanının şikayet konusu olaylar hakkında yasal soruşturma mercii olmadığı gözönüne alındığında, dilekçe verilmesinin Anayasadaki şikayet hakkı kapsamında değerlendirilmiş olması da somut olaya uygun düşmemiştir.

Davaya konu edilen dilekçede; davacı belediye başkanının şahsi çıkarlarını gözettiği belediyeyi tüccar mantığıyla yönettiği, yasal yetkilerini çıkarı doğrultusunda kullandığı, yolsuzluk ve usulsüzlük yaptığı yazılıdır. Dosyadaki bilgi ve belgeler itibariyle belirtilen hususların doğruluğu davalılarca kanıtlanamadığına göre anılan sözlerin davacının kişilik hakkına saldırı teşkil ettiği kabul edilmelidir.

O halde mahkemece yapılacak iş, davalıların sorumluluğuna karar verilmesi gerekirken somut olaya ve uyuşmazlığa uymayan gerekçelerle davanın reddedilmiş olması bozmayı gerektirmiştir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 26.04.2000 T. E:2000/4-779, K:2000/819


Davacının toplum içinde sıradan bir kişi olmayıp, siyasi bir lider olması, toplumun devamlı dikkatini çeken konumda bulunması nedeniyle bu gibi kişilerin gerektiğinde geçmiş yaşamlarına ilişkin her türlü olayların gündeme getirilmesinde hukuka aykırılık olmadığı-

HGK. 26.04.2000 T. E: 4-812, K: 815

Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen 9.6.1998 gün ve 1997/689 E- 1998/349 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesi'nin 9.2.1999 gün ve 1998/7463-1999/849 sayılı ilamiyle; ( ...Davacı, davalı gazetede yayınlanan yazı nedeni ile kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu açıklayarak 2.000.000.000 lira manevi tazminatın davalılardan müteselsilen tahsilini istemiştir.

Mahkemece, yayınlanan yazının 1989 yılında yapılan bir röportajla ilgili olduğu, bunun yeni bir görüşme gibi kamu oyuna aktarıldığı sabit ise de politika alanında yer alıp ülke yönetimine talip olanların imajları gereği sert eleştirileri de karşılamak durumunda olmaları nedeniyle dava konusu yayının basın özgürlüğü ve habercilik sınırlan içinde kaldığı gerekçe yapılarak davanın reddine karar verilmiştir.

Anayasal güvence altında olan basın hürriyetinin, gene yasalarca korunan kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için bu hürriyetin ( Haber verme, yorum ve eleştiri hürriyetinin ) gerçeklik, güncellik, kamu yaran, toplumsal ilgi ve konu ile ifade arasında düşünsel bağ kuralları çerçevesinde kullanılması gerekir. Bu kurallardan herhangi birinin ihlali halinde kişisel hakkın saldırıya uğradığı kabul edilir.

Davaya konu yazı "İşçi Partisi Liderinin PKK.nın başını ziyaret edip, eşkiyayı denetlerken çekilen fotoğrafları, susurluktan önce Perinçek'in maskesini düşürdü" diye başlamakta ve yazıda davacının PKK ile samimiyetinden söz edilmekte, PKK.'yı denetleyen, onlarla gizli görüşen birisi olduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca davacının Öcalan ile çekilmiş bir fotoğrafına da yer verilmektedir.

Oysa davacının 1989 yılında 2000'e doğru dergisi adına gazeteci olarak Bekaa'ya gidip Abdullah Öcalan ile görüştüğü, birlikte resminin çekildiği, onunla röportaj yaparak sözü edilen dergide yayınladığı, bu röportaj nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanıp beraat ettiği dosyadaki mahkeme ilamı ile sabittir.

Bu açıklamalardan sonra 1989 yılında Öcalan ile yapılan görüşmenin altı yıl sonra yeni bir görüşme gibi kamuoyuna aktarılması davacının bu yayınla PKK'yı denetleyen, onun lideri ile gizli görüşen, bölücü biri olarak gösterilmesi, röportaj sırasında çekilen fotoğrafın da yeni çekilmiş gibi yayını, özellikle, yazıda davacının yargılanıp beraat ettiğinden söz edilmemesi karşısında, manevi tazminat koşullarının gerçekleştiği, yazıdaki sözlerin saldırı teşkil ettiği ve dava konusu yazının gerçek ve güncel olmadığı sonucuna varmak gerekir.

Bu durumda yerel mahkemece varılan sonuç dosyadaki olgularla bağdaşmamaktadır. Belirtilen yanılgı nedeniyle kararın bozulması gerekmiştir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnine kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, yayın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. - Yerel mahkemenin davanın reddine ilişkin ilk kararı Özel Dairece yukarıdaki gerekçelerle bozulmuştur.

Mahkemece, davacının toplum içinde sıradan bir kişi olmadığı, siyasi bir lider olduğu, toplumun devamlı dikkatini çeken konumda bulunduğu; bu amaçla bu gibi kişilerin gerektiğinde geçmiş yaşamlarına ilişkin her türlü olayların gündeme getirilmesinde hukuka aykırılık bulunmadığı, Basının kamu oyunun dikkatini çeken kişiler hakkında, bilgi edinmesinde ve bu şekilde açıklama yapmasında kamu yaran olduğu, haberde davacının PKK. teröristlerinin elini sıkarken çekilen resmin önceki bir tarihi taşımasının önemli olmadığı; anılan resmin orta seviyeli bir okuyucuda uyandırdığı izlenimin önemli olduğu, bu nedenle haberin verilmesinde hukuka bir aykırılık bulunmadığı bildirilerek önceki kararda direnilmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle davacının siyasi kişiliği ve bir partinin genel başkanı olması yine konumu itibariyle de kamuoyunda ülke yönetimine talip olan bir kişi olarak bilinip tanınmasına bu çerçevede bulunan kişilerin geçmişe yönelik yaşantı ve davranışlarının kamuya bilgi ve haber niteliğinde sunulması amacıyla gündem konusu yapılmasının hukuka aykırılığa ilişkin yasal koşulların oluşmasına neden olmayacağına ve delillerin takdir ve değerlendirilmesinde de bir isabetsizlik görülmemesine göre, usul ve yasaya uygun bulunan yerel mahkemenin direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 26.04.2000 T. E:2000/4-812, K:2000/815


Tanıklardan biri, tarafların tartıştıkları, ancak davalının davacıyı hırsızlıkla suçladığı konusunda bilgi ve görgüsünün bulunmadığı yönünde beyanda bulunmuştur ve diğer tanık ise, davalının davacıyı hırsızlıkla suçladığı yolunda açıklama yapmış olup tanık ifadeleri çelişkili olduğundan tanık beyanları arasındaki çelişki giderilmeden ve tarafların birbirleri aleyhindeki şikayetler nedeniyle açılan ceza davalarının sonucu beklenmeden eksik araştırma ile hüküm kurulmasının hatalı olacağı-

HGK. 26.04.2000 T. E: 4-814, K: 809

Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesi'nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 5.7.1999 gün ve 1998/526 E - 1999/381 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 3.11.1999 gün ve 1999/7322-9372 sayılı ilamı ile; ( ...Davacı, davalının hukuka aykırı eylemi sonucu kişilik haklarına saldırıda bulunduğunu, bu bağlamda hırsızlıkla suçlandığını belirterek tazminat isteminde bulunmuştur. Mahkemece istem kısmen kabul edilmiştir. Karar, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Dosyadaki kanıtlara göre, üniversite binası içerisinde bilgisayarlara bağlantı çalışması yapılması nedeniyle bir ekip görevlendirilmiş, bu ekibinde davacı denetiminde çalışacağı öngörülmüştür. Davacı da çalışma sırasında davalının odasındaki bağlantıyı bitirdikten sonra kendi odasında bulunduğu bir anda davalının kendisine gelerek küçük düşürücü açıklamalarda bulunduğunu ve hırsızlıkla suçladığını ifade etmiştir. Davalı, karşı savunmasında odasına geldiğinde kişisel eşyalarının bir kısmının hasar gördüğünü ve bazılarının da yerinde olmadığını gördüğünde davacıya teknisyenlerin çalıştığı sırada başında bulunup bulunmadığını sorduğunu, bunun üzerine davacının kendisine "beni hırsızlıkla mı suçluyorsun defol git hadi s.tir" şeklinde cevap verdiğini, bundan dolayı da davacı hakkında idari soruşturma başlatıldığını ve ceza mahkemesinde kişisel dava açtığını da ifade etmiştir.

Tarafların iddia ve savunmaları doğrultusunda kanıt olarak dinlenen tanıklardan Selçuk ve Çiğdem yeminli ifadelerinde olay günü tarafların tartışdıklarını, davalının davacıya benden izinsiz benim odama kimse giremez dediğini, eşyalarının kaybolduğunu bunun sorumlusunun davacı olduğunu buna karşılık davacının da davalıya hadi s.tir ol, defol şeklinde cevap verdiğini, davalının bu şekilde konuşamazsın dediğini, davalının davacıyı hırsızlıkla suçladığı konusunda bir sözünü duymadıklarını açıklamışlardır. Diğer tanık Gülen ise, çıkan sesler üzerine olay yerine geldiğini, olay sırasında taraflar dışında yukarıda ismi yazılı iki tanığın bulunduğunu, hatta davalının bu iki kişiyi olay yerine çağırdığını ve davacıya karşı "erkeksen ettiğin küfürleri çocukların yanında yinele" diye konuştuğunu bunun üzerine davacının da "söylerim tabi sende beni hırsızlıkla suçladın" şeklinde cevap verdiğini, buna karşılık davalının "hırsızsın tabi sende odamdan birşeyler çaldın" diye konuştuğunu açıklamıştır. Yukarıda da açıklandığı üzere tanıkların beyanları arasında bir örtüşmenin olmadığı görülmekte olup mahkemece bu çelişkinin giderilmediği, salt davacı tanığı Gülen'in açıklamalarına itibar edildiği anlaşılmaktadır. Yine dosya içerisindeki belgelere göre taraflar hakkında üniversite yetkili kurullarınca idari soruşturma yapıldığı, sonuçta davacıya uyarma cezası verildiği, bu cezanın da Danıştay ilgili dairesince yürütülmesinin durdurulmasına karar verildiği, davalı hakkında idari soruşturma sonunda herhangi bir cezanın tertip edilmediği görülmüştür.

Yukarıdaki açıklanan olgular itibariyle olayın yapılan disiplin koğuşturması dışında tanık beyanlarına dayandığı, tanık beyanlarının ise çelişkili olduğu bu çelişkinin giderilemediği, bu bağlamda olayın başında taraflar yanında bulunan tanık Selçuk ve Çiğdem'in davalının, davacı için hırsızsın biçiminde bir nitelendirme yapmadığını açıklamalarına ve hatta bu hususun disiplin soruşturmasına ilişkin yapılan araştırmalarda da yer almasına karşın diğer tanık Gülen'in tersi bir açıklamada bulunduğu, mahkemenin de buna itibar ettiği görülımekte olup belirtilen bu çelişkiye göre karar verilmesi yerinde görülmemiştir. Ayrıca tarafların birbirine karşı kişisel şikayette bulunarak ceza davasıda açıldığı ve henüz sonuçlanmadığı anlaşılmaktadır.

Mahkemenin yukarıda belirtilen çelişkiyi gidermeden ve ceza davasına ilişkin dosyayı da getirtip incelemeden ve gerektiğinde sonucunu da beklemeden eksik araştırma ve inceleme ile karar vermesi doğru olmadığından kararın bozulması gerekmiştir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA...

