TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETİYZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR. SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI AVUKATLAR- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR.

CEZA HUKUKU 11 (V..G..T.. HARFLERİ İLE BAŞLAYAN MAKALELER)
VASITAYA ZABITACA HAKSIZ EL KONULMASI NEDENİYLE UĞRANILAN ZARARIN GİDERİLMESİ İSTEMİ..

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2010/79 Karar No: 2010/102
Traih: 24.02.2010

DAVA: Taraflar arasındaki "Tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kayseri 3. Sulh Hukuk Mahkemesi'nce dava dilekçesinin görev yönünden reddine dair verilen 18.11.2008 gün ve 2008/1734 E. - 2157 K. sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 13.04.2009 gün ve 2009/3991-6503 sayılı ilamı ile;

( ... Dava, davacılara ait vasıtaya zabıtaca haksız el konulması nedeniyle uğranılan zararın giderilmesi istemine ilişkindir.

Dosya içeriğinden 30.10.2001 tarihinde el konulan vasıtanın Haziran 2008 tarihinde ruhsat sahibi olan davacılara iadesine karar verildiği anlaşılmaktadır. Mahkemece, CMK'nun 141 ve 142. maddeleri uygulanarak ağır ceza mahkemesinin görevli olduğuna karar verilmiştir.

5320 sayılı CMK'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Yasa'nın 6. maddesinde, CMK'nun 141-144. maddesi hükümlerinin 01.06.2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanacağı düzenlenmiştir. Somut olayda el koyma işlemi 30.10.2001 tarihinde olduğuna göre dava konusu uyuşmazlığa CMK hükümleri uygulanamaz. Bu nedenle işin esasının incelenmesi gerekirken, mahkemece görevsizlik kararı verilmesi bozma nedenidir... ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR: Dava, davacılara ait vasıtaya haksız el konulması nedeniyle doğan zararın giderilmesi istemine ilişkindir.

Davacılar vekili; davacılara ait aracın 30.10.2001 tarihinde Kayseri Trafik Şube Müdürlüğü ekiplerince evraklarının sahte olması gerekçesiyle bağlandığı ve özel otoparka çekildiğini, Kayseri 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan dava sonucu beraat etmelerine ve aracın iadesine karar verilmesine rağmen el konulan aracı almak için davacıların özel otopark ücretini ödemek zorunda kaldığını ileri sürerek 4.720,00.-YTL park ücretinin davalı bakanlıktan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, görevli mahkemenin ağır ceza mahkemesi olduğunu bildirerek görevsizlik kararı verilmesini, olmadığı takdirde de davanın reddini istemiştir.

Yerel mahkemece 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 142/2. maddesi uyarınca davaya bakmakla ağır ceza mahkemesi görevli olduğundan mahkemenin görevsizliğine dair verilen karar, özel dairece yukarıda başlık bölümünde yazılı gerekçe ile bozulmuştur.

Yerel mahkeme "Olay, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden önce olmasına rağmen -Derhal Uygulanırlık- ilkesi gereği 5721 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141 ve 142. maddelerinin eldeki davaya uygulanması zorunludur.." gerekçesi ile önceki kararında direnmiş; hükmü davacılar vekili temyiz etmiştir.

Yerel mahkeme ile özel daire arasındaki uyuşmazlık; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141. ve 142. maddelerinin somut olayda uygulanıp uygulanamayacağı, davaya bakma görevinin hangi mahkemeye ait olduğu noktasında toplanmaktadır.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu 04.12.2004 tarihinde kabul edilmiş olup 17.12.2004 tarih ve 25673 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanmış; 31/03/2005 tarih ve 25772 Mük. sayılı R.G.'de yayımlanan 31.03.2005 tarih ve 5328 Sayılı Kanunun Geçici 1. maddesi ile, yürürlüğe ilişkin 334. maddede geçen "1 Nisan 2005" ibaresi "1 Haziran 2005" olarak değiştirilmekle bu tarihte yürürlüğe girmiştir.

Anılan kanunun "Tazminat istemi" başlıklı 141/1-3. maddesinde:

"Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;... Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde el konulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen kişiler, maddi ve manevi her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler."

Yine aynı kanunun "Tazminat istemenin Koşullan" başlıklı 142/2. maddesinde ise:

"istem, zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, en yakın yer ağır ceza mahkemesinde karara bağlanır." hükümlerine yer verilmiştir.

5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun "Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat" başlıklı 6. maddesi,

( 1 ) Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141 ila 144'üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır.

( 2 ) Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 07.05.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur." şeklindedir.

Mülga 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun'un 1. maddesi özü itibariyle haksız yakalanma ve tutuklanma hallerinde uğranılan zararın bu kanun hükümlerince karşılanacağını, 2. maddesi ise, l. maddede yazılı sebeplerle zarara uğrayanların, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde, ikametgahlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine bir dilekçeyle başvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilecekleri düzenlenmiştir.

Bu kanunu kaldıran 5320 Sayılı Kanun ile tazminat koşulları ve kapsamı genişletilmiş; 5271 Sayılı Kanuna atıfla, 466 Sayılı Kanunda yer verilmeyen "eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde el konulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen kişiler" için de maddi ve manevi her türlü zararlarını, Devletten isteyebilme olanağı getirilmiş; ancak bu talebe konu işlemlerin 01 Haziran 2005 tarihinden sonra gerçekleşmesi halinde yeni yasanın uygulanacağı da açıkça ifade edilmiştir.

Açıklanan yasal düzenlemeler göstermektedir ki, eşyaya haksız el konulmasına ilişkin tazminat taleplerine ilişkin ne 466 Sayılı Kanunda, ne de eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nda açık bir yasal düzenleme olmadığı için bu tip davalar dava değerine göre genel mahkemelerde ve yine tazminat hukuku ilkelerine göre görülmekte iken; 5271 ve 5320 Sayılı Yasalar ile 01 Haziran 2005 tarihinden sonra ilgili maddelerde sayılan işlemlerden doğan zararların Devletten istenebileceği açıkça düzenlenmiş ve yine bu tür tazminat davalarına bakma görevi ağır ceza mahkemelerine verilmiştir.

Eldeki davanın dayandığı maddi olgu, davacılara ait vasıtaya suça konu olduğu iddiasıyla 30.10.2001 tarihinde zabıtaca haksız el konulmuş olmasıdır.

Şu durumda; tazminat istemine dayanak alınan işlemin tarihi 30.10.2001 olup; çok açık şekilde 01 Haziran 2005 tarihinden öncedir. Bu işlemden kaynaklanan tazminat davası, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un "Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat" başlıklı 6. maddesindeki açık hüküm karşısında ağır ceza mahkemelerinin görev alanına girmemekte; bu tarihten önceki işlemlere uygulanacağı belirtilen 466 Sayılı Kanunda da düzenlenmediği için genel hükümlere ve dava değerine göre genel hukuk mahkemelerince bakılıp sonuçlandırılması gerekmektedir.

Sonuç itibariyle; 01 Haziran 2005 tarihinden önce, 30.10.2001 tarihinde yapılan işlemlerden kaynaklanan eldeki tazminat davasına bakma görevi genel mahkemelere ve özellikle müddeabihin değerine göre de sulh hukuk mahkemesine aittir.

Yerel mahkemenin, yukarıda ayrıntısıyla açıklanan, uygulamanın kapsamını da belirleyen açık hükümleri göz ardı ederek, derhal uygulanırlık ilkesinden bahisle ağır ceza mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermesi ve aynı hususlara işaret eden özel daire bozma kararına uymayarak önceki kararında direnmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının özel daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 24.02.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.


GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMAK SUÇUNDAN ŞİKAYET ÜZERİNE DAVALININ AĞIR CEZA MAHKEMESİNDE TCK.NUN 230. MADDESİ UYARINCA YAPILAN YARGILAMASI SONUNDA, 4661 SAYILI YASA'YA GÖRE ERTELEME KARARI VERİLMESİ, DAVALININ KUSURSUZ OLDUĞUNU GÖSTERMEMEKTEDİR.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas no: 2007 / 13-198  Karar No: 2007/ 199
Tarih: 11.04.2007

DAVA :
Taraflar arasındaki "alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 18.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 29.01.2003 gün ve 2001/741 E- 2003/64 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13.Hukuk Dairesinin 13.12.2005 gün ve 2005/14216-18502 sayılı ilamı ile;

 

( ... Davacı, 1993 yılında iş kazası geçirdiğini, dava dışı idareye karşı idare mahkemesinde tam yargı ( tazminat ) davası açması için davalı avukatı vekil tayin ettiğini, davalının fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak şimdilik 600.000.000 TL. tutarında tazminat talep ettiğini, yapılan yargılama sonucunda talep edilebilecek tazminat miktarının 4.785.187.109 TL olarak belirlendiğini ve taleple bağlı kalınarak 600.000.000 TL.'na hükmedildiğini davalı avukatın bakiye tazminata ilişkin olarak açtığı ek davasının süresinden sonra açılması nedeniyle reddedildiğini ve bu ek davanın Danıştay incelemesinden geçerek kesinleştiğini, davalının yürürlükteki yasa hükümlerini bilmek durumunda bulunduğunu ve zararına neden olduğunu ileri sürerek 4.185.187.809 TL.maddi ve 5.000.000.000 TL. manevi tazminatın tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, olayda özensizliği ve kusurunun bulunmadığını, davacıdan ibraname aldığını savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, olayda davalının kusurunun olmadığı kabul edilmek ve bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle davanın reddine karar verilmiş davacının temyizi üzerine dairemizce bu tür davaların Baro Hakem Kurullarında görüleceği gerekçesiyle bozulmuş, bozma nedenine göre sair temyiz itirazları incelenmemiş, bu kez davalı karar düzeltme isteminde bulunmuştur.

1- Davalının karar düzeltme isteminden sonra Anayasa Mahkemesi 03.03.2004 tarih ve 2003/98 esas, 2004/31 karar sayılı ilamı ile Baro Hakem Kurullarının görevine ilişkin olan 1136 sayılı Avukatlık Yasasının 4667 sayılı yasa ile değişik 167/1. maddesini iptal ettiğinden verilen bu iptal kararının Resmi Gazetede yayımlandığı 10.07.2004 gününden itibaren Baro Hakem Kurullarının hukuki varlıkları da son bulmuş olduğundan ve böylece Asliye Hukuk Mahkemesinin görevsizliğine ilişkin olan hal ortadan kalktığından Dairemizin 06.11.2003 tarih ve 2003/6735-13243 sayılı göreve ilişkin bozma kararının kaldırılması gerekir.

2- Davacının temyiz dilekçesi esastan incelenmesinde;

Toplanan delillerden ve celp edilen idare mahkemesi dosyaları kapsamından davalı avukatın davacıya vekaleten 12.04.1996 tarihinde Ankara 4.İdare Mahkemesinde açtığı davasında fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması suretiyle şimdilik 600.000.000 TL'nın tahsiline karar verilmesini istediği, daha sonra da tazminat hesabına ilişkin olan 23.12.1997 günlü bilirkişi raporunun hazırlanıp İdare Mahkemesi dosyasına ibrazından sonra Ankara 9.İdare Mahkemesinde yine davacı vekili olarak 26.03.1998 tarihinde açtığı ek davasında bilirkişi raporunda belirlenip, fazlaya ilişkin saklı tuttuğu hak yönünden 4.180.187.809 TL. tazminat talebinde bulunduğu, açılan bu davanın süre aşımı yönünden reddine karar verildiği, Danıştay incelenmesinden de geçmek suretiyle kesinleştiği görülmüştür. Taraflar arasındaki uyuşmazlık vekalet sözleşmesinden kaynaklanmakta olup, davalı avukattır. Avukat yürürlükteki mevzuatı bilmek, müvekkilinin haklarını en iyi şekilde koruyup gözetmek, yüklendiği bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen doğruluk ve onur içinde yerine getirmek ve Avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde davranmakla yükümlüdür. Bunun aksine davranışı davalının BK. 389 ve devamı maddeleri hükmünce sorumluluğunu gerektirir. Az yukarıda açıklandığı gibi davalı avukat davacı vekili olarak Ankara 9.İdare Mahkemesine 1998/281 esas sayısıyla açtığı davanın süre aşımı nedeniyle reddedilmesi sonucu davacının zararına neden olmuştur ve bu zarardan sorumludur. Hal böyle olunca öncelikle Ankara 4.İdare mahkemesinde 12.04.1996 tarihinde açılıp, henüz kesinleşmediği anlaşılan 2001/849 esas sayılı dava dosyasının kesinleşmesi beklenilmeli, bundan sonra konusunda uzman bilirkişiden zarar miktarı konusunda rapor alınmalı, taleple de bağlı kalınmak suretiyle sonucuna uygun bir karar verilmelidir. Bu hususun gözetilmemiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.