HGK. 26.04.2000 T. E:2000/4-814, K:2000/809


Bu bağlamda bir kimsenin nüfusta yazılı adının değiştirilebilmesi için de; haklı nedenlerin varlığının kanıtlanması yanında ayrıca bu adın milli kültürümüze, ahlak kurallarına, geleneklerimize uygun düşmesi, kamuoyunu incitici nitelikte olmamasının da gerekeceği-

HGK. 01.03.2000 T. E: 18-127, K: 154

Taraflar arasındaki davadan dolayı, bozma üzerine direnme yoluyla; ( Güroymak Asliye Hukuk Mahkemesi )nden verilen 4.5.1999 gün ve 1999/ 19-20 sayılı kararın onanmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'ndan çıkan 1.12.1999 gün, 1999/18-966 Esas, 1999/1010 Kararsayılı iilamın, karar düzeltilmesi yoluyla incelenmesi davacı tarafından verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla; Hukuk Genel Kurulu'nca dilekçe, düzeltilmesi istenen ilam ve dosyadaki ilgili bütün kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Davacı, 1992 doğumlu kızının aile içinde ve çevresinde "Mizgin" adıyla bilinip tanındığını ileri sürerek nüfusta yazılı "Hatice" adının "Mizgin" olarak değiştirilmesi istemiyle dava açmıştır.

Mahkeme, çocuğun adının değiştirilmesini gerektiren haklı nedenlerin bulunmadığı, ayrıca Türk dilinde olmayan ve birbirine zıt anlamlar içeren "Mizgin" sözcüğünün ad olarak verilmesinin milli kültüre, örf ve adetlere uygun düşmeyeceği, kamu vicdanını inciteceği gerekçesiyle davanın reddine karar vermiş, davacı hükmü temyiz etmiştir.

Yargıtay Onsekizinci Hukuk Dairesince "kişinin toplum içinde bilinip tanındığı adını kayden de taşımasının Medeni Kanunun 26. maddesinde öngörülen haklı neden sayılacağı, bu durumda yasal bir sakınca da olmadığı halde davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken reddinin doğru bulunmadığı"gerekçesiyle hükmün bozulması üzerine,"yeniden yapılan yargılama sonunda mahkeme önceki kararında direnmiştir.

Direnme kararı, Hukuk Genel Kurulu'nun 1.12.1999 gün ve 1999/18966-1010 sayılı ilamı ile ikinci görüşmede oyçokluğuyla onanmış, bu kez davacı tarafından karar düzeltme yoluna başvurulmuştur.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek karar düzeltme isteminin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve dosyadaki bütün kağıtlar yeniden okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, nüfus kütüğünde yazılı adın değiştirilmesi istemine ilişkindir.

Özel hukuk açısından ad, kişiyi belirleyen ve tanıtan, onu diğer bireylerden ayırmaya yarayan bir kavramdır. Başka bir deyişle ad, kişinin toplum içinde belirlenmesinin ve bu konuda gerekli düzenin sağlanmasının önemli bir aracıdır. Kendine özgü kişiliği ve özvarlığı olan her birey, başkalarından adıyla ayırt edilir, toplum ve ailesi içinde bununla yer alır. Onun içindir ki, her kişinin bir adının olması ve bu adın yöntemince nüfus sicline yazılması yasayla zorunlu kılınmıştır. Bu zorunluluk aynı zamanda kişinin, yaşamıyla özdeşleşen ve kişiliğinin ayrılmaz bir öğesini oluşturan adını özgürce seçmesi ve onurla taşıması için kendisine tanınmış bir temel kişilik hakkıdır. Ad üzerindeki bu hak, Anayasamızda güvence altına alınmış bulunan temel .hak ve özgürlükler kapsamında olup, her Türk yurttaşının milli kültür de çağdaş hukuk düzeni içinde eşit olarak yararlanması ilkesine dayandırılmıştır. Adın temel kişilik hakları içerisinde taşıdığı önemi gözönünde bulunduran Medeni Kanunumuzda kişiliği korumaya ilişkin hükümlerle yetinmeyip ( m. 23/24 ), onu ayrıca düzenlemek yoluna gitmiştir ( m. 25-26 ). Diğer yandan Medeni Kanunun 264. ve Nüfus Yasasının 16. maddelerinde çocuğun adını koyma hakkı anne ve babasına tanınmıştır.

Kişi adının - yukarıda açıklanan niteliği gereği- sürekliliği asıl olmakla birlikte, haklı nedenlerin bulunması koşuluyla değiştirilmesine de yasal olanak tanınmış, Medeni Kanunun 26. maddesinde "muhik sebeplere binaen bir kimse isminin değiştirilmesini isteyebilir" hükmüne yer verilmiştir. Anılan yasa maddesinde "muhik sebepler'in, eşdeyişle "haklı nedenler"in neler olduğu açıkca belirtilmemiş, bunun değerlendirilmesi davaya bakan yargıca bırakılmıştır.Yargıç, adın değiştirilmesi istemiyle açılan bir davada ileri sürülen nedenlerin Medeni Kanunun 26. maddesi kapsamında haklı neden sayılıp sayılmayacağını, uygulama ( yargı kararları ) ve öğreti ( bilimsel görüşler ) den de yararlanarak takdir edecek ve sonuca ulaşacaktır ( M.K.md.4 ).

Uygulamada; adın yetersizliği, elverişsizliği, karışıklığa yol açması, kötü-iğrenç-gülünç-incitici-küçük düşürücü bir anlam taşıması, alay ve utanç konusu olması ya da bazı yeni durumlarla oluşan bir zorunluluk bulunması, örneğin bir kimsenin nüfusta yazılı adından başka bir adla bilinip tanınması gibi nedenler, adın değiştirilmesi için haklı neden olarak kabul edilmektedir.

Öte yandan yasa koyucu, Kişiye ad konulması veya değiştirilmesi konusunda sınırlama getirmiş, Nüfus Yasasının 16. maddesinin dördüncü fıkrasında "milli kültürümüze, ahlâk kurallarına, örf ve adetlerimize uygun düşmeyen ve kamuoyunu inciten adların" konulamayacağını hükme bağlamıştır.

Buna göre, bir kimsenin nüfusta yazılı adının değiştirilebilmesi için, haklı nedenlerin varlığının kanıtlanması ve ayrıca bu adın milli kültürümüze, ahlak kurallarına, geleneklerimize uygun düşmesi, kamuoyunu inciten nitelikte olmaması da gerekecektir. Temel ilke olarak bu iki koşulun gerçekleşmesi durumunda mahkemece adın değiştirilmesine karar verilecektir.

Az yukarıda açıklananların ışığında davaya bakıldığında:

1- Davacı baba, velayeti altırıdaki kızının nüfus kütüğüne "Hatice" olarak yazılmasına karşın, doğduğundan beri aile içinde ve çevresinde "Mizgin" adıyla bilinip tanındığını ve böyle çağırıldığını ileri sürerek, çocuğunun nüfustaki adının "Mizgin" olarak değiştirilmesi istemiyle dava açmış,.davacının bu iddiası yargılama sırasında dinlenen tanıklarca doğrulanmıştır.

Bu bağlamda hemen belirtelim ki bir kimsenin toplumda ( ailesi içinde ve çevresinde ) tanınıp çağırıldığı adı kayden de taşıması onun doğal hakkıdır. Yargı inançlarıyla da kişinin bu doğal hakkı, Medeni Kanunun 26. maddesinde önerilen haklı nedenlerden özellikle onun kişiliğini ve korunmasını gerektiren önemli olgulardan kabul edilmektedir. "Haklı neden" sayılan bu olgu, somut olayda tanık anlatımlarıyla yöntemince kanıtlanmıştır.

2- Şu da var ki, Nüfus Yasasının 16. maddesi yönünden de değerlendirme yapılması zorunludur. "Mizgin" sözcüğünün çocuğa ad olarak konulmasının Nüfus Yasasının 16. maddesinin dördüncü fıkrasındaki yasak kapsamında olup olmadığı konusunda mahkemeye görüş bildiren bilirkişi tarafından düzenlenen raporda; kökeni Farsça olan "Mizgin" sözcüğünün "sofralı, konuksever,temiz, sidikli" gibi değişik anlamlara geldiği, yöre ağzında ( Güroymak'ta )başka anlamlarının da olabileceği belirtildikten sonra, Türk ad verme geleneklerinde ve tarihinde böyle bir adın bulunmadığı, milli kültürümüze örf ve adetlerimize göre- Türk dilinde olmayan- "Mizgin" sözcüğünün bir kişiye ad olarak konulamayacağı, çocuğa böyle bir adın verilmesinin kamu vicdanını inciteceği görüşüne yer verilmiş, mahkemece de bu rapor doğrultusunda hüküm kurulmuştur.

Öncelikle belirtelim ki Nüfus Yasasının 16. maddesinin dördüncü fıkrası, Türk dilini yabancı kökenli sözcüklerden arındırmak amacıyla değil, milli kültüre,ahlak kurallarına, örf ve adetlere uymayan adların konulmaması için getirilmiştir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu yalnızca belli bir etkin kökenin değil, ülkemiz gerçekliğinde var olan, çeşitli etkin kökenli insanların yaşadığı vatanın bir bölümüdür.

Toplumun en küçük birimi olan aile ve onu oluşturan bireylerin, toplumun içinde bulunduğu sosyo -ekonomik ve kültürel dokulardan, örf ve adetlerden etkilenmesi yadsınamaz bir gerçektir.

O nedenle bireyin kendi yapısı içerisinde değerlendirilmesi kaçınılmazdır. Dahası bireyin bölgeye özgün şekillenmesi de gözardı edilmemelidir. Gerçekte de kökleşmiş bu oluşumun milli kültürümüzün, örf ve adetlerimizin bir parçasını oluşturduğunda kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır.Nitekim ülkemizdeki kişi adlarının Türkçe sözcükler yanında daha çok, tarihi süreç içinde milli kültürümüze ve geleneklerimize yerleşmiş bulunan Arapça ve Farsça gibi yabancı kökenli söcüklerden türemiş oldukları bilinen bir gerçektir. Davacının, nüfusta yazılı "Hatice" adını beğenmediği ya da yadsıdığı için değil, kızının aile içinde ve çevresinde "Mizgin" olarak bilinip çağırılması ve ailede aynı soyadı taşıyan küçük kızkardeşinin adının da "Hatice" olması rıedeniyle bu karışıklığı ortadan kaldırmak için değişikliği istediği,ayrıca yöresel ağızda "Müjde" anlamına gelen "Mizgin" sözcüğünün bilirkişi raporunda yazılanın aksine- o yörede daha önce de birçok çocuklara ad olarak verilip nüfus yönetimince tescil edildiği tüm dosya kapsamından ve özellikle davacının kanıt olarak sunduğu kayıtları içeriğinden anlaşılmaktadır.

Milli kültürümüzü oluşturan, örf ve adetlerimize kaynak olan tarihi geçmişimiz ile çağdaş toplumsal yaşantımızın gerekleri dikkate alındığında; "Mizgin" sözcüğünün salt yabancı ( Farsça ) kökenli olması ve Türk dilinde değişik anlamlara gelmesi kişiye ad olarak verilmesine engel oluşturmayacağı gibi, bunun kamu vicdanını inciteceğinden de söz edilemeyeceği cihetle, mahkemenin bu yöne ilişkin değerlendirmesi de yerinde değildir. Şu durum karşısında davada, Medeni Kanunun 26. maddesinde öngörülen haklı nedenlerin varlığı yöntemince kanıtlanmıştır. Ayrıca "Mizgin" adının Nüfus Yasasının 16. maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne de aykırı bir yönü bulunmadığı açıktır. Mahkemece yasa maddelerinin yorumunda delillerin takdir ve değerlendirilmesinde hataya düşülerek özellikle yetersiz subjektif görüşe dayanan bilirkişi raporuna üstünlük tanınarak Özel Dairenin bozma kararına uyulması yerine direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bozma nedenidir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacının karar düzeltme isteminin kabulü ile Hukuk Genel Kurulu'nun 1.12.1999 gün ve 1999/18-966 E. 1999/1010 K. sayılı kararının kaldırılmasına, yerel mahkemenin direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK. nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 01.03.2000 T. E:2000/18-127, K:2000/154

2. Hukuk Dairesi Başkanı Tahir ALP’in KARŞI OY YAZISI

Dosya arasında mütelası alınan Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Profesör  olan bilirkişi söz konusu olan "Mizgin" sözünün "sidikli" anlamında da olduğunu açıklamıştır.

Konuda uzman olan bilirkişinin açıklamalarının ilmi gerçeklere aykırı olduğunu kabule elverişli ciddi bir olgu yoktur. Bu ismin çocuğa verilmesi onun kişiliğine açık saldırı oluşturur. Buna ne ana-babanın, ne de başkalarının hakkı yoktur. Çocuğa aşağılayıcı bir anlam da taşıyan bu ismin verilmesine imkan tanıyan çoğunluk kararına katılmıyorum.


Arkadaşının kolunun kırılmasına neden olan öğrenciye öğretmenin sarfettiği sözler tek tanık anlatımı dışında kanıtlanamadığından manevi ödenceye karar verilemeyeceği-

HGK. 01.03.2000 T. E: 4-133, K: 160

Taraflar arasındaki "Manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 18. Hukuk Mahkemesi`nce davanın reddine dair verilen 11.11.1998 gün ve 1998/32 E., 1998/650 K. sayılı Kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi`nin 1.03.1999 gün ve 1998/10464 E., 1999/1659 K. sayılı ilamiyle; ... 1 - Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacı K.S.`nin temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2 - Davacı M.S.`nin temyiz itirazlarına gelince;

Bu davacı olay zamanı ... Koleji öğrencisidir. Bir arkadaşı ile itişip kakışırken arkadaşı düşerek kolunu kırmıştır. Sınıf öğretmeni olan davalı Y.B.`nin sınıfa geldiğinde davacıya hitaben "Dağdan mı geldin, adi şerefsiz" şeklinde hakarette bulunduğu iddiası ile dava açılmıştır. Mahkemece görgü tanığı Ç.G.`nin beyanına itibar edilmeyerek yersiz açılan davanın reddine karar verilmiştir.

Dosyadaki bilgilere göre davacının sınıf arkadaşının kolunun kırılmasına neden olduğu, daha sonra davalının davacıya bağırdığı diğer tanık B.Ö.`nün sözleri ile de doğrulanmıştır. Mahkemenin tanık Ç.G.`nin beyanını kabul etmemesi dosya kapsamına uygun düşmemiştir. Olay üzerine öğretmenin öğrenciye karşı sarf ettiği sözlerle küçüğün kişilik haklarına saldırıldığından davalının tazminatla sorumlu olması gerektiği halde davanın reddi yanlış olup bozmayı gerektirmiştir... gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davacılar vekili

Hukuk Genel Kurulu`nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat isteğine ilişkindir.

Davacı vekili müvekkilinin ... Koleji öğrencisi olduğunu, davalı öğretmenin 1997 yılı Mayıs ayında davacıya "Dağdan mı geldin, adi şerefsiz" diyerek kişisel değerlerine saldırdığını, bu zararlarına karşılık 2.000.000.000 TL tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı vekili, davalının öğrencisine böyle bir söz sarfetmediğini, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; "Tüm dosya kapsamı ve tanık beyanları karşısında dinlenen tanıklardan sadece Ç.G.`nin davacının iddiası yönünde beyanda bulunmasının soyut ve inandırıcı olmaktan uzak olduğu, tüm dosya kapsamına göre aksi kanaatin oluştuğu" gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 01.03.2000 T. E:2000/4-133, K:2000/160

KARŞI OY YAZISI

Davalının dava konusu edilen sözleri söylemiş olduğu dairemizin bozma kararında ismi yazılı tanığın sözlerinden ve soruşturma evrakındaki tanık sözünden anlaşıldığından, mahkemenin sözlerin söylendiğini kabul etmeyen değerlendirmesi uygun olmamıştır. Tarafların okuldaki durumları ise yaptırımın ne olması gerektiği konusunda etkili olmalıdır.

Özel Daire bozma kararının uygun olduğunu düşündüğümden Yüce Genel Kurul`un onama kararına katılamıyorum.


Davalıların davacıyı savunma amacıyla alkollü araç kullanmakla itham ettikleri sabit olmakla beraber, bu beyanların kişilik haklarına saldırı teşkil etmeyeceği-

HGK. 22.03.2000 T. E: 4-206, K: 192

Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Adana 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen 23.6.1998 gün ve 1998/233 E- 448 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 25.1.1999 gün ve 1998/8250- 1999/134 sayılı ilamiyle; ( ... Davacının kullandığı araçla kaza yaptığı sırada alkollü olmadığı doktor raporu ile sabittir. Bundan dolayı da aracın onarım gideri sigorta şirketi tarafından karşılanmıştır. Buna karşın davalı YB.'un bu olguyu yok saymak suretiyle ve hiç gereği olmadığı halde, davacıyı alkollü araç kullanmakla itham etmesi onun kişilik haklarına saldırı teşkil eder. Yerel mahkemenin dava konusu dilekçedeki sözlerin kişilik haklarına saldırı oluşturmayacağı biçimindeki yanılgılı değerlendirmesi ve bu davalı hakkında da davayı red etmesi bozmayı gerektirmiştir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz eden : Davacı vekili.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davanın reddine ilişkin karar davacı vekilinin temyiz istemi üzerine özel dairece yukarıda açıklanan nedenlerle davalı Y.B. yönünden bozulmuştur.

Mahkeme, davalı firma avukatı olan diğer davalının savunma amacıyla alkollü araç kullanıldığını vurgulayan ibaresi haksız fiil teşkil etmediği ve olayda manevi tazminat isteme koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle önceki kararda direnmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 22.03.2000 T. E:2000/4-206, K:2000/192


Davacılar hakkında yapılan disiplin soruşturması sonunda, uluslararası bir sempozyumda davacıların sunduğu bildirinin başka bir ülkenin bilim adamlarının makalesinden aynen alındığı halde, kaynağının gösterilmediği, böylece kendileri tarafından hazırlanan bilgilerle dayanmadığı anlaşılmış olup; yerleşmiş yayın kurallarına ve hukuksal düzenlemelere göre, başkasının yayınından yapılan alıntıların kaynağının belirtilmesi, yayın ilkelerinin bir gereği olduğundan ve davacıların bu gereğe uymadıkları açık olduğundan sabit olan bu olgu karşısında gazete başlığında bilim hırsızlığı tanımlaması yapılmasında saldırı olmadığı-

HGK. 02.02.2000 T. E: 4-45, K: 53

Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 17. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabul, kısmen reddine dair verilen 29.12.1998 gün ve 1998/375-854 sayılı kararın incelenmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk davalılar vekilleri tarafından istenilmesi Dairesinin 3.6.1999 gün ve 1999/3540-5258 sayılı ilamı ile; ( ...Davacılar dilekçelerinde, davalıların sahibi ve sorumlu Yazı İşleri Müdürü oldukları Yeni Yüzyıl Gazetesinin 11.4.1998 günlü sayısında "profesörlerin bilim hırsızlığı" başlıklı yazı ile kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu belirterek manevi tazminat ile birlikte kararın gazetede yayınlanmasını talep etmişlerdir.

Mahkemece yargı kararı olmaksızın kimsenin hırsızlıkla suçlanamayacağı ve haber verme hakkının asılmış olması nedeni ile davanın kısmen kabulü ile hüküm özetinin yayınlanmasına da karar vermiştir.

Davacılar hakkında yapılan disiplin soruşturması sonunda, uluslararası bir sempozyumda davacıların sunduğu bildirinin başka bir ülkenin bilim adamlarının makalesinden aynen alındığı halde, kaynağının gösterilmediği, böylece kendileri tarafından hazırlanan bilgilerle dayanmadığı anlaşılmaktadır. Yerleşmiş yayın kurallarına ve hukuksal düzenlemelere göre, başkasının yayınından yapılan alıntıların kaynağının belirtilmesi, yayın ilkelerinin bir gereğidir. Davacıların bu gereğe uymadıkları açıktır. Sabit olan bu olgu karşısında gazete başlığında bilim hırsızlığı tanımlaması yapılmasında saldırı yoktur. Belirtilen nedenlerle davanın reddi gerekirken yazılı gerekçe ile kabulü yönünde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına dosyadaki tutanak ve kanıtlara bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 02.02.2000 T. E:2000/4-45, K:2000/53


Dava, sendika genel merkez yönetim kurulu kararının iptali istemine ilişkin olup; genel merkez yönetim kurulu kararına karşı, MK.nun 68. maddesinde öngörülen sürede dava açılmaması nedeniyle, istemin mahkemece reddinin gerekeceği-

HGK. 02.02.2000 T. E: 9-54, K: 43

Taraflar arasındaki "Sendika genel merkez yönetim kurulu kararının iptali" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 1. İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 8/7/1999 gün ve 1999/1374 E- 1545 K- sayılı kararın incelenmesi Davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 16/9/1999 gün ve 1999/12855 E- 13686 K. sayılı ilamıyle; ( ...Davalı Sendikanın Artvin, İzmir, Konut Muğla Şubeleri başkanları olan davacılar, Sendika Merkez yönetim Kurulunun İzmir Konut Şubesi ile İzmir 5. nolu şubesinin, Artvin şubesi ile Rize şubesinin ve Muğla şubesiyle Aydın şubesinin birleştirilmesine dair 15.9.1998 tarih ve 39 sayılı kararının 2821 sayılı sendikalar Kanunu 11/8 maddesine aykırılığı nedeniyle iptali istemiyle dava açmış olup mahkemece yapılan yargılama sonucunda Türk Medeni Kanunun 68. maddesinde öngörülen bir aylık sürenin geçirilmesi gerekçe gösterilerek davanın reddine karar verilmiştir.

Medeni Kanunun anılan maddesinde "Azadan herbiri, kanuna veya cemiyetin nizamnamesine uygun olmayıp da kendi muvafakatine iktiran etmemiş olan bir karar aleyhine ona ittiladan itibaren bir ay içinde mahkemeye müracaatla itiraz etmeye selahiyattardır." kuralına yer verilmiş ise de, bu kuralın şube başkanları tarafından yönetim kurulu kararına karşı açılmış bulunan bu iptal davasında uygulanma yeri yoktur. Bu bakımdan sürenin geçirilmesi nedeniyle davanın reddine karar verilmesi hatalıdır. Uyuşmazlığın çözümü sendikalar Kanununun yukarıda anılan maddesi ile ilgili olduğundan gerekli inceleme ve değerlendirme yapılarak hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmelidir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, sendika genel merkez yönetim kurulu kararının iptali istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın süre yönünden reddine dair verilen hüküm Özel dairenin yukarıda metni yazılı kararı ile bozulmuştur.

Mahkeme iptali istenen genel merkez yönetim kurulu kararına karşı MK. 68. Maddesinde öngörülen sürede dava açılmadığını gerekçe göstererek önceki kararında direnmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 02.02.2000 T. E:2000/9-54, K:2000/43


Dava, kişilik haklarına saldırı nedenine dayalı manevi tazminat istemine ilişkin olup; mahkemenin olayda matufiyet bulunmadığı nedenine dayanarak davayı reddetmesinin usul ve yasaya uygun olduğu-

HGK. 23.02.2000 T. E: 4-63, K: 137

Taraflar arasındaki "tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 17. Hukuk Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen 29.9.1998 gün ve 1998/252 E. 1998/533 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 22.2.1999 gün ve 1998/9821 E. 1999/1332 K. sayılı ilamiyle; ( ... Dava, yapılan bir konuşmada kişilik haklarına saldırıldığı nedenine dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece davacının hedef alınmadığı ve kullanılan sözlerde saldırı bulunmadığı gerekçeleri ile dava reddedilmiş, karar, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, milletvekili olan davalının partinin grup toplantısında yaptığı bir konuşmada kişilik haklarına saldırıda bulunduğunu iddia etmiştir. Davalı tarafından yapıldığı ihtilafsız olan ve dosyada örneği bulunan dava konusu konuşma metninin tamamı incelendiğinde; davalı aleyhine haberler yayınlayan bir gazetenin arkasında davacının yer aldığı belirtildikten sonra konuşmanın ilerleyen bölümlerinde davacının ismi de zikredilmek suretiyle davacı ve eşi hakkında davalının gündeme getirdiği bazı iddialardan sonra bu tür aleyhe yayınların başlatıldığı, davacının yasal ve ahlaki olmayan yollara başvurduğu, bundan sonrada ister yasal ister yasal olmayan şekilde kendisi ile uğraşmazsa şerefsizdir şeklinde sözler kullandığı anlaşılmaktadır. Bu ifade ve anlatım şekline göre konuşma ile davacının hedef alındığı açıkça bellidir. Kullanılan sözler ve ileri sürülen iddialarda davacının kişilik haklarını zedeleyecek nitelikte bulunduğuna göre takdir edilecek miktarda manevi tazminat verilmesi gerekirken davanın tümden reddedilmiş olması bozmayı gerektirmiştir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, kişilik haklarına saldırı nedenine dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir.