3- Bozma nedenine göre davalının karar düzeltme dilekçesinin incelenmesine gerek görülmemiştir... ),

Gerekçesiyle; bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Davacı vekili, davacının davalı idarede şebeke bakım teknisyeni olarak çalışmakta iken geçirdiği iş kazası sonucu uğradığı işgücü kaybına karşılık olay tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle 600.000.000 TL. maddi tazminat istemiyle dava açtığını; mahkemenin öncelikle idareye başvurması gerektiğinden dava dilekçesinin idareye tevdiine karar verdiğini;

Aradan bir süre geçtikten sonra bu kez Ankara 4. İdare Mahkemesinin 1996/443 Esas sayılı dosyası üzerinden aynı taleple dava ikame edildiğini, yapılan yargılama sonunda davacının maddi zararının 4.785.187.809 TL. olduğunun tespit edildiğini; mahkemece taleple bağlı kalınarak 600.000.000 TL. tazminata hükmedildiğini; söz konusu kararın bozulduğunu, halen derdest olduğunu; anılan karardan sonra davalının bakiye tazminat için Ankara 9.İdare Mahkemesinde dava açtığını; mahkemenin 30.9.1998 gün, 1998/281 Esas, 1998/920 sayılı kararında "İdari Yargıda idari eylem ve işlemlerden doğan zararın tazmininin ancak süresi içinde açılacak davalar yoluyla istenebileceği, fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak, süresi geçtikten sonra yeniden tam yargı davasının açılması mümkün olmadığından" gerekçesi ile talebi reddettiğini; Davacının bir kısım evrakını 20.06.2001 tarihinde davalıdan aldığını; imzaladığı ibranamenin içeriğini bilmediğini; davalıyı Ankara Barosu'na şikayet ettiğini ileri sürerek davalının kusur ve ihmalinden doğan zararı 4.185.187.809 TL. maddi tazminata; davacının sürekli %80 oranındaki maluliyeti nedeniyle 5.000.000.000 TL. manevi tazminata hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı, davacının talep ve dava hakkının zamanaşımına uğradığını; dosyayı kendisinden aldığını; mesleki kusuru nedeniyle zarara uğramasının söz konusu olmadığını; davacı kendisine müracaat ettiğinde dosyayı bilirkişilik yapan bir avukata verdiğini, hesap yapılmasını istediğini, hesap sonucu zararın o tarih itibariyle 500.000.000 TL. civarında çıktığını; 600.000.000 TL üzerinden dava açtığını; fazlaya ilişkin hakları saklı tuttuğunu, davacının idareye başvuruda bulunduğunu söylediğini; asıl davada davacının maddi zararının belirlenmesi üzerine fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak ek dava açtığını; ikinci davanın 9.İdare Mahkemesinde görüldüğünü; 5 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesi ile davanın reddedildiğini; red kararının Danıştay'ca onaylandığını; tüm yasal yolların zamanında kullanıldığını; davanın gecikmesinin nedeninin davacının yanlış beyanı, idari yargının yavaş işlemesi, davacının maluliyetinin yeniden belirlenmesi gibi olgular olduğunu, manevi tazminat konusunda davacının masraf yapmaya değmeyeceğini söylemesi üzerine talepte bulunmadığını; faiz başlangıç tarihinin kendisi için ancak dava dilekçesinin tebliğ tarihi olabileceğini, talep edilebilecek faiz türünün yasal faiz olabileceğini zarar koşulu gerçekleşmediğinden, ibranameyle ibra edilmiş olduğundan davanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir.

Yerel mahkemece, davalının kusurunun tespit edilemediği, davacının davasını kanıtlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş hüküm Özel Dairece, karar düzeltme incelemesi sırasında yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuştur.

Taraflar arasındaki uyuşmazlık vekalet sözleşmesinden kaynaklanmaktadır. Vekalet sözleşmesi, Borçlar Kanunu 386 ve devam maddelerinde düzenlenmiştir.

Vekaletin şümulü başlıklı Borçlar Kanununun 388. maddesi "...Vekalet akdinin şümulü mukavele ile sarahaten tespit edilmemiş ise taalluk eylediği işin mahiyetine göre tayin edilir. Vekalet, vekilin takabbül eylediği işin yapılması için icap eden hukuki tasarrufları ifa salahiyetini şamildir.

Hususi bir salahiyeti haiz olmadıkça vekil, dava ikame edemez, sulh olamaz, tahkim edemez, kambiyo taahhüdünde bulunamaz, bağışlayamaz, bir gayrimenkulu temlik veya bir hak ile takyit edemez."

Borçlar Kanunu 390. maddesi "vekilin mesuliyeti, umumi surette işçinin mesuliyetine ait hükümlere tabidir.

Vekil, müvekkile karşı vekaleti iyi bir suretle ifa ile mükelleftir.

Vekil, başkasını tevkile mesul veya hal icabını kendi yerine ikameye müsait bulunmadıkça müvekkilünbihi kendisi yapmaya mecburdur."

Borçlar Kanunu'nun 388. maddesi ile avukatın üzerine aldığı işin kapsamı ve şümulünün ne olacağı belirtilmiştir.

Borçlar Kanunu'nun 390. maddesi "vekaleti dürüstlükle yerine getirme" başlığı altında vekilin, vekaleti icrada özen ve sadakat göstermesi borcunu düzenlemiş bulunmaktadır. Görüldüğü gibi vekilin akdi sorumluluğu olan tazminat mükellefiyeti daha çok onun temel borcu olan dürüstlükle ifa borcundan doğmaktadır. Vekalet sözleşmesi sonucu itibariyle bir itimat ilişkisi olduğundan vekalet konusunun yerine getirilmesinde vekile düşen başlıca yüküm, onu özen ve sadakatle ifa etmesidir.

Kural olarak meslek sahibi olan kimseler ve bu arada avukatlar, genellikle bilinen ve kabul edilen kural ve usulleri bilmedikleri takdirde sorumlu olurlar. Avukatın görevi olayları mantıki şekilde değerlendirerek bütün öngörülmesi gerekli şeyleri dikkate almaktadır .

Vekil genellikle üzerine aldığı işi doğruluk kurallarına uygun biçimde özenle yapmalıdır. Mesleğinin gerektirdiği uzmanlığın bütün gereklerini kullanmalıdır. Buna rağmen sonucu elde edemezse ancak o takdirde sorumluluktan kurtulmuş olur. Örneğin idarenin vekili sıfatıyla ( herhangi bir kamu tüzel kişisinin ) süresinde açılan bir davayı müracaata bırakarak zamanaşımına uğratması, gerekli başvurmaları savsayarak veya hak düşürücü süreye tabi işlemleri yapmayarak ve nedenleri bildirilmeyen dilekçelerin vergi itiraz komisyonunca esas incelenmeden red olunacağını düşünmeden redde mahkum, gerekçesiz itiraz dilekçesi yazması ve böylece müvekkilinin fazla veya cezalı vergi ödemesine yol açması; iş kazası sonunda meydana gelen maddi zararın Sosyal Sigortalardan ödenen veya ödenecek tazminatla karşılanıp karşılanmayacağını araştırmadan ve ters biçimde maddi ve manevi zarar isteğini taşıyan dava açması, temyiz süresini geçirdikten sonra temyiz yoluna başvurması veya hiç başvurmaması, olayların akışına ve gerçekleşme biçimine göre kusurlu davranıştır.

İsviçre Mahkeme İçtihatlarına göre bir avukat mesleki içtihat dergilerinde çıkan yeni kararları izlememesinden, başka yerde olması ( örneğin hastanede bulunması ), bürosunun iyi örgütlenmemiş olması, yardımcılarının ihmali veya dava süresini korumak için başvurduğu yolun yeterli olmadığını kestiremeyip ihtiyatsızca vakit geçirmesi nedeniyle kanuni mehilleri kaçırması yüzünden sorumludur.

Buna karşılık, avukat takdir ve yoruma bağlı sorunlardaki savunulabilir hukuki görüş tarzından, davanın yürütülmesindeki taktik ve psikolojik yanılgılarından, ayrıca dosyayı iyi bilmemek ve dosyadaki hususları göz önüne almamak gibi bir kusuru olmadıkça sorumlu tutulmamalıdır .

Somut olayda davacı, görev ifa ederken geçirdiği kaza nedeniyle %80 oranında işgücü kaybına uğraması ve bu yüzden malulen emekli edilmesi nedeniyle uğradığı zararın tazminini sağlamak için avukat olan davalıyı vekil tayin etmiştir.

Davacının bu olay nedeniyle isteyebileceği tazminat, güç kaybı ve erken emekliliği nedeniyle maddi ve manevi tazminattır.

Öncelikle, davalının vekalet görevini sadakat ve özenle ifa edip etmediğinin üzerinde durulmalıdır.

Davalının hangi kalem tazminatları isteyebileceği, davacı ile aralarındaki sözleşmeye ve üstlendiği işin mahiyet ve kapsamına göre belirlenmelidir.

Davalı manevi tazminat istememiştir. Bunu davacı vekil edeninin istememesi nedeniyle talep etmediğini savunmuş ise de bu konuda yazılı bir belge gösterememiş ve savunmasını ispat edememiştir. Böylelikle davalı özensiz bir davranış sergilemiştir.

Ayrıca davalı, davacının emekli edildiği 01.08.1994 tarihinden sonra, idareye başvurup, cevap alamaz ise 60 gün içinde dava açması gerekirken; 08.08.1994 tarihinde idareye başvurmadan doğrudan dava açtığından, idare mahkemesince 10.01.1996 tarihinde, dava dilekçesinin idareye tevdiine karar verilmiş; gerekli süre geçtikten sonra 12.04.1996 tarihinde yeniden dava açılmıştır. Bu şekilde davacı, usuli işlemi yerine getirmeden dava açmakla yargılamanın 20 aya yakın bir süre uzamasına neden olmuştur.

Davalının dava açarken, müvekkilinin talep edebileceği tazminatı bir uzmana hesaplattırıp, yargılama süresini ve bu süre içindeki maaş ve ücretlerdeki artışları dikkate alıp, isteyebileceği maddi tazminatı belirlemesi gerektiği gibi; davayı açtığı 08.08.1994 tarihinden sonra, zamanaşımının dolduğu 31.08.1995 tarihine kadar ki 1995 yılı Ocak ve Temmuz aylarındaki ücret artışlarını da nazara alarak yeni bir hesaplama yaptırıp, eksik kalan kısımla ilgili ek davayı 31.07.1995 tarihinde açması gerekirdi.

Davalının 26.03.1998 tarihinde, fazlaya ilişkin hakları talep etmek üzere açtığı ek davanın zamanaşımına uğradığı, davalının bunu değerlendiremediği dosyadaki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır.

Davalı, her ne kadar dava açmadan önce, uzman bir kişiden görüş aldığını savunup, bunu doğrulamak için belge ibraz etmiş ise 01.08.1991 tarihli bu belgenin sonradan temin edilmiş olabileceği izlenimi uyanmaktadır. Bu nedenle itibar edilemeyeceği sonucuna varılmıştır.

Mahkemenin kararına esas aldığı bilirkişi raporu da gerekli açıklamaları içermediği gibi, dosyadaki olayların gelişimi ile de ters düşmektedir. Bilirkişi raporunda manevi tazminat talep edilmemesinin özensizlik olup olmadığı hususu üzerinde hiç durulmamıştır. Öte yandan, bilirkişi raporunda açıkça 01.08.1994 tarihinde ne kadar maddi tazminat istenebileceği; 31.07.1995 tarihi itibariyle yıl içindeki artışlardan dolayı davacının uğradığı zararın ne miktarda olduğu ve ek davanın hangi miktar üzerinden açılması gerektiği hususları açıklanmamış, bu belirsiz kalmıştır.

Davacının şikayeti üzerine Ankara Barosu Yönetim Kurulu'nca davalının Avukatlık Kanunu ve meslek kurallarına aykırı herhangi bir disiplin suçu işlediğine ilişkin bulgu elde edilemediğinden hakkında kovuşturma açılmasına yer olmadığı sonucuna varılmış ise de, anılan karar olayın gelişimine uygun görülmemiştir.

Davacının, davalıyı görevi kötüye kullanmak suçundan şikayeti üzerine davalının Ağır Ceza Mahkemesinde TCK.nun 230. maddesi uyarınca yapılan yargılaması sonunda, 4661 sayılı Yasa'ya göre erteleme kararı verilmesi, davalının kusursuz olduğunu göstermemektedir.