Mahkemenin davanın reddine dair kararı Özel Dairece yukarıda belirtilen nedenlerle oyçokluğu ile bozulmuştur.

Mahkeme, olayda matufiyetin bulunmadığı gerekçesiyle önceki kararında direnmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve Özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 23.02.2000 T. E:2000/4-63, K:2000/137


Davacı, kat malikleri toplantısı sonrasında çıkan tartışma üzerine davalının kendisine “hayvan herif” diye nitelemede bulunduğunu iddia etmiş olduğundan bu sözlerin davalı tarafından kullanılıp kullanılmadığının kanıtlanmasının ancak tanıkların beyanları ile açıklığa kavuşacağı-

HGK. 23.02.2000 T. E: 4-98, K: 117

Taraflar arasındaki "Manevi Tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda ; Ankara Asliye 15. Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 8.7.1998 gün ve 1997/456-1998/469 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 21.6. 1999 gün ve 1999/4566-5996 sayılı ilamı ile; ( ...Dava, kişilik haklarına saldırı sonucu uğranılan zararın giderilmesi istemine ilişkindir. Davacı, davalının hakaret teşkil eden sözlerinden dolayı kişilik haklarının saldırıya uğradığını belirterek tazminat isteminde bulunmuştur.

Yerel mahkemece, davaya konu edilen sözlerin davalı tarafından söylendiğinin kanıtlanmadığı gerekçesiyle istem reddedilmiştir. Karar, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, kat malikleri toplantısı sonrasında çıkan tartışma üzerine davalının kendisine "hayvan herif diye nitelemede bulunduğunu iddia etmiştir. Bu sözlerin davalı tarafından kullanılıp kullanılmadığının kanıtlanması ancak tanıkların beyanları ile açıklığa kavuşacaktır. Uyuşmazlığın çözümünde başkaca bir hukuki bir sorun bulunmamaktadır. Bundan dolayıdır ki, tanık beyanlarının değerlendirilmesi gerekmektedir.

Konu ile ilgili olarak, yanların eşleri yeminsiz olarak dinlenmişler ve bu tanıklar eşlerinin iddia ve savunmaları doğrultusunda açıklamada bulunmuşlardır. Bunun dışında davacı, Oğuz Kocabaş ile Harun Kargıner'i tanık göstermiştir. Bunlardan Oğuz Kocabaş olay sırasında sert tartışmalar ve bağrışmalar olduğunu, ancak davaya konu edilen sözlerin söylendiğini duymadığını, diğer tanık Harun Kargıner ise, toplantı sırasında karşılıklı sert tartışmalar olduğunu bunun üzerine davalının ayağa kalkarak, "Selçuk beye hitaben hayvanlaşmayın diye söyledi..."biçiminde açıklama yapmıştır. Yeniden sorulması üzerine bu beyanında ısrar etmiştir.

Davalı tarafından gösterilen tanıklardan Tülin Altıok, tartışma olduğunu, ancak davaya konu edilen sözün davalı tarafından kullanıldığını duymadığını, Oya Saylan, duymadığını ve ilaveten söylenmediğini belirtmiştir. Davalının gösterdiği diğer tanık Kamil Soysal ise, olayın meydana geldiği toplantıda bulunmadığını ancak davalı ile sonradan yaptığı görüşmede, davalının kendisine "... Ben toplantı sırasında Rasim Beye karşı dava konusu edilen sözleri söyledim, ancak o benim evladım yaşında, bunda ne var, niye dava açmış, sen gel tanıklık yap..." biçiminde açıklamada bulunmuştur.

Yukarıya ilgili kısmı ve özeti alınan tanık beyanlarından, davalının davacıya hitaben "hayvanlaşmayın" biçiminde kişilik haklarına saldırı teşkil edecek sözü kullandığı sonucuna varmak gerekir. Yanlarla hiç bir akrabalık ve yakınlığı saptanmayan ve ant verilmek suretiyle dinlenen tanık Harun Kargıner'in samimi beyanı uyarınca davalının sorumluluğu yönünde karar verilmesi gerekirken, dinlenen diğer tanıkların "duymadıkları" şeklinde soyut ifadelerine üstünlük tanımak ve iddiayı yeminli beyanları ile doğrulayan tanık beyanları yok sayılmak suretiyle davanın reddine karar verilmiş olması bozmayı gerektirir ise de karar onanmış bulunduğundan davacının karar düzeltme isteği HUMK. nun 440 ve 442. Maddeleri uyarınca kabul edilmeli, onama kararı kaldırılmalı ve hüküm gösterilen nedenlerle bozulmalıdır... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı Bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. Maddesi gereğince

BOZULMASINA…

HGK. 23.02.2000 T. E:2000/4-98, K:2000/117


Türk dilinde bulunmayan "mızgin" isminin birbiri ile zıt anlamlar içeren bir kelime olduğu, bunun milli kültüre ahlak kurallarına, örf ve adetlere uygun düşmeyeceği gerekçesi ile isim düzeltilmesi talebinin reddine dair direnme kararında bir isabetsizliğin bulunmayacağı-

HGK. 01.12.1999 T. E: 18-966, K: 1010

Taraflar arasındaki "İsim düzeltilmesi" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Güroymak Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 1.12.1998 gün ve 1998/50 E-70 K.sayılı kararın incelenmesi davacı tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 18 Hukuk Dairesi'nin 1.3.1999 gün ve 1999/1615-2390 sayılı ilamı;

( ....Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Davacı, kızının isminin nüfusta "Hatice" olarak kayıtlı olmasına rağmen "Mızgin" ismi ile tanınıp bilindiğini ve böyle çağrıldığını bu yıl okula kaydedileceğini, ismindeki bu farklılığı ileri sürerek isminin düzeltilmesini talep ve dava etmiş, dinlenen tanıklar dahi davacının iddiasını doğrulamışlardır.

Medeni Kanunun 26.maddesine göre, haklı sebebin varlığı halinde ismin değiştirilmesi mümkün olup, yargıtay uygulamalarında da kişinin toplum içinde bilinip tanındığı ismini kayden de taşımasının haklı neden teşkil edeceği kabul edilmiştir.

Bu durumda yasal bir sakınca da olmadığı halde mahkemece, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu şekilde ve varit olmayan gerekçelerle reddi doğru görülmemiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Davacı Nüfus kaydında kızının isminin düzeltilmesi isteminde bulunmuş, davalı davanın reddini savunmuştur.

Mahkemenin redde ilişkin kararı Özel Dairece, yukarıda açıklanan nedenle bozulmuştur.

Mahkeme, Türk dilinde bulunmayan "mızgin" isminin birbiri ile zıt anlamlar içeren bir kelime olduğunu, bunun milli kültüre, ahlak kurallarına, örf ve adetlere uygun düşmeyeceğini ileri sürerek direnmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davacının temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ( ONANMASINA )…

HGK. 01.12.1999 T. E:18-966, K:1010

Başkan Bilal KARTAL’ın KARŞI OY AÇIKLAMASI

Davacı, 1992 doğumlu olan ve aile çevresinde Mızgin olarak çağırılan kızının nüfus kaydına adının Hatice olarak yazıldığını küçük kız kardeşinin de adının Hatice olduğunu, aynı aileden iki aynı adın karışıklığa neden olduğu, bu nedenle Hatice olan adın Mızgin olarak düzeltilmesini istemiştir.

Mahkemece istem reddedilmiş dairece kararın bozulması üzerine yerel mahkeme eski kararında direnmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca, yerel mahkeme kararının onanması yönünde hüküm kurulmuştur. Hukuk Genel Kurulu'nca verilen karara ve dolayısıyla benimsenen yerel mahkeme kararının gerekçesine katılamıyorum. Şöyle ki;

Bir defa, herkesin ismini serbestçe seçme hakkına sahip olduğu kabul edilmelidir. Çünkü bu hak kişinin, kişilik değerlerinin bir yönü ile toplum içinde tanınmasının dışa yansıma aracıdır. Bundan dolayıda, kişinin ismi üzerindeki hakkı, temel haklar içinde yer alır. Bunun sonucu olarak da kişi, ismine yapılan el atmanın sataşmanın önlenmesini isteme hakkına sahip olduğu gibi, bundan dolayı tazminat isteme hakkına da sahiptir. Böylece ismin, kişinin kişilik değerleri içinde yer aldığı ve Anayasanın ve yasaların güvencesi altında bulunduğu sonucuna varılabilir ve söylenebilir.

Kişi, ismini serbestçe seçme hakkına sahip olmakla birlikte, 1587 sayılı Nüfus Kanununun 16.maddesinde çocuğun adının anne ve babası tarafından konulacağını hüküm altına almıştır. Yine aynı maddede, milli kültüre, ahlak kurallarına, örf ve geleneklere, kamuoyunu inciten isimlerin konulamayacağı da hüküm altına alınmış bulunmaktadır. MK.nun 26.maddesi ise, haklı nedenlerle bir kimsenin isminin değiştirilmesini isteyebileceği hükmünü içermektedir.

Görüldüğü üzere yasa koyucu, hangi isimlerin konulamıyacağını belirttikten başka, konulan ismin haklı bir neden olmadan değiştirilemiyeceğini de düzenleme altına almıştır. Ancak, hangi isimlerin konulamıyacağına dair açık bir belirleme olmadığı gibi, değiştirme nedeni de açık değildir. Yasa genel ve soyut bir düzenleme getirmiş bulunmaktadır.

Somut olayda, davacının adının ( ki, onun adına babası velayeten istemde bulunmaktadır ) çevresince Mızgin olarak çağrıldığı, ancak nüfusta Hatice olarak yazıldığı, küçük kardeşinin adınında nüfusta Hatice olduğu yerel mahkemenin ve dairenin üzerinde birleştikleri hususlardır. Tartışmalı olan, Mızgin adının Milli kültüre, örf ve geleneklere aykırı olup - olmadığı ve kamuoyunu incitici nitelikte bulunup - bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Mızgin adının davacılarında yaşadığı ortamında "Müjde" anlamına geldiği, Farsçada ise yazılış biçimine göre, sofra, misafir, konuk, temiz, idrar-sidik gibi anlamları içerdiği belirtilmiştir. Ancak davacı özellikle yaşadığı ortam ve konuştuğu bölgesel dil itibariyle Müjde anlamına geldiğini, yakınlarından da Mızgin adını kullananların bulunduğunu bildirmiş ve bununla ilgili kayıtları da dosya içine sunmuştur.

Şu durumda sorun, böyle bir adın milli kültüre aykırı olup-olmadığıdır. Davacının yaşadığı ortamdaki yaşam biçimi de Türk kültüründen ayrı düşünülemez. Bölgesel kültürün yansıması ile, bölgesel bazı isimlerin kullanılması içinde bulundukları yaşam ortamının bir sonucudur. Bu gün Türkiyenin bir bölgesinde bazı isimlerin daha çok kullanıldığını, hatta bazı isimlerin hiç olmadığını görmek olasıdır. Davacının yaşadığı ortamda ve bölgede bu isim kullanılıyorsa ve yaygın bir halde ise, demek oluyor ki bu sonuç, bir isim kültürü olarak yerleşmiştir. Aksi halde resmi makamlarca belirlenecek isimlerin kullanılması gerekecek ki, bu da kişilerin yaşamlarına, özlemlerine sınır koymak olur. Bu gün Türk kültüründe, yiğit, çevik az rastlanan başarılı gibi anlamlara gelecek isimlerin çok kullanıldığı görülmektedir. Bu da bir kültürdür. Bir isim kültürüdür. Bir ismin milli kültüre aykırı olması için o kültürde hiç kullanılmaması veya kullanılmasının o kültürün geleneklerine yerleşmiş ilkelerine aykırı olması gerekir. Aksi halde o ismin yasaklanması doğru bir yaklaşım olamaz.

Bu isim, geleneklere de aykırı sayılmaz. Çünkü davacının geleneklerine ve geçmişindeki, isimlerin devamlılığına da uygundur. Davacı, yaşam biçimi kendi yaşama ortamında seçmek ve almak hakkına sahiptir. Mızgin isminin hangi geleneğe aykırı olduğu belirtilmemiştir. Çünkü böyle bir gelenek yoktur. Soyut nedenler ve yaklaşımlar kararın gerekçesi olamaz.

Karara dayanak yapılan bilirkişi raporu da yanlıdır ve yargılamanın yetkisi müdahale biçimindedir. Şöyle ki, bilirkişi, bu ismin kasıtlı, maksadı aşan bir istem olduğu ve kamu vicdanını inciticek nitelikte bulunduğunu belirtmiştir. Bu düşünce biçiminin karara gerekçe yapılmasıda yanlıştır.

Eğer tüm isimlerin Türkçe olması isteniyorsa, Hatice isminde olduğu gibi, çoğu isimler Türkçe değildir. Bu isimlerin kullanıla kullanıla Türkçe'leştiğini söylemek halen yasaklanan isminde kullanılma sonucu Türkçe'leşeceği sonucunu doğuracağının gözden uzak tutulması sonucunu doğurur ki, bunun da doğru olmadığı açıktır. Çünkü Hatice, Mustafa gibi isimlerde Arapça ve Farsça kökenlidir. Yine çoğu isim batı dilleri kökenlidir. Bu isimleri Milli Kültüre aykırı görmeyip, Farsça veya Kürtçe kökenli olması nedeniyle sakıncalı görülmesi bir çelişkidir. Açıkladığım nedenler ve dosyadaki diğer kanıtlar gözetildiğinde, yerel mahkeme kararının bozulması gerektiği düşüncesi ile çoğunluğun onamaya ilişkin bulunan gerekçesine katılamıyorum.


Davanın, yayın yoluyla kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkin olduğu, davacının talebinin yayının doğurduğu vahim netice karşısında normal düzeyde olması nedeniyle manevi tazminat isteminin reddi gerekeceği-

HGK. 15.12.1999 T. E: 4-1026, K: 1047

Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 7. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 9.7.1998 gün ve 1998/10 E-453 K. sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 10.12.1998 gün ve 1998/7073-10121 sayılı ilamıyle; ( ...1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

2- Davalıların diğer temyiz itirazlarına gelince; Kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse manevi tazminata hükmedilmesini isteyebilir. Hakim manevi tazminatın miktarını tayin ederken saldırı teşkil eden eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır. Miktarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel hal ve şartların bulunacağı da gözetilerek takdir hakkını etkileyecek nedenleri karar yerinde objektif olarak gösterilmelidir. Çünkü kanunun takdir hakkı verdiği hususlarda hakimin hak ve nısfetle hüküm vereceği Medeni Kanunun 4. maddesinde belirtilmiştir. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olana kadar olmalıdır.

Davaya konu olan olayda davacınında mevcut yasal düzenlemelere uygun olmamakla birlikte Ankara il sınırları dışına çıkanlar için bazı yaptırımlar uygulayabilecekleri konusunda açıklama yapmak suretiyle davalılar tarafından yazının yazılmasına neden olduğu ve yaymada karar verildiği gözetildiğinde hüküm altına alınan miktar fazladır. Daha alt düzeyde tazminata hükmedilmek üzere karar bozulmalıdır... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, yayın yoluyla kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir.

Mahkemece, davacının talebinin yayının doğurduğu vahim netice karşısında normal düzeyde olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş, Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenle bozulmuştur. Mahkeme aynı gerekçelerle önceki kararında direnmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 15.12.1999 T. E:4-1026, K:1047


Dava konusu olaydaki basın toplantısında, Belediyece vatandaşlara seks gücünü artırıcı ilaçlar dağıtıldığının açıklanması üzerine kamuyu bilgilendirmekle görevli basının bu ödevi gereği, davalı gazetede haber-yazı yazıldığı, haber verme hakkının sınırlarının bağışlanmaz şekilde aşılması ve davacının kişilik haklarına aşırı tecavüz bulunması nedeniyle manevi tazminat isteminin kabulü gerekeceği-

HGK. 15.12.1999 T. E: 4-1036, K: 1045

Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Pendik 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 9.9.1998 gün ve 1996/666 E-1998/453 K. sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 18.3.1999 gün ve 1998/10304-1999/2396 sayılı ilamıyle; ( ...Dava kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir.

Yerel mahkemece. Posta Gazetesinin 20 Eylül 1996 günlü sayısında yazılan ( Refahlı başkandan halka cinsel destek ) başlıklı yazı nedeniyle, davacının kişilik haklarına saldırıda bulunulduğundan bahisle 650 milyon TL. manevi tazminatın davalı Mehmet Ali Yalçındağ dışındaki davalılardan zincirleme alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine, davalı Mehmet Ali Yalçındağ hakkındaki davanın husumet yönünden reddine karar verilmiştir. Karar davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

CHP. Pendik örgütünde yapılan basın toplantısında, Pendik belediyesince vatandaşlara seks gücünü artırıcı ilaçlar dağıtıldığının açıklanması üzerine kamuyu bilgilendirmekle görevli basının bu ödevi gereği, davalı gazetede bu şekilde haber-yazı yazıldığı anlaşılmaktadır. Olay gerçektir. Zira bu olay nedeniyle davacı tarafından Pendik 1. Asliye Hukuk Mahkemesi 1996/714 esas ve 1997/776 karar sayılı dosyada Bilgin Yayıncılık AŞ. ve arkadaşları hakkında açılan davanın, temyiz edilmesi üzerine yapılan incelemede; CHP. parti örgütünün basın toplantısı nedeniyle olaya el koyan İçişleri Bakanlığının görevlendirdiği mülkiye müfettişi tarafından düzenlenen raporda özel Gülcan Dispanserine ait, Hamza Yorulmaz isimli kişi adına yazılan reçetede yer alan ( Sustanon ) adlı seks gücünü artıran ilaç bedelinin Pendik Belediyesince ödendiği kesinlik kazanmıştır.

İlaç yardımının yapılmış olması sosyal açıdan çok önemli ve övünülecek bir davranıştır. Ancak bu yardım, ekonomik gücü ilaç almaya yetmeyen hasta vatandaşların bir an önce sağlıklarına kavuşması için yapılması gerekir. Bu arada seks gücünü artıran ilaçların alınması ve bu olgunun bir siyasi partinin yerel örgütünce basın toplantısı yapılmak suretiyle topluma duyurulmasına, kamunun ilgisini çeken her olayı topluma duyurmakla görevli olan medyanın buna seyirci kalması düşünülemez. O halde haber gerçek olduğu gibi aynı zamanda günceldir. Haberde konu ile ifade arasında düşünsel bağ bulunduğu kamu yararının da mevcut olduğu bir olgudur. Haberin veriliş biçimine göre öz ile biçim arasında denge bulunduğu, maksadı aşan bir ifadenin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Tüm bu durumlar birlikte değerlendirildiğin de ilaç parası olmayan vatandaşlara ilaç yardımı yapılırken seks gücünü artıran ilaçların verilmiş olması ve bunun haber olarak topluma eleştirel bir yorumla duyurulmasında hukuka aykırı bir durum yaratmadığı, haberin hukuka uygunluğunu sağlayan ve yukarıda belirtilen unsurlarında bulunduğunu kabul etmek gerekir. O halde davanın reddine karar verilmesi gerekirken, istemin kısmen kabul edilmesi usul ve yasaya aykırı olduğundan karar bozulmalıdır.

HUMK.nun 276. maddesi uyarınca "mahkeme, çözümü özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir; hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişi dinlenemez". Somut olay, hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenebilir niteliktedir. O nedenle bilirkişi düşüncesine başvurulması doğru değildir... )gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine, ilişkindir.

Mahkemenin davanın kısmen kabulüne dair kararı Özel Daire'ce yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuştur.

Mahkeme, somut olayda haber verme hakkının sınırlarının bağışlanmaz şekilde aşıldığı, davacının kişilik haklarına aşırı tecavüz bulunduğu gerekçesiyle kararında direnmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 15.12.1999 T. E:4-1036, K:1045


Davanın, basın yoluyla kişilik haklarının saldırıya uğramasından kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkin olduğu, dava konusu edilen yazılarda davacı için, soytarı, pezevenk, kan içici gibi nitelendirmelerde bulunulduğu, davacının daha önce kamuoyunca bilinen bazı söz ve davranışlarının yazının yazılmasına neden olduğu, yazıların davacının kamuoyuna yansıyan davranışları karşısında ağır eleştiri niteliğinde olması ve özle-biçim arasında dengenin bozulmaması nedeniyle manevi tazminat isteminin reddinin gerekeceği- Davanın, basın yoluyla kişilik haklarının saldırıya uğramasından kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkin olduğu, dava konusu edilen yazılarda davacı için, soytarı, pezevenk, kan içici gibi nitelendirmelerde bulunulduğu, davacının daha önce kamuoyunca bilinen bazı söz ve davranışlarının yazının yazılmasına neden olduğu, yazıların davacının kamuoyuna yansıyan davranışları karşısında ağır eleştiri niteliğinde olması ve özle-biçim arasında dengenin bozulmaması nedeniyle m

HGK. 03.11.1999 T. E: 4-889, K: 901

Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul Asliye 3. Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 5.3.1998 gün ve E. 97/498- K. 98/51 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 21.12.1998 gün ve E. 98/7828- K. 10551 sayılı ilamıyle; ( ...Dava, basın yoluyla kişilik haklarının saldırıya uğramasından kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davacının daha önce kamuoyunca bilinen bazı söz ve davranışlarının bu yazının yazılmasına neden olduğu belirtilerek dava tümden reddedilmiştir.

Dava konusu edilen yazılarda davacı için, "soytarı", pezevenk", "kan içici" gibi nitelendirmelerde bulunulmuştur. Anılan bu ifadeler, davacıya yönelik hakaret niteliğinde olduğu gibi basının amacına ulaşmasındaki var oluş nedeni olan toplumu bilgilendirmesi ve yönlendirmesindeki görev ve yetkisi ile de bağdaşmamaktadır. Böylece, özle biçim arasındaki denge bozularak eleştiri sınırları aşılmıştır. Yazılar, bu haliyle doğrudan davacının kişilik haklarını hedef almış ve davacının eleştirilmesinde özle biçim arasındaki denge bozulmuştur.

Davacının daha önceki bazı davranış ve sözlerinin bir ağır tahrik olarak dava konusu yazıların yazılmasına neden olduğu doğru ise de, kullanılan sözlerde sınır aşılmıştır. Davacının bu davranışları ancak hüküm altına alınacak tazminat bakımından bir indirim sebebi olabilir. Mahkemece, davanın tümden reddine karar verilmiş olması belirtilen nedenlerle usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili 31.5.1997, 1.6.1997 ve 7.6.1997 tarihli Cumhuriyet Gazetelerinde "Politika Günlüğü" başlıklı Hikmet Çetinkaya imzalı yazılarla "Cumhuriyet" imzalı yazıda davacıya hakaret edildiğini, kişilik haklarına saldırıldığını ileri sürerek manevi tazminata hükmedilmesini ve hüküm özetinin yayınına karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, dava konusu yazıların bütünü incelendiğinde, davacının kamuoyuna yansıyan davranışları karşısında ağır eleştiri niteliğinde olduğu, özle-biçim arasında dengenin bozulmadığını bildirerek direnmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA...

HGK. 03.11.1999 T. E:4-889, K:901

KARŞI OY YAZISI

Bir yazının hukuka uygunluğundan sözedilebilmesi için dört unsurun mevcut olması gerekir. Bunlardan biri bile uygun değil yaptırım gündeme gelir. Gerçeklik, güncellik, kamu yararı ve toplumsal ilgi ile özle biçim arasında düşünsel bağ kurulmuş olması seklinde belirginlik kazanmış bu unsurlarda yargı kararları ve öğreti sözbirliği içerisindedir.

Basının görev derecesine varan hakkı olumsuzlukları makale, yorum, karikatür gibi vasıtalarla eleştirmektir. Bu görev yapılırken ölçünün çok ağır tutulması da işin gerektirdiği sınırlar içinde hukuka uygun sayılabilmektedir.