Bütün bu maddi ve hukuki olgular dikkate alındığında, davalı avukatın öncelikle idareye başvurmadığı, manevi tazminat istemediği, maddi tazminat miktarını tespit ettirmediği, konu ile ilgili mevzuatı araştırmadığı, zamanaşımı sürelerine dikkat etmediği, ek davayı 31.07.1995 tarihine kadar açmadığı, görevini yerine getirmekte özensiz davrandığı, böylelikle kendi kusuruyla davacının zarara uğramasına neden olduğu sonucuna varılmıştır.

O halde, Ankara 4.İdare Mahkemesinde 12.04.1996 tarihinde açılıp, henüz kesinleşmediği anlaşılan 2001/849 Esas sayılı dava dosyasının kesinleşmesinin beklenmesi, bundan sonra uzman bilirkişiden zarar miktarı konusunda rapor alınması, taleple de bağlı kalınmak suretiyle sonucuna uygun bir karar verilmesi yönündeki Özel Daire bozma kararı usul ve yasaya uygun olup, yerindedir. Direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi uyarınca BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 11.04.2007 gününde oybirliği ile karar verildi.


Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas no: 2008/4-326 Karar No: 2008 / 325
Tarih: 16.04.2008

DAVA : Taraflar arasındaki "Maddi ve Manevi Tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Üsküdar Asliye 3.Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 7.12.2004 gün ve 1999/1045-2004/481 sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 14.11.2006 gün ve 2005/10112-2006/12226 sayılı ilamı ile;

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir. 

2- Davalıların diğer temyiz itirazlarına gelince; dava, trafik kazası sonucu yaralanma nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm davalılar tarafından temyiz olunmuştur.

Davaya konu olay 13.1.1996 tarihinde gerçekleşmiştir. Eldeki dava ise 22.11.1999 gününde açılmış ve 2.000.000.000 TL maddi tazminatın hüküm altına alınması istenilmiştir. Yargılama sırasında 25.2.2004 tarihli dilekçe ile bilirkişi tarafından bildirilen miktar itibariyle dava konusu 19.485.911.250 TL olarak ıslah edilmiş ve mahkemece de bu miktara hükmedilmiştir. Islah, her ne kadar önceden açılan bir davadaki isteklerin somut olayda olduğu gibi fazlasını içeren bir talep ise de; daha önce açılan dava ile ıslah edilen bölüm yönünden zamanaşımı kesilmiş olmaz. Davalı, ıslah edilen kısım ile ilgili olarak zamanaşımı savunmasında bulunmuştur. Islah tarihi itibarıyla zamanaşımı süresinin dolmuş olduğu da anlaşılmaktadır. O halde ıslah edilen bölüm yönünden zamanaşımı nedeniyle davanın reddi gerekirken istemin tümünün kabulü doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.     

TEMYİZ EDEN : Davalılar vekili Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme karar?n?n süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:     

KARAR :
Dava, yaralanma ile sonuçlanan trafik kazası nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.     Davacı M. vekili, 13.1.1996 tarihinde yaya olarak yolun kaşısına geçmek isteyen davacıya, davalı N.'in kullandığı 34 ... 3805 plakalı aracın çarparak yaralanmasına neden olduğunu, sonuçta davacının Sultanbeyli Devlet Hastanesince düzenlenen 16.9.1999 tarihli rapora göre %51 oranında sakat kaldığını, olayda tüm kusurun davalıda olduğunu; kaza nedeniyle davacının aylarca çalışmamadığını, yeşil kart almak zorunda kaldığını, olayın yaralamalı trafik kazası niteliğinde olması nedeniyle beş yıllık zamanaşımı süresine tabi bulunduğunu ileri sürerek, maddi tazminat miktarı yönünden fazlaya ait talep ve dava hakkı saklı kalmak şartıyla şimdilik iki milyar TL maddi ve üç milyar TL manevi tazminat olmak üzere toplam beş milyar TL tazminatın olay tarihinden itibaren faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; yargılama sırasında maddi tazmini talebini ıslah yoluyla 19.485.911.250 TL'ye yükseltmiştir.

Davalılar (N. mirasçıları) İ. ve arkadaşları vekili, kazanın meydan gelmesinde kusurun, trafik ışığı ve trafik polisi bulunmayan bir yerde yolun karşısına geçmeye çalışan davacıda olduğunu, o nedenle tazminat isteyemeyeceğini, istenilen miktarın da fahiş bulunduğunu cevaben bildirmiş; 3.3.2004 günlü dilekçesinde ise, 2918 Sayılı Kanunun 109. ve TCK'nın 102/4. maddeleri uyarınca olayda beş yıllık uzamış zamanaşımının geçerli bulunduğunu, bu hususun dava dilekçesinde de ifade edildiğini, olayın 13.1.1996 tarihinde meydana geldiğini, aradan yaklaşık sekiz yıllık bir sürenin geçtiğini, bu durum karşısında ıslah dilekçesiyle talep edilen miktar yönünden zamanaşımın süresinin dolduğunu belirtmiş ve zamanaşımı definde bulunmuştur.

Yerel Mahkeme; Karayolları Trafik Kanunu'nun 109. maddesi uyarınca olayda uzamış ceza zamanaşımının uygulanması gerektiğini, olay tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 102/4. maddesine göre uygulanacak ceza zamanaşımı süresinin beş yıl olduğunu, davacının yarasının süreç içerisinde gelişme gösterdiğini, Sultanbeyli Devlet Hastanesi Sağlık Kurulunun 21.9.1999 tarih ve 1999/549 nolu raporuna göre maluliyet oranı %51 iken, Haydarpaşa Numune Hastanesi Sağlık Kurulu tarafından düzenlenen 2.2.2000 tarihli raporda maluliyet oranının %56 olarak belirlendiğini, Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulunun 18.4.2001 günlü raporunda ise %13 oranında meslekte kazanma gücünü kaybettiğinin açıklandığını, haksız eylemin etkileri devam ettiği sürece zamanaşımından söz edilemeyeceğini, davacının maluliyet oranı ile zararın kapsamını ancak Adli Tıp Kurumu raporu ile öğrenmiş olacağından, zamanaşımının Adli Tıp Kurumu raporunun tarihinden itibaren hesaplanması gerektiğini, bu durumda ise ıslah ile istenilen tazminat bölümü yönünden zamanaşımı süresinin dolmadığını? gerekçe göstererek, kusur oranlarına ve tazminat hesabına ilişkin bilirkişi raporlarını esas almak suretiyle davanın kısmen kabulüne, 19.495.911.250 TL maddi, 1.000.000.000 TL manevi tazminatın 13.1.1996 olay tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalılardan müteselsilen tahsiline, fazlaya iliflkin istemin reddine karar vermiş; davalılar vekilinin temyizi üzerine Özel Daire metni yukarıda bulunan ilamla kararı bozmuş; Yerel Mahkeme, gerekçesini tekrar ederek önceki kararında direnmiştir. Yargılama sırasında ölen davalı N. yönetimindeki minibüsün, 13.1.1996 günü, yaya olarak yolun karşısına geçmekte olan davacıya çarptığı ve yaralanmasına neden olduğu çekişmesizdir.

Görülmekte olan dava 22.11.1999 tarihinde açılmış; dava dilekçesinde fazlaya ilişkin hak saklı tutulmak suretiyle iki milyar TL maddi ve beş milyar TL manevi tazminatın tahsili istenilmiş, tazminat hesabı konusundaki 5.2.2004 tarihli bilirkişi raporunun sunulmasından sonra, davacı vekili 25.2.2004 tarihli ıslah dilekçesiyle maddi tazminat talebini 19.485.911.250 TL olarak ıslah etmiş; davalı vekili, ıslah yoluyla talep edilen miktar yönünden, usulüne uygun şekilde zamanaşımı definde bulunmuştur.     Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, ıslah yoluyla talep edilen maddi tazminat bölümü yönünden zamanaşımının gerçekleşmiş olup, olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Olaydan sonra davacı hakkında Sultanbeyli Devlet Hastanesince düzenlenen 21.9.1999 gün ve 1664 sayılı sağlık kurulu raporunda, davacının mevcut durumunun iş ve gücüne %51 oranında mani olduğu belirtilmiş; Haydarpaşa Numune Hastanesince düzenlenen 2.2.2000 gün ve 614/E-38 nolu özürlüler için) sağlık kurulu raporunda, sakat işçi olarak çalışabileceği, özür grubuna göre çalışma gücünde %56 oranında kayıp bulunduğu açıklanmştır. Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu'nca düzenlenen 3.4.2001 gün ve 1769 nolu raporda ise, davacının %13 oranında meslekte kazanma gücünden kaybetmiş olduğu yönünde görüş bildirilmiştir. Somut olayda, davacının uğradığı zararın kapsamının Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulunca düzenlenen 18.4.2001 tarihli raporuyla belirlendiği ve davacının bu rapor içeriğini 11.9.2001 günlü durumda elden yapılan tebliğ üzerine öğrenmiş olduğu davalı tarafın da kabulündedir.

Bu noktada, trafik kazalarından doğan maddi zararların tazmini istemiyle açılan davalarda zamanaşımı konusuna ilişkin olarak, yasal durum ve yerleşik uygulamaya egemen ilkeler hakkında şu genel açıklamaların yapılmasında yarar görülmüştür. Somut olayda olduğu gibi, trafik kazası sonucunda bir kimsenin yaralanmasına neden olunması, şahsa karşı işlenmiş bir haksız fiil niteliğindedir; Borçlar Kanunu'nun 41. maddesinde genel olarak haksız fiil tanımlanmış, 60. maddesinde de, haksız fiilden zarar görenin bundan kaynaklanan zararının tazmini istemiyle açacağı davanın, zararı ve faili öğrendiği tarihten itibaren bir ve herhalde haksız fiil tarihinden itibaren on yıllık zamanaşımı süresine tabi bulunduğu belirtilmiştir.

Buna karşılık, 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 109. maddesinin ilk fıkras?nda, yine bir haksız fiil niteliğindeki trafik kazalarından doğan tazminat taleplerinin tabi bulunacağı zamanaşımı süresi yönünden Borçlar Kanunu'nun 60. maddesindeki düzenlemeden farklı, özel bir hüküm getirilmiş; anılan hükümdeki bir yıllık zamanaşımı süresi, bu tür tazminat davaları yönünden iki yıl olarak düzenlenmiştir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, davanın cezayı gerektiren bir eylemden doğması ve Ceza Kanununun bu eylem için daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörmesi halinde, bu sürenin, maddi tazminat talebiyle açılacak davalar için de geçerli olacağı hükme bağlanmıştır.     Görüldüğü üzere, Borçlar Kanunu'nun 60. ve 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 109/2. maddesindeki düzenlemeler, zamanaşımı süresinin başlangıcı yönünden birbirine paraleldir. Aralarındaki tek fark, zamanaşımı süresinin trafik kazalarından doğan tazminat talepleri bakımından bir yıl yerine, iki yıl olarak öngörülmesidir. 

2918 Sayılı Kanun'un 109/2. maddesindeki düzenlemenin gözden kaçırılmaması gereken yönü, ceza kanununda öngörülen daha uzun zamanaşımı (uzamış zamanaşımı) süresinin tazminat talebiyle açılacak davalar için de geçerli olabilmesinin, sadece eylemin ceza kanununa göre suç sayılması koşuluna bağlanmış bulunmasıdır. Eylemin ceza kanununda suç sayılmış olup olmadığı, kural olarak hukuk hakimince belirlenecektir. Söz konusu hüküm, ceza zamanaşımının uygulanabilmesi için, sadece eylemin aynı zamanda bir suç oluşturmasını yeterli görmekte; fail hakkında mahkumiyet kararıyla sonuçlanmış bir ceza davasının varlığı, hatta böyle bir ceza davasının açılması ya da zarar görenin o davada tazminat yönünden bir talepte bulunmuş olması koşulu aranmamaktadır. Ceza davasının açıldığı hallerde, sanığın mahkûmiyet kararından önce veya sonra ölmüş olması da, sonuca etkili değildir. Yine, söz konusu hükümde, ceza zamanaşımının uygulanması bakımından, sürücü ve diğer sorumlular (örneğin işleten) arasında bir ayırım da yapılmamış; böylece, kuralın bunların tümü için geçerli olduğu öngörülmüştür. Ceza Kanununda öngörülen daha uzun zamanaşımı (uzamış zamanaşım?) süresi, her halde olay tarihinden itibaren işlemeye başlar; sürenin işlemeye başlaması için, zarar görenin zararı ve onun failini öğrenmesi koşulu aranmaz. Ancak, zarar veya onun faili, uzamış zamanaşımı süresinin bitmesinden sonra öğrenilmiş ise; davanın öğrenme tarihinden itibaren, 2918 Sayılı Kanununun 109. maddesindeki iki yıllık süre içerisinde açılması gerekir.  Öte yandan, uzamış zamanaşımı, suç sayılan eylemin failinin, tazminat davasının açılmasından önce veya davanın görülmesi sırasında ölmüş olduğu durumlarda, mirasçıları bakımından da uygulanır. Bu genel açıklamalardan sonra somut olaya dönüldüğünde: 

Görülmekte olan davadaki tazminat isteminin dayandırıldığı eylemin, aynı zamanda olay tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 456. maddesi çerçevesinde müessir fiil suçunu da oluşturduğu; yaralanmanın derecesi ve anılan hükümdeki cezanın tür ve miktarı itibariyle, somut olayda 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 109/2. maddesi uyarınca, tazminat istemi bakımından, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 102/4. maddesinde öngörülen beş yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği açıktır. Esasen, bu konuda Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasında bir uyuşmazlık da bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, söz konusu beş yıllık sürenin hangi tarihten itibaren başlayacağı noktasındadır.     