Tazminat hukuku uygulamamızda davanın yanlarının olaydaki genel durumları değerlendirilmekte, davalının hukuka aykırı davranıp davranmadığı, davacının eleştirilen söz ve davranışlarının hukuka aykırılığı büsbütün ortadan kaldırıp kaldırmadığı, hukuka aykırılık halinde belirlenecek yaptırıma etki edecek unsurların neler olduğu belirlendikten sonra, davanın yanlarının kişilik hakları saldırılarının karşılıklı olması durumunda Türk Ceza Kanunu'nun 480. maddesindeki cezanın ıskatı uygulamasının aksine her iki taraf için yaptırıma karar vermek suretiyle uyuşmazlık çözülmektedir.

Eldeki davaya gelince; davacının söz ve davranışları ile toplumun değer yargılarına çok ağır saldırıda bulunduğu, bu nedenle olabilecek ağırlıkta eleştiriyi hakettiği konusunda tereddüt yoktur. Ancak, bu eleştiri yapılırken yukarda sözü edilen "özle biçim arasında düşünsel bağın" iyi kurulması, ölçünün hakaret derecesine vardırılmaması gerekir. Herhangi bir suç islemiş olduğu mahkeme kararı ile sabit olan kişiye bile, o suçu ifade eden söz gereksiz yere söylenemez. Davacının söz ve davranışlarının doğru olmadığını konu edinen yazıda burada yazılmasına gerek duyulmayan sözlerle ona hakaret edilmesi hukuka uygun olmaz, ölçü aşılmış hakarete hakaretle karşılık verilmiştir. Davacıların kamu adına eleştiri hakkını kullanan durumunda oldukları da değerlendirilerek mahkemenin ve Yüce Genel Kurul'un hukuka uygunluk nedeni saydığı sebepler yaptırımın ne olması gerektiği ve yaptırım tazminat seklinde seçilecekse miktarının az tutulması şeklinde değerlendirilmesi gerekmesine rağmen, hukuka aykırılığın bulunmadığının kabul edilmesini uygun bulmadığımdan karara katılamıyorum.


Vakıf yönetim kurulu üyelerinin, uluslararası çocuk kuruluşu ile iş birliği yaptığı iddiasına dayanılarak, azline ilişkin davada; davalı vakfın denetimine ait teftiş raporları, bu raporlarda da zikredilen yabancı vakıflarla müşterek faaliyetleri, bu yönde alınan kararlar kurulan koordinasyon ofisleri değerlendirilmeden hükme gidilerek davanın reddinin isabetsiz olacağı-

HGK. 10.11.1999 T. E: 18-899, K: 933

Taraflar arasındaki "vakıf yöneticilerinin uzaklaştırılması" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Şişli 1.Asliye hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 17.6.1997 gün ve 1996/541-1997/649 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 6.10.1998 gün ve 1998/10768-10389 sayılı ilamı;

( ... Dava, davalı vakfın yönetim kurulunu oluşturan üyelerin, Türk Medeni Kanununa göre Kurulan Vakıflar Hakkında Tüzüğün Ek 2. maddesine aykırı olarak SOS tabir edilen Uluslararası Çocuk Kuruluşu ile işbirliği yaptıkları gerekçesi ile Tüzüğün 23. maddesinin 1/e, g fıkraları ve 2. bentleri uyarınca görevden uzaklaştırılmalarına ilişkindir. Bu konuda öncelikle saptanması gereken husus, vakfın vakıf yönetiminin sözü edilen uluslar arası kuruluşlarla bir işbirliği içinde olup olmadığı keyfiyetidir.

Dosyaya konulan 1992-1993 yıllarını ihtiva eden işlemlerin denetimine ait 28.6.1994 tarihli teftiş raporunun 3 ve 4. sayfalarında, davalı vakfın yönetim kurulunca bu konuda alınan kararlar ile 15.10.1992 tarihli denetleme kurulu raporuna yollamalar bulunmaktadır. Sözü edilen raporda, adı geçen uluslar arası kuruluş ile yapılan toplantı ve bu toplantıda alınan kararlarla uluslar arası koordinasyon ofisinin vakıf merkezine taşınmasına, Beril Kaleli isimli kişinin koordinatör olarak atanmasına, birlikte açılması öngörülen çocuk köyünün düzenlenmesine ilişkin hususlardaki kararların ve uygulamalarının Tüzüğün Ek 2. maddesinde Bakanlar Kurulunun iznine tabi kılınan "işbirliği" niteliğinde olup olmadığı hususları incelenip tartışılmadan davanın reddedilmesi doğru görülmemiştir.

Mahkemece bu hususta gerekli inceleme ve araştırma yapılarak haklarında dava açılan kişilerin de görüş ve savunmaları alınıp hasıl olacak sonuca göre karar verilmelidir.... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı ( BOZULMASINA )…

HGK. 10.11.1999 T. E:18-899, K:933

Onbirinci Hukuk Dairesi Başkanı IŞIL ULAŞ’ın KARŞI OY YAZISI

Dava, davacı Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından, T.Medeni Kanununun Vakıf'lara ilişkin düzenlemesini değiştiren 903 sayılı yasa gereğince çıkarılmış bulunan tüzüğün 23 ncü maddesinin 1/e, 9 ve 11 fıkralarına dayanılarak davalı Vakfın yönetim kurulu başkanı ve üyeleri olan toplam dokuz kişinin isimleri belirtilerek görevlerinden uzaklaştırılması, kısacası azilleri için davalı vakıf tüzel kişiliği aleyhine açılmış bulunmaktadır. Bir başka ifade ile yönetim kurulu üyelerinin azil davası azli istenen kişiler aleyhine değil de, bu kişilerin görevlendirildikleri ve temsilcisi oldukları tüzel kişi aleyhine açılmış bulunmaktadır.

Yukarıda anılan tüzüğün ilgili maddeleri ile vakıflara ilişkin T.Medeni Kanununun 79 uncu maddesinde, yetkili asliye mahkemesince teftiş makamının başvurusu üzerine yöneticilerin işten uzaklaştırılabileceği hakkında hüküm mevcut ise de, anılan madde hükümde mahkemenin bu başvurusu duruşma açarak incelenmesi ve karar bağlanması emredici bir şekilde hükme bağlanmış bulunmaktadır. Duruşma açılmasından amaç, böyle bir davada haklarında azil kararı talep edilen kişilerin savunmalarının alınabilmesi, onlara davaya karşı itiraz ve delillerini sunabilme imkanı tanınmasına yöneliktir. Aksi halde bu düzenlemede, mahkemeye duruşma açmaksızın, evrak üzerinde karar verebilme yetkisi tanınırdı. Kaldı ki, açılan bu dava, Özel hukuk hükümlerine dayalı bir dava olarak görüldüğüne göre, usul yasası hükümlerine de tabi olması zorunludur. Yürürlükteki usul yasasının 388 ve devamı hükümlerine göre, mahkemeler ancak davanın tarafları haklarında ve ancak onları bağlayıcı olarak hüküm kurabilirler. Esasen bu ana ilke, Anayasanın 36 ıncı maddesinde de açık bir şekilde hükme bağlanmıştır.

Her ne kadar yargılamada davalı tüzel kişiliği davalılardan yönetim kurulu başkanı temsil etmişse de onun avukata verdiği vekaletnamenin de kişisel olmadığı, tüzel kişiliği temsilen verdiği dava dosyasındaki vekaletnameden anlaşılmaktadır. Kaldı ki, bu kişi de azli istenilen kişiden biridir. Bu şekilde bu usulü noksanlığın giderildiğinden de söz edilemez. Kaldı ki davanın taraflarından birinin tüzel kişilik olması gerektiği benimsense bile, davalı vakfın resmi senedinin incelenmesine, vakıf yönetim organlarının yönetim kurulu dışında yönetime ve denetime ilişkin mütevelliler kurulu ile Denetleme Kurulununda bulunduğu anlaşılmaktadır. Yönetim kurulunun azil davasında davalı tarafın tüzel kişilik açısından yönetim kurulu dışındaki kurullardan biri tarafından temsili gerektiği de menfaatler çatışması yönünden dikkate alınmalıdır.

Yargılama aşamasında davalı tarafça yukarıda açıklanan hususların itirazen ileri sürülmediği anlaşılmakla beraber, mahkemece davanın kabulü halinde kurulacak hüküm dava dışı kimseler hakkında aleyhe sonuçlar doğuracağı dikkate alındığında ve husus sonucu itibariyle husumete ilişkin olmakla mahkemece re'sen dikkate alınması gerekir. Zira, husumete ilişkin hususlar bir defi olmayıp, itiraz niteliğindedir.

Mahkeme kararının öncelikle bu yönden bozulması gerektiği düşüncesi ile kararı esastan bozan sayın çoğunluğun düşüncesine katılmıyorum.


Davanın, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedenine dayalı tazminat istemine ilişkin olduğu, davacının dava dilekçesinde belirttiği sekiz ayrı yayın nedeniyle manevi tazminat isteminde bulunduğu, yerel mahkemece dosyadaki delillere göre yayınlara davacının kendi kusurlu eylemi ile neden olduğu, yayınlarda davacının gazete okurlarını promosyon kampanyaları sırasında dolandırdığı konu edilerek toplumu uyarma ve haksızlıklara karşı kamuoyu oluşturma görevinin yerine getirildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği-

HGK. 17.11.1999 T. E: 4-972, K: 959

Taraflar arasındaki "manevi tazminat " davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 15.Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 15.7.1998 gün ve 1998/175-488 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesi 'nin 16.3.1999 gün ve 1998/8440 E. 1999/2310 K. sayılı ilamıyle; ( ...1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre aşağıda tarihleri belirtilen gazete yayınları dışındaki yazılarla ilgili temyiz itirazları reddedilmelidir.

2 - Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedenine dayalı tazminat istemine ilişkindir. Davacı dava dilekçesinde belirttiği sekiz ayrı yayın nedeniyle manevi tazminat isteminde bulunmuş, yerel mahkemece dosyadaki delillere göre yayınlara davacının kendi kusurlu eylemi ile neden olduğu, yayınlarda davacının gazete okurlarını promosyon kampanyaları sırasında dolandırdığı konu edilerek toplumu uyarma ve haksızlıklara karşı kamuoyu oluşturma görevinin yerine getirildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Yerel mahkemenin bu gerekçesi 3.3.1998 ve 6.3.1998 tarihli yayınlar dışındaki yayınlar için doğru olmakla birlikte 3.3.1998 tarihli yayında "sakın yakışıklı Mehmet Ali'yi tutuklamasınlar" Tüh tüh tüh, Allah korusun, insanlar tutuklanmasın, Tutuklanması bir şey değil, içeride başına bir iş gelmesin!" ve 6.3.1998 günlü yayında "Benim endişem askerlikten tecilli yakışıklı Mehmet Ali'yi içeri atacaklar demir parmaklıkların arkasında başına olmadık işler geçek!" sözleriyle davacının davaya konu edilen eylemleri ile ilgili bulunmayan değerlendirmeler yapılmak suretiyle kişiliğine saldırı teşkil edecek biçimde niteleme yapılması hukuka aykırı olup, kişilik haklarına saldırı oluşturduğu gözetilmeksizin bu yayınlar hakkında da davanın reddedilmiş olması bozmayı gerektirmiştir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu 'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedenine dayalı manevi tazminat, istemine ilişkindir.

Yerel mahkeme, dava konusu yazılardan 3.3.1998 ve 6.3.1998 tarihli yazılarda yer alan "sakın yakışıklı Mehmet Ali'yi tutuklamasınlar! Tüh tüh tüh, Allah korusun, inşallah tutuklanmasın. Tutuklanması bir Şey değil, içeride başına bir iş gelmesin!" biçimindeki değerlendirmeler ile davacının kişilik haklarına saldırı oluştuğunu kabul etme olanağı bulunmadığını; davacının daha sonra tutuklanıp bir müddet tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildiğinde yurt dışına çıktığını; yazıda ileri sürülen görüş ve düşüncelerin sonradan doğrulandığını; yazıdaki tutuklanırsa içeride başına olmadık işler gelir cümlesi ile yazarın ceza ve tutukevlerindeki zorlukları ve olumsuzlukları anlatmak istediğini, bildirerek önceki kararında direnmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 17.11.1999 T. E:4-972, K:959


Davacının davalının yaptığı bir konuşmada "...seçilmiş, bir genel başkan, bir partinin genel başkanı onbaşı olma şerefsizliğini göstermedi..." biçimindeki sözleri ile askerliğini onbaşı olarak yapmakta olan bir kimse olarak kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu belirterek, manevi tazminat isteminde bulunduğu, konuşmanın giriş kısmı ile, davaya konu edilen bölüm ve sonrası birlikte değerlendirildiğinde, saldırı teşkil ettiği iddia edilen sözcük dizisinin davacıyı hedef almadığı, askerliğin en alt kademesindeki rütbeyi taşıyan kişinin dahi bu denli emirle hareket etmediği düşüncesinin amaçlandığının anlaşıldığı, kaldı ki; gerek konuşmanın tamamı ve gerekse ilgili bölümü itibariyle saldırının var olduğunu gerektirecek bir değerlendirme yapılmasının da konuşmanın ilgili bölümü ve tümü ile bağlantı teşkil etmediği, uyuşmazlığın çözümünde konuşmanın tamamının birlikte değerlendirilmesinin zorunlu olacağı-

HGK. 06.10.1999 T. E: 4-635, K: 780

Taraflar arasındaki "tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kayseri Asliye 4. Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 15.1.1998 gün ve 1997./790 E-1998/4 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 29.6.1998 gün ve 1998/2743-5589 sayılı ilamı ile; ( ...Davacı, davalının yaptığı bir konuşmada "...seçilmiş, bir genel başkan, bir partinin genel başkanı onbaşı olma şerefsizliğini göstermedi..." biçimindeki sözleri ile askerliğini onbaşı olarak yapmakta olan bir kimse olarak kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu belirterek, manevi tazminat isteminde bulunmuştur.

Mahkemece istem kabul edilmiş, karar, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Davaya konu edilen sözleri, bir partinin genel başkanı olan davalının siyasi amaçla yapılan parti açıkhava toplantısındaki konuşmasında, zamanın hükümetinin oluşumunu eleştirirken kullandığı anlaşılmaktadır. Anılan konuşmanın davaya konu edilen bölümünün ana teması, hükümetin oluşumunda demokratik kurallara uyulmadığı, emirle hükümetin kurulduğu, açıklaması yapıldıktan sonra, konuşmanın bir yerinde "...Ama hiçbir zaman seçilmiş bir genel başkan, bir partinin genel başkanı onbaşı olma şerefsizliğini göstermedi, göstermedi..." biçiminde bir cümle kullanılmıştır. Konuşmanın giriş kısmı ile, davaya konu edilen bölüm ve sonrası birlikte değerlendirildiğinde, saldırı teşkil ettiği iddia edilen "....onbaşı olma şerefsizliğini göstermedi" sözcük dizisinin davacıyı hedef almadığı, askerliğin en alt kademesindeki rütbeyi taşıyan kişinin dahi bu denli emirle hareket etmediği düşüncesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki; gerek konuşmanın tamamı ve gerekse ilgili bölümü itibariyle saldırının var olduğunu gerektirecek bir değerlendirme yapılması da konuşmanın ilgili bölümü ve tümü ile bağlantı teşkil etmemektedir. Uyuşmazlığın çözümünde konuşmanın tamamının birlikte değerlendirilmesi zorunludur.

Kişilik hakları; kişinin yaşamı, sağlığı, vücut ve ruh bütünlüğü ile toplum içindeki yerini koruyan haklar olarak kabul ettiğimizde, bunların fiziki, duygusal ve sosyal kişilik değerleri içerdikleri anlaşılmaktadır.

Açıklanan şu durum ve olgulara göre, davaya konu olan ve davalı tarafından kullanılan sözlerin ve yapılan değerlendirmenin davacıyı veya sahibi olduğu rütbeyi hedef almadığı, böylece kişilik haklarına yapılmış bulunan bir saldırıdan da söz edilemeyceği sonucuna varmak gerekir. Bu nedenlerle davanın reddine karar vermek gerekirken, kabul edilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davalı vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 06.10.1999 T. E:4-635, K:780


Davalının, aralarındaki kavga nedeniyle şikayeti doğru ise de bu kapsamı aşmak suretiyle, olayın meydana geldiği yeri ve davacı erkeğin eşinin bulunduğu ortamdaki şikayeti içeren sözler konusunda, yaşamın normal sınırları dışına çıkarak, inandırıcılığı bulunmayan iddialarla davacıları ağır biçimde suçladığının anlaşıldığı-

HGK. 06.10.1999 T. E: 4-637, K: 789

Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Konya Asliye 1. Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 18/5/1998 gün ve 1997/254-1998/267 sayılı kararın incelenmesi davacılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 19/11/1998 gün ve 1998/5/4-9056 sayılı ilamı ile, ( ... Davacılar, 23/8/1996 günü karakola başvurarak müracaat tutanağı düzenleten davalının, kendileri için ağır ve çirkin sözlerle suçlamada bulunduğunu ve sonucunda açılan ceza davasında beraat ettiklerini belirterek 200.000.000 lira manevi tazminatın davacı Seyfi Yılmaz, 100.000.000 lira manevi tazminatın da davacı Selminaz Yılmaz için tahsiline karar verilmesini talep etmişlerdir.

Mahkeme, taraflar arasında olay günü kavga çıktığını ancak davalının, davacılara iftira ettiğine dair delil elde edilmemesi nedeniyle davanın reddine karar vermiştir.

Davalının davacıları, aralarındaki kavga nedeniyle şikayet etmesi doğru ise de, bu kapsamı aşmak suretiyle, olayın meydana geldiği yeri ve davacı erkeğin eşinin bulunduğu ortamdaki şikayeti içeren sözler konusunda, yaşamın normal sınırları dışına taşarak, inandırıcılığı bulunmayan iddialarla davacıları ağır biçimde suçladığı anlaşılmıştır. Buna rağmen mahkemenin davayı reddetmesi yasaya aykırı olup kararın bozulmasını gerektirmiştir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtları okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararında uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacılar vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 06.10.1999 T. E:4-637, K:789


Üzüntü ve acıyı zamana yaymak suretiyle manevi tazminatın bölünmesi, bir kısmının dava konusu yapılması kalanın saklı tutulması olanağının bulunmayacağı, niteliği itibariyle manevi tazminatın bölünemeyeceği, bir defada istenilmesinin gerekeceği-

HGK. 13.10.1999 T. E: 21-684, K: 818

Taraflar arasında "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Çaybaşı Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 13.10.1998 gün ve 1998/43 E-71 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 2.3.1999 gün ve 1999/1409-1280 sayılı ilamı ile; ( ...1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacının temyiz itirazlarının reddine,

2- Davalının temyizine gelince;

Dava, iş kazası sonucu meslekte %36 oranında kazanma gücünü yitiren işçinin duymuş olduğu acı ve üzüntünün karşılığı bulunan manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacının Ünye ( Asliye Hukuk ) İş Mahkemesinde 1995/278 E. sayılı dosya ile 40.000.000 TL. manevi tazminat davası açtığı, davanın takip edilmemesi nedeniyle açılmamış sayılmasına karar verildiği ve kesinleştiği uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık manevi tazminatın bölünüp bölünmeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Gerçekten, hukuka aykırı bir eylem yüzünden çekilen elem ve üzüntüler, o tarihte duyulan ve duyulması gereken bir haldir. Başka bir anlatımla üzüntü ve acıyı zamana yaymak suretiyle, manevi tazminatın bölünmesi, bir kısmının dava konusu yapılması kalanın saklı tutulması olanağı yoktur. Niteliği itibariyle manevi tazminat bölünemez. Bir defada istenilmesi gerekir. Yargıtay’ın oturmuş ve yerleşmiş görüşleri de bu doğrultudadır.

Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın ve özellikle manevi tazminatın bölünmezliği nazara alınmadan yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : 1- Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle davanın açılmamış addine ilişkin ilk davanın dava dilekçesinde davacı manevi tazminat yönünden uğradığı elem ve ızdırabının parasal karşılığını 40 milyon TL. sı olarak sınırlandırılıp belirtmek suretiyle iradesini açıklamış bulunmasına bu irade beyanı ile kayıtlanan manevi değere ilişkin idare beyanının davacıyı bağlayacağına göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

2- Yerel mahkeme, 13.10.1998 günlü ilk kararında 100.000.000 TL. manevi tazminatın olay tarihinden yasal faizi ile tahsiline karar vermişken, direnme kararında manevi tazminatın olay tarihinden en yüksek reeskont faizi ile tahsiline karar vererek yeni bir hüküm oluşturmuştur. O nedenle faize ilişkin yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Dairesine gönderilmesi gerekir.

SONUÇ :1- Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde peşin harcının iade,

2- İkinci bentte gösterilen nedenlerle, faize yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 21. Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine…

HGK. 13.10.1999 T. E:21-684, K:818


Yazıda, davacının yönlendirici, ileriye ışık tutucu, gençlere çalışma gücü aşılayacak niteliklerden yoksun bulunduğunun, duyarsız olduğunun, bu nedenle de Üniversite dışında çalışmasının daha uygun olacağının ifade edildiği, yerel mahkemenin, davalı tarafından bildirilen görüşün davacının kişilik haklarına tecavüz teşkil etmediğini gerekçe göstererek direnme kararı verdiği, şu halde usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekeceği-

HGK. 20.10.1999 T. E: 4-621, K: 842

Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 17. Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 16.10.1997 gün ve 1996/921 E., 1997/652 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 28.5.1998 gün ve 1998/319-4065 sayılı ilamıyle; "... Davacı, 14.10.1996 tarihli bir yazıda, kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu belirterek manevi tazminat isteminde bulunmuştur.

Mahkemece, yazılan yazıda saldırı bulunmadığı gerekçesi ile istem reddedilmiştir.

Karar, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Dosyadaki delillere göre dava, davacının üniversitedeki görev süresinin uzatılmaması üzerine, idari yargı yerinde açılan dava ve delil olarak sunulan belge nedeniyle açılmıştır. Anılan belge davacı ile ilgili olup, 14.10.1996 tarihini taşımakta ve davalı tarafından, Anabilim Dalı Başkanlığına yazılmıştır. Yazıda, davacının yönlendirici, ileriye ışık tutucu, gençlere çalışma gücü aşılayacak niteliklerden yoksun bulunduğu, duyarsız olduğu, bu nedenle de Üniversite dışında çalışmasının daha uygun olacağı ifade edilmiştir. Bir kişi için yapılan bu niteliklendirmelerin, o kişinin mesleki kişilik haklarına, hatta sosyal kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği açıktır. Davalı Üniversite çatısı altında daha nitelikli elemanların bulunmasını arzu etmiş olabilir. Ancak bu arzu ve temenni, davacının kişilik haklarına saldırıyı haklı kılmaz. Kaldı ki, davalı tarafından davacı için yapılan nitelendirmeler son derece soyut kavramlardır. Nitekim hiçbir açık kayda dayanmamaktadırlar. Yani, davacının bilinmesi gerektiğinden çok, ve yeni davranış biçimi ile ilgili olup, bu tür nitelendirmelerde herkese göre değişen ve objektifliği belirli olmayan değerlerdir. Kaldı ki, davacı için, anılan yazının yazılmasını da içeren ve idari yargı yerinde görülen dava da lehine sonuçlanmıştır.

Açıklanan şu duruma göre, davaya konu edilen yazının amacı aştığı, davacının sosyal kişilik değerlerine saldırı teşkil ettiği anlaşılmış olduğundan, takdir edilecek miktarda manevi tazminat hükmedilmek gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş olması, bozmayı gerektirmiştir..." gerekçesiyle kararda ilk karar yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkeme önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davacı vekili

Hukuk Genel Kurulu`nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, kişilik haklarına saldırı nedenine dayanan manevi tazminat istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar, Özel Dairesince yukarıda belirtilen gerekçe ile bozulmuştur.