Yukarıda belirtildiği üzere, uzamış zamanaşımı süresi olay tarihinden itibaren işlemeye başlar. Bu kuralın dayanağı, somut olay bakımından 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 103. maddesindeki "Müruruzamanın başlangıcı tamamiyle icra olunmuş cürüm ve kabahatler hakkında fiilin vukuu gününden... itibar olunur." Hükmüdür. Öte yandan, aynı kanunun 104. maddesinde zamanaşımının kesildiği haller için salt ceza davaları yönünden öngörülen "yarı oranında uzama" kuralı, hukuk davalarında uygulanmaz. Açıklanan bu duruma göre; Görülmekte olan davadaki tazminat isteminin dayandırıldığı trafik kazası 13.1.1996 günü meydana gelmiş; dava 22.11.1999 tarihinde; yani 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 109/1. maddesinde öngörülen iki yıllık sürenin bitiminden sonra ve ancak aynı maddenin ikinci maddesi uyarınca uygulanması gereken beş yıllık uzamış zamanaşımı süresinin dolmasından önce, dolayısıyla da süresi içerisinde açılmıştır.     

Eldeki davada, davacının olay nedeniyle uğradığı zararın kapsamını, Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulunun buna ilişkin 18.4.2001 tarihli raporunun tebliğ edildiği 11.9.2001 günlü oturumda öğrenmiş olduğu, taraflar arasında çekişmesizdir. Bu öğrenme tarihi itibariyle, beş yıllık uzamış zamanaşımı süresi dolmuştur.

Yukarıda değinildiği gibi, zararın veya failin uzamış zamanaşımı süresinin bitmesinden sonra öğrenildiği durumlarda, tazminat talebi, öğrenme tarihinden itibaren 2918 Sayılı Kanunun 109. maddesindeki iki yıllık zamanaşımı süresine tabidir; öğrenme tarihinden itibaren yeni bir uzamış (somut olaydaki gibi beş yıllık) zamanaşımı süresi işlemez. Buna göre, uzamış zamanaşımı süresi içerisinde açılan ve fazlaya ilişkin hakkın saklı tutulduğu eldeki davada, davacı, maddi tazminat talebini ıslah yoluyla en geç 11.9.2003 tarihine kadar artırabilecekken, ıslah konusundaki dilekçesini zamanaşımı süresinin bitiminden çok sonra 25.2.2004 tarihinde vermiş; davalı taraf da, süresi içerisinde ve usulüne uygun şekilde, ıslahla artırılan tutarla sınırlı olarak zamanaşımı definde bulunmuştur.     

Hal böyle olunca, ıslah yoluyla artırılan maddi tazminat tutarı yönünden zamanaşımının gerçekleşmiş olduğunun kabulü ve ıslaha konu talep bölümünün zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekir.     

Yerel Mahkemece, Özel Dairenin aynı gerekçeye dayalı bozma ilamına uyulması gerekirken, olaya ve hukuksal duruma uygun düşmeyen gerekçeyle önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.     

SONUÇ :
Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK'un 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 16.4.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi



TEKERRÜR HÜKÜMLERİNİN UYGULANMASI İÇİN 58. MADDESİNDE ÖNGÖRÜLEN SÜRELERİN GEÇMİŞ OLDUĞU HALLER, HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASININ OBJEKTİF KOŞULLARININ DEĞERLENDİRİLMESİNDE OLUMSUZ KOŞUL OLARAK BELİRTİLEN ENGEL BİR NEDEN OLARAK KABUL EDİLEMEYECEKTİR.

Yargıtay Hukuk Genel KuruluEsas No: 2010 / 71 Karar No: 2010 /   76 Tarih: 06.04.2010
DAVA : Sanığın 5237 sayılı TCY'nin 267/1 ve 269/2. maddeleri uyarınca, 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, verilen cezanın 51/1. maddesi gereğince ertelenmesine, aynı maddenin 3. fıkrası uyarınca "takdiren 1 yıl denetim altında bulundurulmasına, 5728 sayılı Kanun'la değişik CMK'nın 231. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının şartları oluşmadığından ( sanığın kasıtlı suçtan sabıkasının bulunması nedeniyle ) uygulanmasına yer olmadığına," ilişkin, ( Kars İkinci Asliye Ceza Mahkemesi )'nce verilen 05.05.2009 gün ve 50-272 sayılı hüküm, sanık tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi'nce 05.02.2010 gün ve 21660-1453 sayı ile;
"... 1- Mağdur hakkında herhangi bir soruşturma yapılmadan iftiradan dönülmesi karşısında TCY'nin 269/1 yerine anılan Yasa maddesinin 2. fıkrasıyla indirim yapılarak fazla ceza verilmesi,

2- Denetim süresinin hürriyeti bağlayıcı cezadan fazla olamayacağının gözetilmemesi..." isabetsizliğinden bozulmuştur.

Yargıtay C.Başsavcılığınca 19.03.2010 gün ve 181931 sayı ile;

"... ( 2 ) nolu bozma nedeninin 5237 sayılı TCY'nin 51/3. maddesine aykırı olduğu ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının reddine ilişkin ( sanığın kasıtlı suçtan sabıkası bulunması ) gerekçenin, mahkumiyetin silinme koşullarının oluşması nedeniyle yasal olmadığı, gerekçeleriyle itiraz yasa yoluna başvurularak, Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi'nin 05.02.2010 gün ve 1453-21660 sayılı bozma ilamındaki ( 2 ) numaralı bozma nedeninin kaldırılması ve yerel mahkeme hükmünün ( 1 ) nolu bozma nedenine ek olarak hükmün açıklanmasının ertelenmesinin red gerekçesinin yasal olmaması nedeniyle de bozulmasına..." karar verilmesi talep olunmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığı'na gönderilmekle, Ceza Genel Kurulu'nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Sanık A.'un, 19.01.2009 günü saat 18:35 sıralarında polis merkezine müracaat ederek mağdur E. isimli şahsın kendisine ait cep telefonunu zorla aldığından bahisle şikayetçi olduğu, bu müracaatından yaklaşık 4 saat sonra aynı polis merkezine giderek E. isimli şahsın cep telefonunu yağma suretiyle almadığını, cezaevinde bulunan arkadaşlarının yanına gitmek amacıyla böyle bir istekte bulunduğunu, bu sebeple E. isimli şahıstan şikayetçi olduğunu, ancak daha sonra pişman olarak yaptığı hareketin yanlışlığını anladığını beyan ettiği, böylece sanığın yetkili bir makama ihbarda bulunarak işlenmediğini bildiği bir suçla ilgili olarak mağdur hakkında soruşturma başlatılmasına sebebiyet verdiği, bilahare hakkında kovuşturma yapılmadan önce yapmış olduğu eylemden döndüğü kabul edilerek, 5237 sayılı TCY'nin 267/1 ve 269/2. maddeleri uyarınca, 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, verilen cezanın 51/1. maddesi gereğince ertelenmesine, aynı maddenin 3. fıkrası uyarınca takdiren 1 yıl denetim altında bulundurulmasına, 5728 sayılı Kanun'la değişik CMK'nın 231. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının şartları oluşmadığından ( sanığın kasıtlı suçtan sabıkasının bulunması nedeniyle ) uygulanmasına yer olmadığına, karar verilen somut olayda;

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;

1- Cezası ertelenen sanık hakkında belirlenen denetim süresinde isabet bulunup bulunmadığı,

2- Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilirken gösterilen gerekçenin yasal olup olmadığı,

Noktalarında toplanmaktadır.

5237 sayılı TCY'nin hapis cezasının ertelenmesini düzenleyen 51. maddesinin 3. fıkrasında; cezası ertelenen hükümlü hakkında, mahkum olunan ceza süresinin alt sınırından az olmamak koşuluyla, bir yıldan az, üç yıldan fazla olmamak üzere, bir denetim süresi belirleneceği, hükmüne yer verilmiştir.

5237 sayılı Yasa'nın 51. maddesiyle, ceza infaz kurumu haline getirilip, sadece hapis cezasıyla sınırlı olarak kabul edilen ertelemede, maddenin 3. fıkrası uyarınca mahkemece bir deneme süresinin belirlenmesi zorunlu olup, bu sürenin belirlenmemesi veya eksik belirlenmesi, denetim süresi, ertelemenin yasal sonucu olduğundan, aleyhe bozma yasağı kapsamında değerlendirilemeyecek, yine fıkrada mahkum olunan hapis cezası süresinden az olmamak hususu da, hükmedilen bir yıldan fazla mahkumiyetler için söz konusu olup, hapis cezası bir yıldan az olsa da denetim süresi hiçbir ahvalde bir yıldan az olamayacaktır.

Somut olayda, yerel mahkemece hükmedilen 3 ay sonuç hapis cezasının ertelenmesi nedeniyle, takdir ve tayin olunan 1 yıllık denetim süresi 5237 sayılı TCY'nin 51/3. maddesine uygun bulunduğundan, denetim süresinin 3 ay olması gerektiğine ilişkin bozma nedeni yerinde değildir.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının reddine ilişkin gerekçeye ilişkin itiraz nedenine gelince;

5271 sayılı Yasa'nın 231. maddesinin 6. fıkrasının ( a ) bendinde olumsuz koşul olarak öngörülen, daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamaktan anlaşılması gereken husus, mahkumiyetin kasıtlı bir suçtan doğmasıdır. Anılan bentte hükmolunan ceza yönünden herhangi bir ayrım gözetilmediğinden, hükmolunan cezanın hapis veya adli para cezası olmasının, bu koşul açısından herhangi bir önemi bulunmamaktadır.

Ancak yasa koyucu, mahkumiyetle ilgili olarak başkaca bir ölçü getirmediğinden, adli sicilden silinen mahkumiyetler, ertelenmiş ve vaki olmamış sayılan mahkumiyetler, üzerinden çok uzun sürelerin geçmesi nedeniyle tekerrüre esas oluşturmayan mahkumiyetler de hükmün açıklanmasının ertelenmesine engel oluşturacak mıdır? Bu konularda gerek yasa metninde, gerekse gerekçede herhangi bir açıklık bulunmamaktadır.

Yasa koyucu herhangi bir düzenleme getirmediğine göre, bu hükmü mutlak şekilde yorumlamanın, adalet ilkesiyle bağdaşıp bağdaşmayacağı ya da yasa koyucunun gerçek muradının bu olup olmadığı da gözönüne alınmalıdır.

Bu soruna çözüm bulabilmek için yasa koyucunun mahkumiyetin sonuçlarını bertaraf etmek için öngördüğü diğer kurumların da değerlendirilmesi gerekmektedir.

647 sayılı Yasa'nın 6. maddesi uyarınca ertelenmiş mahkumiyetlerde, sanığın deneme süresinde kasıtlı bir suç işlememesi halinde önceki mahkumiyet 765 sayılı TCY'nin 95/2. maddesi uyarınca esasen vaki olmamış sayılacağından, bu nitelikteki bir mahkumiyetin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yasal bir engel oluşturabileceğini kabul etmek olası değildir.

Yine aynı şekilde 3682 sayılı Adli Sicil Yasası'nın 8 ve 5352 sayılı yeni Adli Sicil Yasası'nın geçici 2. maddesi hükümleri uyarınca silinme koşulları oluşan adli sicil kayıtlarının, adli sicilden silinmiş olup olmadığına bakılmaksızın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yasal bir engel oluşturabileceğini kabul etmek hukuk ilkeleriyle bağdaşmayacaktır.