Yerel mahkeme, davalı tarafından bildirilen görüşün davacının kişilik haklarına tecavüz teşkil

etmediğini gerekçe göstererek direnme kararı vermiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 20.10.1999 T. E:4-621, K:842


İş mahkemesinin olayın oluşuna göre tarafların elem ve ızdırabına göre günün ekonomik şartlarını da gözönüne alarak karar verdiği manevi tazminat miktarının uygun bir miktar olup fahiş nitelik taşımadığı-

HGK. 29.09.1999 T. E: 21-669, K: 751

Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Zonguldak 1. İş Mahkemesince davanın kısmen kabul-kısmen reddine dair verilen 29.4.1999 gün ve 1999/402-388 sayılı kararın incelenmesi davacı- davacı vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin 22.6.1999 gün ve 1999/3241-4765 sayılı ilamıyle; ( ...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre davacıların tüm, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki tüm temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2-Olayın oluş şekline, kaçınılmazlık durumuna, husule gelen elem ve ızdırabın derecesine, tarafların sosyal ve ekonomik durumuna, paranın alım gücüne, özellikle 26.6.1966 gün ve 1966/7-7 sayılı İçtihadı Birleştirme kararının içeriğine ve öngördüğü koşulların somut olayda gerçekleşme biçimine, oranına, niteliğine, hak ve nesafet kurallarına göre, hükmedilen 7.500.000.000 TL. manevi tazminatın fazla olduğu açıkça belli olmaktadır.

Mahkemenin, belirtilen maddi ve hukuksal olguları dikkate almadan hüküm kurması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul olunmalı ve hüküm bozulmalıdır... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 29.09.1999 T. E:21-669, K:751


Yaşam hakkının kişinin vazgeçilmez en önemli haklarından olduğu, ağır yaralanma nedeniyle kişinin sosyal durumuna uygun özel bir sağlık kuruluşunda tedavi görmesini olağan karşılamak gerekeceği, hayati tehlike geçiren bir kişinin mutlak surette devlet sağlık kurumlarında tedavi görmeye zorlanmasının, onun yaşam hakkının sınırlandırılması ve bu konuda tercih yapmasını engellemek sonucunu doğuracağı, bu nedenle davacının tedavi gördüğü özel sağlık kurumunca düzenlenen ödeme belgelerine göre hüküm kurulmasının gerekeceği, davacının davalıyı zararlandırma kasdıyla, kötü niyetle özel sağlık kurumunda tedavi gördüğünün iddia ve ispat edilmediği,yapılan tedavi giderleri yönünden BK. 44 (şimdi; TBK. mad. 52) ve 43. (şimdi; TBK. mad. 51) maddesinin uygulanmasını gerektiren bir yönün bulunmadığı, yerel mahkemenin, devlet sağlık kurumlarında uygulanan ücret tarifesine itibar etmek suretiyle karar verilmesinin bozma nedeni olacağı-

HGK. 29.09.1999 T. E: 4-619, K: 737

Taraflar arasındaki "tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; "Keşan Asliye 2. Hukuk Mahkemesince davanın ve karşı davanın kısmen kabulüne dair verilen 14.11.1997 gün ve E. 95/286 K. 97/299 sayılı kararın incelenmesi davacılar ve karşı davalılar tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 15.10.1998 gün ve E. 98/4109 - K. 98/7796 sayılı ilamı ile; ( ...1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacı Ali'nin temyiz itirazları reddedilmelidir.

2- Diğer davacı Ayşe'nin temyizine gelince; 12.9.1995 günü davacı Ali kendisine ait araçla Keşan ilçesinden, Enez ilçesi istikametine doğru seyrederken yol kavşağında, davalı ve karşı davacı İsmet yönetimindeki araçla çarpışması sonucu Ali'ye ait araçta bulunan eşi diğer davacı Ayşe yaralanmış olup, önce Keşan Devlet Hastanesi'nde, bilahare de İstanbul İnternationel Hospital Hastanesi'nde yatmak suretiyle tedavi edildiği anlaşılmaktadır.

Davacı Ayşe, özel sağlık kurumunda yatmak suretiyle tedavi gördüğü için eldeki dosyada bu kuruma ödenen giderler talep edilmiş, ancak yerel mahkeme, devlet sağlık kurumlarında uygulanan ücret tarifesine itibar etmek suretiyle hüküm kurmuştur.

Bu olayda yaralanan davacı Ayşe'nin akciğer başta olmak üzere iç organlarında tahribat meydana geldiği için önce ilk müdahale yapılmak üzere Keşan Devlet Hastanesi'nde tedavi gördüğü, ancak bu yerin yeterli donanıma sahip olmaması nedeniyle İstanbul İnternationel Hospital Hastanesi'nde yatmak suretiyle tedavi ve bakımı yapılmıştır. Kişinin ruh sağlığı ile beden bütünlüğüne yönelik her türlü davranış ve eylem, şayet suç teşkil ediyorsa failin ceza yaptırımına muhatap olacağı gibi, eylemin hukuka aykınlığı nedeniyle de hukuki sorumluluğunu gerektirmektedir. Yaşam hakkı kişinin vazgeçilmez en önemli haklarındandır. Somut olaydaki gibi ağır yaralanma nedeniyle kişinin sosyal durumuna göre özel bir sağlık kurumunda tedavi görmesini doğal karşılamak gerekir. Olaydaki gibi, hayati tehlike doğuracak biçimde bir iç organın tahribatına maruz kalan kişinin mutlak surette devlet sağlık kurumlarında tedavi görmeye zorlanması, onun yaşam hakkının sınırlandırılması ve bu konuda tercih yapmasını engellemek sonucunu doğurur. O halde davacı Ayşe'nin tedavi gördüğü özel sağlık kurumunca düzenlenen sarf belgesine göre hüküm kurulması gerekirken yazılı biçimde karar verilmiş olması bozmayı gerektirmiştir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda

direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : I- Yerel mahkemece, davanın kısmen kabulüne dair kurulan hüküm, davacı Ali tarafından da temyiz edilmiş, Özel Dairece davacı Ali'nin tüm temyiz itirazları reddedilerek karar davacı Ayşe yararına bozulmuştur. Hal böyle olunca mahkeme kararı davacı Ali yönünden kesinleşmiştir.

Bu durumda, hakkında hüküm kesinleşmiş bulunan davacı Ali'nin direnme kararını temyize hakkı yoktur.

O nedenle davacı Ali'nin temyiz istemi bu nedenle reddedilmelidir.

II- Davaci Ayşe'nin temyizine gelince;

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle davalı tarafça, davacının davalıyı zararlandırmak amacıyla, kötü niyetle Özel Sağlık Kurumunda tedavi gördüğü savunulup, isbatlanmamış olmasına ve yine olayda İstanbul İnternational Hospital Hastahanesince saptanan tedavi giderlerinin nitelik ve miktar yönünden BK 44 ve olay durumuna görede yine BK 43. maddesinin uygulanmasını gerektirir bir yön bulunmamasına göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenin Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykındır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Yukarıda açıklandığı üzere;

1- Hakkında hüküm kesinleşmiş bulunan davacı Ali'nin direnme kararını temyiz hakkı bulunmadığından temyiz isteminin REDDİNE,

2- Davacı Ayşe vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 29.09.1999 T. E:4-619, K:737

4. Hukuk Dairesi Üyesi M. Kılıçoğlu’nun Karşı Oy Yazısı

Dava, trafik kazası sonucu oluşan zararın giderimine ilişkindir.

Davacı, özel sağlık kurumunda yatmak suretiyle tedavi görmüş anılan kuruma ödenen giderleri talep etmiştir. Yerel mahkeme, tıp fakültesinde uygulanan ücret tarifesini daha gerçekçi kabul ederek hüküm kurmuştur.

Yerel mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlığın traiık kazası sırasında ağır yaralanan davacının Özel Sağlık Kuruluşunda ( İstanbul Internationel Hospital'de ) tedavisi sonucu oluşan maddi zararını, özel sağlık kuruluşunca düzenlenen sarf belgelerine mi, yoksa devlet sağlık kurumlarında uygulanan ücret tarifesine göre mi isteyebileceği noktasında toplamak, çözümü de bu bağlamda aramak yanlıştır. Çünkü yerel mahkeme irdelemesini örtülü zımni olarak BK. madde 43. bağlamında yapmış ve o olay için objektif bir değerlendirmeye gitmiştir. Bir anlamda takdir etmiştir. İnceleme takdirin yerindeliği üzerinde yapılmalıdır.

İlke olarak tazminat zararın tamamını giderme amacını güder. Ancak tazminat miktarı zararı aşamaz. Cismani zarar kalemleri içerisinde bulunan tedavi masrafları genelde üzerinde fazla uyuşmazlık çıkmayan zarar türüdür. Ancak, özel hastanelerin ülke geneline yayılması ile bu tür uyuşmazlıklar çoğalmıştır. Yargıç kural olarak tazminat miktarına koşulları varsa müdahale edebilir. Borçlar Kanunu madde 41, 42, 43, 44, 46 ve hakların kullanımı açısından madde 2 bu düşüncenin yasal dayanağıdır. Keza MK. madde 4'de anılan hükümlerden özellikle BK 43/1'in referansıdır.

BK madde 46'ya göre zarara iığrayan tüm tedavi masraflarını ister. Yasanın bu hükmü bir haksızlığa yol açıyor ise yargı tazminatı BK. madde 43/1'e göre takdir eder.

BK madde 43/1'de; "Hakim, hal ve mevkün icabına ve hatanın ağırlığına göre tazminatın suretini ve şumulünün derecesini tayin eyler" ifadesi bulunmaktadır. Son derece geniş kapsamlı olan bu hükmü sadece kusurla sınırlamamak gerekir. Yargıç "hal ve mevkün icabına" göre sözcüklerinden hareketle zarar biçimini ve zarara neden olan etmenleri takdir eder. Tedavi giderleri zarar görenin malvarlığındaki bir eksilmedir. Zarar veren bunu gidermelidir. Ancak bu giderlerin karara yansıtılması adaletsiz bir durum yaratıyorsa yargıç

takdir yetkisini kullanır. Bunu yaparken objektif durumları gözönünde bulundurur.

Sonuç olarak yukarıda sözü edilen hukuki gerekçelerin özünde hakkaniyet düşüneesi yer alır. ( MK. madde 4 ).

Somut olayda da yargıç Özel Sağlık Kurumu'ndaki tedavi giderlerini aşırı bulmuş Tıp Fakültesi değerlerini ölçüt almıştır. Alınan ölçütün doğru olup olmadığı tartışılabilir. Bu tartışma yapılmadan lüks bir hastahane olduğu bilinen özel kuruluşun sarf değerleri hükme esas alınamaz. İhtiyaç fazlası masraflar Yabancı Hukuklarda dahi tenkise tabidir. ( Bknz. DELPOUX, Cand A TOMADINI, "France" W. PENNIGSTORF, ed: Personal Injury Conpensation A. Comparative Analysıs Of The Majör European Jurisdictions London 1993 ). Kişinin sosyal durumuna göre lüks bir tedavi bedelinin ödenmesinde bu defa zarar görenin zararın giderimine katılımı da düşünülebilir. Özel Sağlık Kurumuna gitmenin dahi ilke bazında MK. madde 2'ye göre denetlenebileceği açık iken yargıcın takdir yetkisinin elinden alınması Tazminat Hukukunun az yukarıda sözü edilen temel prensipleri ile bağdaşmaz. Aksi bir düşünce Tazminat Hukukunda çeşitli sorunlar yaratır. Örneğin, estetik zararlarda özel hastane masraflan baz alınır. Özel Daire kararlarına göre bu tür zarar için zarar gören ameliyat olmasa dahi ameliyat masraflarını ister. Estetik ameliyatlarda, her iki tedavi kurumları arasında fıyat farkının aşırılığı bilinen gerçeklerdendir. Öte yandan birbirine etkili eylemde bulunmaktan dolayı zarar görenlerden biri devlet diğeri özel tedavi kurumuna gitmesi halinde yargıcın tedavi masraflarını aynen alması adalete ne derece uygun olacaktır.

Yukarıda belirtilen nedenlerle çoğunluğun bozma gerekçelerine katılmadığımdan yerel mahkeme hükmünün onanması düşüncesindeyim.