Buna karşın, 5237 sayılı TCY'nin 51. maddesi uyarınca ertelenmiş mahkumiyetlerde ceza infaz edilmiş sayılacağından ve 5352 sayılı Adli Sicil Yasası'nın 9. maddesi uyarınca oluşturulan adli sicil kayıtları ceza veya güvenlik tedbirlerinin infazının tamamlanması ile Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü'nce silinerek arşiv kaydına alınacağından, bu tür mahkumiyetlerin varlığı halinde sanık hiçbir şekilde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasından yararlanamayacak mıdır, soruları gündeme gelebilecektir.

Hak yoksunluklarını kural olarak 5237 sayılı Yasa'nın 53. maddesinde cezanın infazı ile sınırlandıran, doğmuş hak mahrumiyetlerini ortadan kaldırmak için Adli Sicil Yasasına eklediği 13/a maddesi ile yasak hakların geri verilmesi müessesesini kabul eden ve 5237 sayılı TCY'nin 58. maddesinde tekerrür hükümlerinin uygulanması açısından infazdan itibaren beş ve üç yıllık süreler öngören yasa koyucunun, bir kez mahkum olan bir kişinin ömür boyu bu mahkumiyetinin olumsuz sonuçlarından etkilenmesi gerektiğini kabul ettiği düşünülemez. Bu nedenlerle, yeni yasa dönemindeki mahkumiyetler açısından da, belirli sürelerin geçmesi ile bu mahkumiyetlerin 231. maddenin uygulanmasına yasal engel oluşturmayacağını kabulde zorunluluk bulunmaktadır.

Bu itibarla, 01.06.2005 tarihinden sonra işlenen suçlardan dolayı mahkum edilen sanıklar yönünden, 5237 sayılı TCY'nin tekerrür hükümlerinin uygulanması için 58. maddesinde öngörülen sürelerin nazara alınması ve bu sürelerin geçmiş olduğu hallerde önceki mahkumiyetin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının objektif koşularının değerlendirilmesi yönünden engel oluşturmayacağının kabulü adalet ve hakkaniyete uygun olacaktır.

O halde, 01.06.2005 tarihinden önce işlenen suçlar yönünden, önceki mahkumiyetin 765 sayılı TCY'nin 95/2. maddesi uyarınca esasen vaki olmamış sayılacağı haller veya 3682 sayılı Adli Sicil Yasasının 8 ve 5352 sayılı Adli Sicil Yasasının geçici 2. maddesi hükümleri uyarınca silinme koşulları oluşan önceki mahkumiyetler, adli sicilden silinmiş olup olmadığına bakılmaksızın; 01.06.2005 tarihinden sonra işlenen suçlardan dolayı mahkum edilen sanıklar yönünden ise, 5237 sayılı TCY'de tekerrür hükümlerinin uygulanması için 58. maddesinde öngörülen sürelerin geçmiş olduğu haller, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının objektif koşullarının değerlendirilmesinde olumsuz koşul olarak belirtilen engel bir neden olarak kabul edilemeyecektir.

Ancak, yasal engel oluşturmayan bu mahkumiyetlerin yargılama mercilerince, sanığın suç işleme eğilimi açısından değerlendirmeye esas alınmasına da bir engel bulunmamaktadır.

Bu açıklamalar ışığında sanığın geçmiş hükümlülüğüne esas teşkil eden adli sicil kaydı incelendiğinde; sanığın Kars Birinci Asliye Ceza Mahkemesi'nin 26.04.2005 gün ve 11-190 sayılı ilamı ile 765 sayılı TCY'nin 491/4, 522, 523/1, 2253 sayılı Yasa'nın 12/2 ve 765 sayılı TCY'nin 59 ve 647 sayılı Yasa'nın 4. maddeleri uyarınca 237,60 lira ağır para cezası ile cezalandırılmasına karar verilip, hükmün 2253 sayılı Yasa'nın 38. maddesi uyarınca ertelendiği ve sanık hakkında 1 yıl deneme süresi belirlendiği, 04.05.2005 tarihinde kesinleşen bu hükmün, 3682 sayılı Adli Sicil Yasasının 8. maddesi uyarınca 04.05.2006 tarihinde esasen vaki olmamış sayılması gerektiği ve bu tarihte silinme koşullarının oluştuğu anlaşılmakla, yerel mahkemece sanığın adli sicil kaydının bulunduğundan bahisle 5728 sayılı Yasa'yla değişik CYY'nin 231. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi isabetsizdir.

Bu itibarla Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,

1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi'nin 05.02.2010 gün ve 21660 1453 sayılı kararının KALDIRILMASINA,

3- K.. İkinci Asliye Ceza Mahkemesi'nin 05.05.2009 gün ve 50-272 sayılı hükmünün;

a ) Mağdur hakkında herhangi bir soruşturma yapılmadan iftiradan dönülmesi karşısında, 5237 sayılı TCY'nin 269. maddesinin 1. fıkrası yerine 2. fıkrasıyla indirim yapılmak suretiyle fazla ceza tayini,

b ) Adli sicilden silinme koşulları oluşan mahkumiyetin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yasal engel oluşturmayacağı dikkate alınmaksızın, yasal olmayan gerekçelerle, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi,

İsabetsizliklerinden ( BOZULMASINA ),

4- Dosyanın mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 06.04.2010 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

TRAFİK KAZASI- MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT TALEBİNE İLİŞKİN YARGITAY KARARI 
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas no: 2009 / 152  Karar No: 152 / 155
Tarih: 06.05.2009


DAVA : Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; S.. Asliye 1. Hukuk Mahkemesi'nce zamanaşımı nedeniyle davanın reddine dair verilen 15.02.2007 gün ve 2006/452-2007/50 sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 01.04.2008 gün ve 2007/4500-2008/4424 sayılı ilamı ile; 
( ... Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, zamanaşımı yönünden davanın reddine karar verilmiştir. 
Olayda bir kişi ölmüş, iki kişi yaralanmıştır. Yaralananlardan birinin iki buçuk ay iş ve güçten kalır şekilde yaralandığına dair doktor raporu bulunmaktadır. Davalı, ceza davası sonunda TCK'nun 455/2. maddesi uyarınca mahkum olmuştur. Davalının eyleminin TCK' nun 455/2. maddesindeki suçu oluşturduğu ve bu suçun ceza zamanaşımının TCK'nun 102/3. maddesine göre 10 yıl olduğu gözetilmeden, davanın zamanaşımı yönünden reddedilmiş olması doğru görülmemiş, bu nedenle hükmün bozulması gerekmiştir ... ),
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan
sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacılar, kullandığı mobiletin davalının kullandığı araçla çarpışması sonucu vefat eden kişinin eşi ve çocuğu ile anne ve babası; davalı da kazaya karışan diğer aracın sürücüsüdür.
Davacılar, 13.12.2006 tarihinde açtıkları dava ile murislerinin ölümü nedeniyle davalıdan maddi ve manevi tazminat isteminde bulunmuşlardır.

Davalı, yasal sürede zamanaşımı definde bulunmuş; davacı taraf ise uzamış zamanaşımı uygulanacağını ifadeyle davalı talebinin reddini istemiştir.
Dosyada delil olarak bulunan ceza mahkemesi kararına göre; davalının yönetimindeki vasıta ile davacılar murisinin kullandığı mobiletin 06.10.2001 tarihinde çarpışması sonucu meydana gelen trafik kazasında davacılar murisi ölmüş; birisi 5 gün diğeri de 2 ay 15 gün iş ve gücünden kalacak derecede olmak üzere iki kişi de yaralanmıştır. Mahkemece yapılan yargılama sonucunda, 27.09.2006 tarihli kararla, davalı hakkında TCK'nun 45512 maddesi gereğince hüküm kurulmuştur.

Yerel mahkemece, ceza dava dosyasında verilen bu karar da incelenerek sonuçta, davalının zamanaşımı defi kabul edilerek, olay tarihinden itibaren uzamış zamanaşımı olan ve TCK'nun 102/4. maddesinde yer alan 5 yıllık süre geçtikten sonra açılan davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir.
Davacılar vekilinin temyizi üzerine özel dairece; davada uygulanacak zamanaşımının TCK 455/2. ve 102/3. maddeleri gözetildiğinde 10 yıl olduğu, zamanaşımı nedeniyle davanın reddinin yerinde olmadığı gerekçesiyle karar oybirliği ile bozulmuş; davalı tarafın karar düzeltme istemi de reddedilmiştir.
Mahkemenin önceki kararda direnilmesine ilişkin hükmünü davacılar vekili temyize getirmektedir.

Eldeki davada, uzamış ceza zamanaşımının uygulanacağı konusunda yerel mahkeme ile özel daire arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; zamanaşımı süresinin ne olduğu ve davanın zamanaşımı süresi içinde açılıp açılmadığı noktasındadır.İlkin konuya ilişkin yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır: 

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 109. maddesinin 1. fıkrasında: "Motorlu araç kazalarından doğan maddi zararların tazminine ilişkin talepler, zarar görenin, zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve herhalde, kaza gününden başlayarak on yıl içinde zamanaşımına uğrar" denilmekte; aynı maddenin 2. fıkrasında ise "Dava, cezayı gerektiren bir fiilden doğar ve ceza kanunu bu fiil için daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörmüş bulunursa, bu süre, maddi tazminat talepleri için de geçerlidir" hükmü yer almaktadır.

Diğer taraftan, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 60.maddesinin 1 ve 2. fıkralarda:
"Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazarrır olan tarafın zarara ve failine ittılaı tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz.
Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi davaya da o müruru zaman tatbik olunur" hükmüne yer verilmiştir.

Görüldüğü üzere, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 60. ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 109/2. maddesindeki düzenlemeler, zamanaşımı süresinin başlangıcı yönünden birbirine paraleldir. Aralarındaki tek fark, zamanaşımı süresinin trafik kazalarından doğan tazminat talepleri bakımından bir yıl yerine, iki yıl olarak öngörülmesidir.
2918 S.K.'nun 109/2. maddesindeki düzenlemenin gözden kaçırılmaması gereken yönü, Ceza Kanunu'nda öngörülen daha uzun zamanaşımı ( uzamış zamanaşımı ) süresinin tazminat talebiyle açılacak davalar için de geçerli olabilmesinin, sadece eylemin Ceza Kanununa göre suç sayılması koşuluna bağlanmış bulunmasıdır.

Eylemin Ceza Kanunu'nda suç sayılmış olup olmadığı, kural olarak hukuk hakimince belirlenecektir. Söz konusu hüküm, ceza zamanaşımının uygulanabilmesi için, sadece eylemin aynı zamanda bir suç oluşturmasını yeterli görmekte; fail hakkında mahkumiyet kararıyla sonuçlanmış bir ceza davasının varlığı, hatta böyle bir ceza davasının açılması ya da zarar görenin o davada tazminat yönünden bir talepte bulunmuş olması koşulu aranmamaktadır.

Sonuçta; haksız eylemin suç oluşturması durumunda o suç için öngörülen ceza zamanaşımı süresi hukuk yargılamasında da uygulanacaktır.
Hemen burada, davalı hakkında ceza yargılaması sonunda verilen ceza mahkemesi kararı ve karara dayanak alınan yasal düzenlemeler değerlendirilmelidir.
S.. 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 27.09.2006 gün ve 2005/368 Esas, 2006/293 Karar sayılı kararı ile; "dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu ölüme ve birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmak" suçundan yapılan yargılama sonunda, "davalının 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 455/2. maddesi gereğince cezalandırılmasına ve müdahillerin özel hukuka ilişkin haklarının ayrı ayrı saklı tutulmasına" karar verilmiştir.

Karara dayanak alınan ve olay tarihinde yürürlükte olup, eldeki dava tarihinde mülga bulunan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 455. maddesinin 2. fıkrasında " .. Eğer fiil birkaç kişinin ölümünü mucip olmuş veya bir kişinin ölümü ile beraber bir veya birkaç kişinin de mecruhiyetine sebebiyet vermiş ve bu yaralanma 456'ncı maddenin 2'nci fıkrasında beyan olunan derecede bulunmuş ise dört seneden on seneye kadar hapis ve 1.000.-Liradan aşağı olmamak üzere ağır para cezası ile mahkum olur" denilmekte; maddede öngörülen hürriyeti bağlayıcı cezanın üst sınırı "on yıl" olarak belirlenmektedir.
Yine, ceza yargılamasında dava zamanaşımına ilişkin 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 102. maddesinin 3. fıkrasında kamu davasının "Beş seneden ziyade ve yirmi seneden az ağır hapis veya beş seneden ziyade hapis yahut hidematı ammeden müebbeden mahrumiyet cezalarından birini müstelzim cürümlerde on sene" geçmekle ortadan kalkacağı hükme bağlanmıştır.

Eldeki tazminat davasının açıldığı 13.12.2006 tarihinde ve halen yürürlükte bulunan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Taksirle Öldürme başlıklı 85. maddesinin 2. fıkrasında da "Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." şeklinde getirilen yasal düzenleme ile öngörülen hürriyeti bağlayıcı cezanın üst sınırı "onbeş yıl" olarak belirlenmiş; aynı kanunun dava zamanaşımına ilişkin 66. maddesinin 1. fıkrasının ( d ) bendinde "beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda onbeş yıl,"; aynı maddenin 4. fıkrasında da "yukarıdaki fıkralarda yer alan sürelerin belirlenmesinde suçun kanunda yer alan cezasının yukarı sınırı göz önünde bulundurulur; seçimlik cezaları gerektiren suçlarda zamanaşımı bakımından hapis cezası esas alınır" düzenlemesine yer verilmiştir.

Açıklanan tüm yasal düzenlemeler göstermektedir ki; gerek haksız eylem tarihinde ve gerekse eldeki davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan ceza kanunları hükümlerine göre dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde, suç oluşturan haksız eylem için öngörülen, hürriyeti bağlayıcı cezanın üst sınırının esas alınması gerekmektedir.

Tüm açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde: 
Davalı, 06.10.2001 tarihinde kullandığı araçla karıştığı kazada; motosiklet sürücüsü davacılar desteğinin önce yaralanmasına, daha sonra da bu yaralanma nedeniyle 25.10.2001 tarihinde ölmesine; diğer iki kişinin de birisi 5 gün, diğeri 2 ay 15 gün iş ve gücünden kalacak derecede yaralanmasına, 6/8 oranında kusurlu olmak üzere, neden olmuştur.

Davalının bu haksız eylemi, aynı zamanda suç teşkil etmektedir. 
Haksız eylemin suç oluşturması durumunda o suç için öngörülen ceza zamanaşımı süresinin hukuk yargılamasında da uygulanacağı yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler karşısında belirgindir.

Davalının suç oluşturan haksız eylemi nedeniyle, eylem tarihi itibariyle uygulama yeri bulunan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 455/2. maddesinde öngörülen hürriyeti bağlayıcı cezanın üst sınırı "on yıl" olup; bu eylem nedeniyle ceza zamanaşımı süresi de yine aynı kanunun 102/3 maddesi gereğince "on yıl" olarak düzenlenmiştir.

Ayrıca, eldeki tazminat davasının açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile de aynı eylem için cezanın üst sınırı onbeş yıl, dava zamanaşımı süresi de yine onbeş yıl olarak belirlenmiştir.
Şu durumda; 06.10.2001 tarihinde meydana gelen haksız eyleme dayanılarak 13.12.2006 tarihinde açılan tazminat davasının uzamış dava zamanaşımı süresi içinde açıldığı belirgindir.

Yerel mahkemece, aynı hususlara işaret eden bozmaya uyularak, davanın süresinde açıldığının kabulü ile işin esasının incelenip bir karar verilmesi gerekirken, önceki kararda direnilerek, zamanaşımı yönünden reddedilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
Diğer taraftan, dava tarihi 13.12.2006 olduğu halde, direnme kararında bu tarihin 14.11.2008 olarak gösterilmesi doğru bulunmamış ise de, mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde olmakla ayrıca bozma nedeni yapılmamış; işaret olunmakla yetinilmiştir.

SONUÇ :
Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının özel daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 06.05.2009 gününde oybirliği ile karar verildi.


GÖÇMEN KAÇAKÇILIĞI SUÇU..

MADDİ KONUSU: Suç konusu mağdurun bizzat kendisi, bedeni ve mal varlığı değeridir. Bu suç, ancak mağdurun rızası ile işlenebilir. Mağdurun rızası, failin hileli davranışları sonucu, elde edilmişse, artık göçmen kaçakçılığı değil, duruma göre dolandırıcılık suçu (md. 157) oluşur.

FAİL: Fail herhangi bir kimse olabilir. Tüzel kişi suçun faili olamaz. Bununla birlikte tüzel kişilerin yetkili organlarını oluşturan şahısların, yönetici veya temsilcilerinin söz konusu suçu işlemesi halinde, kendi fiillerinden suç faili olarak sorumlu tutulabileceklerdir ve tüzel kişiler hakkında şartların mevcudiyeti halinde bunlara özgü güvenlik tedbirleri uygulanacaktır. (Madde 60, 79/3 )

MAĞDUR: Birey mağdur, devlet zarar görendir. Suç hem toplumu yani teşkilatlanmış bir toplum olarak devleti, hem de fertleri zarara sokar. Devletin hukuk düzeni bozulduğu için toplumun zararı da mevcuttur. Bu nedenle bu suçun tabi ve zorunlu zarar göreni devlettir. Mağduru ise, kendilerinden maddi menfaat elde edilerek yasal olmayan yollarla ülkeye sokulan ve ülkede kalması sağlanan yabancı ile yasal olmayan yollarla ülkeden çıkarılan Türk vatandaşıdır.

MADDİ UNSUR: Doğrudan doğruya veya dolaylı olarak maddi menfaat elde etmek maksadıyla;—Bir yabancının yasal olmayan yollardan ülkeye sokulması—Bir yabancının yasal olmayan yollardan ülkede kalmasının sağlanması veya—Bir Türk veya yabancının yasal olmayan yollardan yurt dışına çıkmasına imkân sağlanması hareketleri oluşturmaktadır. Göçmen kaçakçılığı suçu seçimlik hareketli bir suçtur ve bu fiillerden birisinin işlenmesi suçun oluşumu için yeterlidir.

MANEVİ UNSUR: Suçun manevi unsurunu, “doğrudan doğruya veya dolaylı olarak maddi menfaat elde etmek maksadıyla” fiilin işlenmesi oluşturmaktadır. Kasti suçtur, taksirle işlenmesi söz konusu değildir. Menfaatin elde edilmesi, örneğin kararlaştırılan paranın alınmış olması, suçun oluşması için gerekli değildir.

Eğer failin amacı, mağdurdan cinsel yönden yaralanmak gibi maddi amaç dışında bir amaç elde etmekse, bu suç oluşturmayacaktır.

İŞTİRAK: Bu suça iştirakin her türü mümkündür ve genel kurallar uygulanır.

İÇTİMA: İçtimaya ilişkin özel bir hüküm getirilmemiş olup, genel kurallara göre çözümlenmesi gerekmektedir. ( TCK. 42–44. maddeler)

Şartların varlığı halinde ‘birden çok göçmenin aynı zamanlarda kaçırılması’ durumunda zincirleme suç hükümleri gereğince tek ceza verilmeli ve bu ceza zincirleme suçu düzenleyen TCK. nun 43. maddesinin 2. fıkrası uyarınca arttırılmalıdır.

TCK.’ nun 201/a maddesinin 3. fıkrasındaki ağırlaştırıcı neden 79. maddeye alınmamıştır. Bunun neticesi olarak kaçak göçmenlerin yaşam veya vücut bütünlüklerinin tehlikeye sokulması veya zarara uğraması halinde genel içtima kurallarına göre cezai sorumluluk söz konusu olacaktır.

AĞIRLAŞTIRICI NEDELER: Maddenin 2. fıkrasında düzenlenmiştir. Bu suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, verilecek cezalar yarı oranında arttırılır.

Diğer taraftan, göçmen kaçakçılığını gerçekleştiren örgütün yönetici ve üyeleri, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçundan da 220. maddeye göre ayrıca cezalandırılacaklardır.

HAFİFLETİCİ NEDENLER: Yasa özel bir hafifletici sebep öngörmemekle birlikte genel hafifletici sebeplerin uygulanmasını engelleyen bir hüküm de getirilmemiştir.

MÜEYYİDE: Üç yıldan sekiz yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adli para cezasıdır. Bu suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi galinde, verilecek cezalar yarı oranında arttırılır. Bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, tüzel kişi hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.

AYRICA: Bu konuyla ilgili olarak düzenlenmiş, Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ ne Ek Kara, Deniz ve Hava Yoluyla Göçmen Kaçakçılığına Karşı Protokol mevcuttur. Bu protokolün, Suç Haline Getirilme başlıklı 6. maddesinde;

“ 1. Her Taraf Devlet, kasten ve doğrudan veya dolaylı olarak mali veya diğer bir maddi çıkar elde etmek için gerçekleştirilmeleri halinde, aşağıdaki eylemleri suç haline getirmek üzere gerekli yasal ve diğer önlemleri alacaktır:

(a) Göçmen kaçakçılığı,

(b) Göçmen kaçakçılığını gerçekleştirmek amacıyla işlendiği takdirde:

(i) Sahte seyahat veya kimlik belgesi imali,

(ii) Bu tür bir belgenin tedariki, temini veya bulundurulması,

(c) İlgili Devletin vatandaşı olmayan veya o Devlete daimi ikametgâhı bulunmayan bir kişinin, anılan Devlette, yasal olarak kalmak için gerekli şartlara uymaksızın orada kalmasına, bu fıkranın

(b) bendinde söz edilen veya başka yasadışı yollarla imkân sağlamak.” denilmektedir.


TELEFON DİNLEME KAYITLARININ DELİL KUVVETİ VE KIYMETİ

I-GİRİŞ


Haberleşme özgürlüğü; ulusal ve uluslararası mevzuatta açık ve korunaklı biçimde düzenlenmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8.maddesinde ve Anayasamızın 22.maddesinde yer alan haberleşme özgürlüğü ve bu özgürlüğe saygı gösterilmesi hakkının, kesintiye uğramadan ve başkaları ile sansür edilmeden, gizliliğinin ihlal edilmeden iletişim kurma hakkı olduğu konusunda şüphe ve tartışma yoktur. Aksi davranışlarda Türk Ceza Kanunun 132. maddesi ve devamı hükümlerinde, her mağdur birey ve her eylem için ayrı ayrı yaptırıma bağlanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, haberleşme özgürlüğünün sınırlandırılması konusunda bazı ölçütler getirerek, bu özgürlüğün sınırlandırılmasına ilişkin hükümlerin dar yorumlanması gerektiği sıkça vurgulanmaktadır.  Aşağıda detayı açıklanacağı üzere, telefon dinleme kayıtları tek başlarına kesin delil niteliğinde olmadıkları, suçun telefonda ikrar edilmesi halinin dahi Kayseri 2.Ağır Ceza Mahkemesinin kesinleşen kararında da belirtildiği üzere “mahkeme dışı ikrar” niteliğinde bulunduğu, “ikrarında mahkeme huzurunda dahi yapılmış olmasının” Yargıtay Ceza Genel Kuruluna göre mahkumiyet için tek başına yeterli olmadığı dikkate alındığında, sadece telefon dinleme kaydına dayanılarak ceza verilemeyeceği sonucuna ulaşılmaktadır. 

II-AÇIKLAMALAR: 1-Kayseri 2.Ağır Ceza mahkemesinin 16.03.2007 tarih ve 206/290 esas, 2007/85 sayılı kesinleşmiş kararında, “CMK 135.madde de belirtilen (katalog suçlar) koşulların varlığı halinde sanıkların telekomünikasyon yolu ile iletişiminin tespit edilebileceği bilinmektedir. Bu sebeple yasal yolla elde edilen bu görüşme tutanaklarının “Mahkeme Dışı İkrar” olarak değerlendirilmesi gerekecektir. Hâkimin huzurunda olmayan bu ikrar çeşidi, bütün deliler gibi takdir olunur. Mahkeme dışında ikrarın ne muteber, ne de böyle bir ikrarın kesin delil olduğu söylenebilir, takdire tabidir… bir ikrarın sanık aleyhine delil olabilmesi için, CMK maddesi gereğince hakim veya C.savcısı huzurunda veya müdafiinin hazır bulunduğu kollukta yapılması, sonrasında kovuşturma aşamasında geri alınmaması ve yan delillerde de doğrulanması gerekir” şeklinde tespit ve değerlendirme yapılmış, kararda, CMK nın 213.maddesine de yer verilmiştir. 2-Kaldı ki tek başına ikrar yani suç işlediğini kabul etmenin, mahkumiyet için yeterli olmadığı Yargıtay Ceza Genel kurulunun 10.12.1990 tarih ve 1990/6-257 esas, 1990/335 sayılı kararında çok net olarak belirtilmiştir. Kararda “Usul Yasamıza göre, sanığı hakim sorguya çekebilir. Meşhut suçlarda ve gecikmede tehlike olan hallerde bile, savcı veya kolluk sanığı sorguya çekemez. Hazırlık soruşturması sırasında henüz sanık sıfatını alamamışken, kuşkulunun dinlenmesi "sorgu" olmayıp "ifade almadır. Sorgu gerekiyorsa, C. Savcısı sulh hakimine başvurur ve sanık isnadı bu sorgu sırasında öğrenir. (CYUY.nın 135/1. maddesi). Sorgu savunma vasıtası olup, kanıt elde edilmek üzere kabul edilmiş bir kurum değildir. Ancak maddi gerçeğin hakim tarafından öğrenilmesinde değerlendirilebilir. …..CYUY.nın 247. maddesine göre, duruşma dışındaki ikrarı içeren tutanağın, kanıt olabilmesi için ikrarın hakim önünde yapılması zorunludur. Savcılık veya kolluktaki ikrarı içeren tutanaklar duruşmada kanıt olarak okunamaz. Dolayısıyla kanıt olarak hükme esas alınamazlar. Kaldı ki duruşma sırasındaki ikrarın bile tek başına kesin kanıt olduğu kabul edilemez. Zira bir insanın kendisini suçlu kabul etmesi veya bir başkasının suçunu kabullenmesi olanaklıdır. Bu itibarla duruşmadaki ikrarın da başkaca yan kanıtlarla desteklenmesi gerekir.” Yani, bırakın telefonda ki mahkeme dışı ve hâkimin huzurunda olmayan ikrarı, mahkemenin huzurunda yapılan ikrarın dahi maddi ve yan deliler ile desteklenmesi gerektiği Yargıtay Ceza Genel kurulu tarafından belirtilmektedir. 3-Ceza Muhakemesi Yasasının “Sanığın Önceki İfadesinin Okunması” başlıklı 213.maddesinde “Aralarında çelişki bulunması halinde; sanığın, hâkim veya mahkeme huzurunda yaptığı açıklamalar ile Cumhuriyet savcısı tarafından alınan veya müdafiinin hazır bulunduğu kolluk ifadesine ilişkin tutanaklar duruşmada okunabilir. “ hükmü yer almaktadır. CMK tasarı metninde 221.madde olarak geçen hükümde, TBMM madde gerekçesi olarak “Sanığın, yüklenen suçu işlediğini hâkim huzurunda kabul etmesine ikrar denilmektedir. Böyle bir kabul hâkim huzurunda olmamışsa ikrardan bahsedilemez. Ancak, bunlar ikrar sayılmasalar da “sanık açıklamaları” delili olarak ceza yargılamasında değer taşırlar. Hâkim, tutanakları aynı davanın duruşmasında sanığın ikrarına delil olmak üzere okuyabilir. Buna karşılık, Cumhuriyet savcılığında, kollukta ve diğer soruşturma organlarında yapılan bu tür açıklamalar ikrar sayılamayacağından, bu açıklamalara ilişkin tutanaklar da ikrara delil olmak üzere duruşmada okunamaz. Böyle bir hükmün konulmasının temel nedeni, insan haklarına gösterilen saygıdır; zira ancak hâkim tarafından düzenlenen tutanak tam olarak güvenilir olabilir….Sanık açıklamaları sadece ikrardan ibaret değildir. İkrar dışında sanık tarafından yapılan diğer açıklamalar arasında bir çelişkinin bulunması hâlinde, bu açıklamalara ait tutanaklar duruşmada okunabileceği belirtilmiştir.[4] CMK nın 314/1-c.maddesinde de “Sanık beraat ettikten sonra suçla ilgili olarak hâkim önünde güvenilebilir nitelikte ikrarda bulunmuşsa” şeklinde yargılamanın yenilenmesi ile ilgili olarak yer almaktadır. Bu ifade de, ikrarın hakim önünde yapılıp yapılmamasının önemine vurgu yapılmıştır. Tasarının madde gerekçesi de olsa, bu hususa hukukçuların bakışını yansıtmak açısından önem arz ettiği için, tasarının madde gerekçesine yazımızda yer verilmiştir. 4-Özetle telefon konuşmalarında geçen ikrarların, CMK 213.madde kapsamında yer alan ikrar nitelik ve gücüne sahip olmadığı anlaşılmaktadır. Zaten ikrarın tek başına mahkûmiyete esas alınamayacağı, ikrarın mutlaka maddi ve yan deliller ile desteklenmesi gerektiği de belirmiştir. Telefon konuşmalarının ve burada geçen suç kabullerinin tek başına ispata yeterli olmayacağı, mutlak şekilde maddi ve destekleyici yan deliller ile kuvvetlendirilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Yargıtay kararlarında “ses ve görüntü kayıtlarının tek başlarına delil olmayacağı, güvenilirliğinin kuşkulu olduğu ve ancak diğer deliller ile desteklenmeleri halinde hükme dayanak oluşturabilecekleri vurgulanmıştır.” 5-Bu delillerin tek başına delil olamayacağı gibi, bu tedbirlere ilk adım olarak başvurulması da hukuka aykırı olacaktır.

“Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi tedbirin haberleşme özgürlüğüne ağır müdahale oluşturması nedeniyle, oranlılık ilkesinin somut bir görünümü olarak ikinci derecede uygulanabilirlik koşulun yer verilmektedir. Bu koşul, aynı amaca hizmet eden iki tedbir arasında öncelik-sonralık ilişkisini ifade eder ve aynı suçu aydınlatmak üzere başvurulabilecek birden fazla tedbir arasında bir karşılaştırma yapılmasını ve bunlardan en ılımlısı hangisi ise onun seçilmesini gerektirir. Nitekim CMK m. 135/1’de, bu tedbire başvurmak için “başka suretle delil elde edilmesi olanağının bulunmaması” koşuluna yer verilmek suretiyle bu tedbirin diğer tedbirlere göre ikincil olduğu vurgulanmak istenmiştir. Buna göre, bu koşulun gerçekleşmiş sayılabilmesi için, soruşturmanın başında veya soruşturma sürerken başka bir tedbire başvurulması durumunda olayın aydınlatılmasını olanaksız kılan bir engel ile karşılaşılmalıdır. Her halde başka bir tedbire başvurmanın sonuca ulaşmayı güçleştirecek olması, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin dinlenmesi tedbirine başvurmak için yeterli değildir. Bu koşul, tedbire ilişkin karardan önceden belirli bir varsayıma dayanılmasını gerektirir. Başka bir anlatımla, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin dinlenmesi tedbirine karar vermeden önce diğer tedbire başvurulmuş ve bundan sonuç alınmamış olması gerekmez; bunlara başvurulduğunda sonuç alınamayacağı konusunda bir beklentinin varlığı yeterlidir. Bu yüzden de, bu koşulun, tedbirin uygulama alanını sınırlandırmak bakımından etkisi azdır.” Şeklinde bu tedbirin hukuki niteliğini ve uygulanma koşulları çok net ve anlaşılabilir şekilde ifade edilmiştir. 6-Ayrıca bu telefon kayıtlarının özel hukuk çerçevesinde tazminat davalarında ve disiplin soruşturmalarında delil olarak kullanılmasının mümkün olmadığı açıklamıştır. 7-CMK nın 135/6.maddesinde yer alan ve telefon dinlemesi yapılabilecek suçların fıkraları ile birlikte yer aldığı katalogda bulunmayan bir suç nedeni ile önce terör suçu kapsamında veya ihaleye fesat karıştırma gibi katalogda yer alan suçlardan soruşturma yapılacak izlenimi verilerek, buna göre dinleme karanın verilmesinin kanuna karşı hile yoluna gitmek olduğu, Yargıtay kararlarının şerhlerinde 1.sınıf Hakimler tarafından vurgulanmakta, usulsüz dinleme talep eden, bu talebe katılan ve nihayet bu kararları veren; kolluk görevlileri, Cumhuriyet Savcıları ve Yargıçlar hakkında yasal işlem yapılmak üzere suç duyurusu yapılması gerektiği” yine aynı Yargıtay kararlarının şerhlerinde belirtilmiştir. Yargıtay 8.Dairesinin oy çokluğu ile verdiği iki karar.

(Yargıtay Sekizinci Dairesinin 23.01.2007 tarih ve 2006/8117 esas, 2007/320 sayılı kararı ile aynı Dairenin 25.03.2007 tarih ve 2007/11831 esas, 2008/2803 sayılı kararı) ve bu kararda geçen muhalefet şerhinin, telefon dinlemeleri ile ilgili bir takım kriterleri ortaya koyması açısından dikkat çekici olduğundan yazımızda yer vermenin anlamlı ve faydalı olacağı değerlendirilmiştir. Belirtilen Yargıtay 8.Dairesinin kararlarında yer alan şerhte özetle; telefon dinlemelerinde, dinlenilecek telefonunun hangi şahsa ait olduğu ve kim tarafından kullanıldığının kararlarda belirtilmemiş olmasının, bu şahısların özel yargılama usullerine tabi olup olmadığı ve mahkemenin yetkili olup olmadığının bu açıdan belirsizlik taşıyacağı da vurgulanıp, katalogda yer alan suçlarda da ancak şartların doğması halinde dinleme kararının verilebileceği belirtilerek, katalogda bulunmayan bir suç nedeni ile önce terör suçu kapsamında soruşturma yapılacak izlenimi verilerek buna göre dinleme karanın verilmesinin kanuna karşı hile yoluna gitmek olduğu vurgulanmıştır. Kararın devamında da “Bir ülkenin demokratik bir ülke olup olmadığı görmek için, ceza yargılama normlarına ve uygulamasına bakılması gerektiği unutulmamalıdır. Yasalarda ki hükümlere ve o hükümlerin emredici olmalarına karşı, tam tersi uygulama yapılmakta ve böylece kanuna karşı hile yolu ile kanıt toplanmakta ise, bu kanıtların sözde kanıt olacakları unutulmamalıdır.….Elde edilen iletişim tutanakları ile sorgulama yapılarak, elde edilen ikrar ve dolaylı ikrarların, hukuka aykırı kanıtların “uzak etkisi gereği” geçerli olmayacağı gözetilmek sureti ile mahkumiyetlerine karar verilen tüm sanıkların beraatlarına, usulsüz dinleme talep eden, bu, talebe katılan ve nihayet bu kararları veren Kolluk Görevlileri, Cumhuriyet Savcıları ve Yargıçlar hakkında yasal işlem yapılmak üzere suç duyurusu yapılması gerektiği” belirtilmiştir. Bugün için muhalefet şerhinde yer alan bu değerlendirmelerin, gelecekte ana karar gerekçelerinde yer alması da mümkündür. Nihayetinde bu tespit ve değerlendirmeler 1.sınıf hâkimler tarafından yapılmaktadır. III-SONUÇ: İletişimi denetlenen yanı telefonu dinlenen kişi, dinleme esnasında ben falancayı öldürdüm, dediği ve yakalanmasına müteakip suçlamayı kabul etmediği ve susma hakkını kullandığı durumda, suçlu olur mu? Elbette böyle bir somut eylem ve öldürme var mı? Ceset nerede? Suç aleti nerede? Tanık var mı? Olay yeri incelemesinden, şüpheli ile ilgili bir parmak izi, kıl, tüy bir şey bulunmuş mu? Bu soruların cevapları olumlu olmadığı sürece, kişinin dinlenen telefonda suçunu ikrar ettiği ve sonra yetkili makamlar huzurunda inkâr ettiği veya susma hakkını kullandığı durumlarda, telefon kayıtlarının mahkûmiyete esas alınacağını düşünmek, sanırım biraz anlamsız olacaktır. Ayrıca tek başına ikrar yani suç işlediğini kabul etmek mahkûmiyet için yeterli değildir. Yargıtay Ceza Genel kurulunun yukarıda belirtilen kararında da belirtildiği üzere, mahkeme önünde yapılan ikrarın dahi tek başına yeterli olmadığı, söz konusu fiilin gerçekleştiğinin yan deliller ile desteklenerek bir anlam ifade edebileceği anlaşılmaktadır. Gizlice dinlenen kişinin susma hakkı ve diğer kanuni haklarını kendisine belirtilmemiş bir kişi konumunda bulunduğu, Anayasamızın 38/5.maddesinde “Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz” hükmü, CMK nın 147/1-e.maddesinde “Yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanunî hakkı olduğu söylenir.” hükmü, Anayasamızın 38/4.maddesinde yer alan “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz” hükmü, bir bütün olarak dikkate alındığında, yukarıda belirtilen açıklamalar ve içtihatlar paralelinde; “Sırf beyanlardan, örtülü bir takım açıklamalardan veya susma hakkını kullanmasından hareket ile şüpheli veya sanığın suçlanması ve cezalandırılması doğru değildir.”. Ayrıca, bu tedbire ikinci derecede başvurulabilir olmasına yönelik özelliğinin de, her uygulama sonrasında takdir ve denetiminin yapılması, keyfi kullanımlara engel olacaktır.


VERGİ BORÇLARI

Borç önceden doğmuş ise dolandırıcılık suçuna konu olamaz. Bu borcun vergi borçu olması suçu oluşumuna  etkili değildir.

1-)Vergi borcu,  önceden doğmuş borç gibidir. Vergi borcu tahakkuk ettikten sonra  dolandırıcılık suçuna konu olamaz.Borcu ödememek için hile ve desise kullanılması halinde, veya hile veya desise ile  vergi borcu ödenmiş gibi yapılması halinde  dolandırıcılık suçuna konu olamaz.Vergi borcunun ödenmesi için sahte dekont tanzim edilse veya sahte çek tanzim edilse dolandırıcılık suçuna konu olmaz


VARAKANIN ANLAM BÜTÜNLÜĞÜNÜN OLMASI GEREKİR

Bir yazının evrak olması için, bir anlam etrafında toplanması gerekir.Kâğıt üzerinde bulunan yazı bir amlam etrefında toplanmıyarsa, varaka olarak bahsedilemez.

Varakada bir anlam bütünlügünü olmasa gerekir Belgede sahecilik suçunun oluşması için önümüze gelen evrakın öncelikle vasıflarının olup olmadığını  araştırmamız gerekir.Bu konuda evrakın unsurları ile ilgili bölümde detaylı açıklama verilmiştir. Evrakın evvala bir mana bütünlüğü olması gerekir.Yani mananın bir amaç etrafından bütünleşmiş olması gerekir.Evrak  oldğu iddia edilen vesika veya belgeden hiç bir anlam çıkmıyor veya çıkan manalardan hukuki bir sonuç elde edilemiyorsa  belge değildir.


VERGİ KANUNUNLARI GEREĞİNCE TANZİM EDİLEN EVRAK VE DEFTERLER

213 sayılı Vergi Usul Kanunu gereğince tanzim edilen varaka ve defterler  5237 sayılı Türk Ceza   Kanunu'nun 204. maddesine mümas resmi varakada sahtecilik ve mezkur Kanunu'nun 207. maddesinde tanzim edilen hususi varakada sahtecilik suçuna konu olumaz.

Vergi Kanunları Geregince Tanzim Edilen Varaka ve Defterler. Vergi Kanunları gereğince tanzim edilen fiş, fatura, irsaliye gibi belgelerde  daha az vergi ödemek amacıyla vergi mükellefi tarafından  sahtecilik yapılması halinde,  hususi ve  resmi belgede sahtecilik suçu değil, sadece 213 sayılı Kanun uygulanır. Mesela bir kimsenin daha az vergi vermek için sahte kira akdine ilişkin hususi belgeyi  vergi dairesine ibraz etmesi halnde  hususi belgede sahtecilik suçundan dalayı değerlendirme yapmak gerekir.Kira akti, 213 sayılı Vergi Kanunu gereğince tanzim edilmsei gereken bir belge değildir. 213 sayılı Vergi Usul  Kanunu'nunda suçun oluşması için defter  ve belgelerin vergi kanunları gereğince tutulması gereken belge ve defterlerden olması gerekir. Belgede ikna kabiliyeti aranmaz.Falin vergi mükellefi olması gerekir.Amacın,vergi borcundan kurtulmaya matuf  olması gerekir.


GENEL OLARAK SUÇ İŞLEME SAİKİ

Suç işleme saiki her suçta bulunması gereken bir hususiyet değildir. Bazen suçun nitelikli şeklini temel şeklinden ayıran bir unsur olarak karşımıza çıkar.

1-)Saik, amaçtan önce gelir ve suçun işlenmesine gerekçe olarak kabul edilir.

2-)Mesela 5237 sayılı Türk Cez Kanunu'nun 77/1. maddesinde tanzim edilen  insanlığa karşı irtikap edilen suçlarda, suçun siyasî, ırkî, felsefî veya dinî' saiklerle işlenmesi suçun tefrik edeci unsurudur.

3-)5237 sayılı Türk Cez Kanunu'nun 79. maddesinde göçmen kaçakçılığı suçunda,  doğrudan veya dolaylı olarak menfaat temin etmek maksadıyla irtikap edilmesi  suçunun unsuru olarak tanımlanmıştır.

4-)Adam öldürme suçunun 'töre saikiyle' irtikap edilmesi ağırlaştırıcı sebeb olarak  tanzim edilmiştir.Ancak Yargıtay tarafından töre saikinin henüz tanımı yapan emsal bir kararı bulunmamaktadır.

5-)Kasten adam öldürme suçunun kan gütme saikiyle irtikap edilmesi  halinde verilecek ceza temel şekline göre  ceza arttırılır.


GÖZALTINA ALMANIN KAPSAMI

Kanuni bir gerekçe olmadan, kişileri arabada, karakolun bahçesinde, yolda bekletmek gözaltıdır.

1-)4.CD  2004/21680E ve 2006/9696K künyeli içtihadına göre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 5. Maddesi  Anayasanın 19/2. maddesi Polis Vazife  ve Salahiyet Kanunu'nun 13. maddesine göre, kanuni bir mecburiyet olmadan kişilerin tutulması, alıkonmas, araçta ve karakolda bekletilmesi haksız gözlatıdır.


GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA VE CEZA İNFAZ KURUMUNA VEYA TUTUKEVİNE YASAK EŞYA SOKMAK

Cezaevi görevlisi veya gardiyan, ceza infaz kurumuna yasak eşya sokulması halinde TCK 297/3. maddesi tatbik edilir Görevi kötüye kullanma suçu tatbik edilmez.

1-)TCK 297/3. fıkrası müstakil bir suç değildir. Failin sıfatı vesilesiyle ihdas edilmiş bir teşdit sebebidir.Mezkur Kanunu'nun 1. ve 2.fıkrasında tanzim edilen suçlar,  mevkuf ve hükümlülerin mahafazasıyla  vazifeli şahıslar tarafından irtikap edilmesi halinde verilecek ceza bir kat arttırılır.aslında burda görevi kötüye kullanma suçunun hususi bir şekli bulunmaktadır.Mesela bir polis memuru veya jandarma görevlisi tevkifevinde  bir mevkufa sim kartı vermesi halinde bu madde tatbik edilecektir.Bir cezaevi gardiyan Cumhuriyet savcısıyla tevkif evi denetimi yaparken, mevkufa bir sim kartı, cep telefonu, faks, vermesi halinde görevi suistimal suçu uygulanmaz. TCK'nun 297/3. maddesi uygulanır.

2-)Cezeevine yasak eşya sokmak suçuna iştirak mümkündür İnfaz kurumunda ya da cezaevinde çalışan kamu görevlisi, failin cezaevine  silah, uşturucu madde, haberleşme aracı, sim kartı, cep telefonu sokacağını biliyor ve failin içeriye rahat girmesi için görevini yerine getirmez veya getirmiş gibi yapması halinde fiil,infaz kurumuna yasak eşya sokmak suçunu ve bu suça iştirakı oluşturur.Burada 297/3. maddedeki fail, mezkur Kanunu'nun 297/1. maddesinde işlenen suça iştirak etmektedir.


VEKALET ÜCRETİ KURUM VEKİLİNE DEĞİL, KURUMA VERİLMELİDİR

1-)Vekalet ücreti kurum vekiline değil, kuruma verilmelidir.

2-)Bozmayi gerektirmis, sanik (M. D)’in temyiz itirazlan bu itibaria yerinde görülmüş oldugundan, hukmun aciklanan nedenlerle teblignameye aykin olarak  BOZULMASINA,   bozma   nedeni   yeniden  yargilama   yapilmasini gerektirmediginden, 5320 sayili Yasanm 8/1. maddesi yollamasiyla 1412 sayili CMUK'nun 322.maddesinin verdigi yetkiye dayanılarak hüküm fikrasindan "dilekce yazim ucretinin sanıktan alınarak katilan kurum vekiline verilmesine" cumlesinin cikartilarak yerine "dilekce yazim ucretinin sanıktan almarak katilan kuruma verilmesine" cumlesinin ekienmesi ve sanık hakkında sonucta hukmolunan 120 Yeni Turk Lirasi agir para cezasmm, 120 Yeni Turk Lirasi adli para cezasina donuşturulmesi suretiyle,eleştiri dişında diger yonleri   usul ve yasaya uygun bulunan hukmün DUZELTILEREK ONANMASINA, (6.CD 01/03/2007 tarihli ve  Esas No:2005/15542  Karar No:2007/2404 Künyeli içtihadı)


GÜVENİ KÖTÜYE KULLANMA VE ZİLYETLİK

Bir menkul mala, malik sıfatı ile zilyet olanlar asli zilyettir. Başkası için zilyet ise, kiralama, rehin gibi geçici de olsa kendi adına değil, asıl malik adına zilyetliği kullanan kişidir. Nakliyecinin zilyetliği başkası adına zilyetliktir. Nakliyeci, çoban, işçi, mümessil, kendisine teslim edilen malın zilyetliğini başkası adına kullanır. Fer’i zilyet ve başkası adına zilyedin kendisine teslim edilen menkul bir malı iade etmemesi emniyeti suiistimal suçunu oluştur. Şirkete çalışan şoförün, kullanmış olduğu taksiyi görevinin sonunda iade etmeyerek ketim etmesi emniyeti suiistimaldir.

Kişinin siyanetine, örf ve adet, nezaket, kanun ve anlaşma gereği terk edilmesi halinde, kişi kendiliğinden zilyet yardımcı olur.Misafirin, ev sahibinin eşyaları üzerindeki zilyetliği; alış veriş yapan müşterinin, markette dükkanda, lokantada, kafeteryada, vesaire yerlerde bulunan eşya üzerindeki zilyetliği yardımcı zilyettir.Mezkur eşyaların izinsiz alınması emniyeti suiistimal değil; hırsızlıktır.

Zilyet yardımcılığı veya hizmet zilyetliği, fer’i zilyet kavramından daha dardır. Zilyet yardımcısı ile asıl zilyet arasındaki ilişki kesintisiz ve süreklidir. Asıl zilyet, zilyet yardımcısının zilyetliğine her an son verme hakkına haiz olduğu gibi, zilyet yardımcısını zilyetliği kullanma şekline de her an müdahale edebilir.Zilyet yardımcısı asıl zilyedin hakimiyeti altındadır.Bu hakimiyet bazen gevşekte olsa süreklidir. Bir eş, diğer işin eşyaları üzerindeki tasarruf şekli, yardımcı zilyet mahiyetindedir. Zilyet yardımcısı, fer’i zilyet ve asli zilyedin talimatı doğrultusunda menkul malı kullanır. Zilyet yardımcısı kendisinin zilyetliği kullanma şeklini seçme hakkına sahip değildir. çoban, başkası için zilyettir. çünkü çoban, koyunların nasıl otlatılacağı hususunda daha fazla yetkiye sahiptir.Zilyetliği sona erdirmek feri zilyedin veya başkası için zilyedin elindekidir. Nakliyeci başkası için zilyettir. Bundan dolayı menkul malın nakledilmesi konusuna asli veya feri zilyedin fazla karışma hakkı yoktur. Sadece nakil işleminin uygun yapılmasını isteme hakkı vardır. Ancak, Ancak nakliyece Ancak nakliyenin en iyi nasıl yapılacağı konusunda tercih başkası için zilyet olan nakliyeciye aittir. Bundan dolayı başkası için zilyet olana, menkul mal teslim edildiğinden, çobanın koyunları iade etmemesi, nakliyecinin kendisine teslim edilen buğdayları satması hırsızlık değil; emniyeti suiistimaldir. Başkası için zilyetlikte ise, asli veya fer’i zilyet, her an zilyetliği sona erdirememekte ve zilyetliğin kullanım tarzını belirleme imkanına  sahip değildir. Bundan dolayı zilyetliğin iade edilmemesi veya başka bir amaç için kullanılması emniyeti suiistimal oluşturur.

Başkası için zilyet ve feri zilyet; zilyetliği kullanma şekline ve zilyetliğe son verme hakkına sahip olduğu halde; zilyet yardımcısı yani misafir, müşteri, benzin almak için petrol istasyonuna giren kişi, markette bulan müşteri, otobüsteki yolcu gibi zilyet yardımcı olan kişilerin zilyetliğine her an son verilebilir..

Yukarıda sayılan fiiller dolandırıcılık suçun oluşturmaz çünkü Yüce Yargıtay yerleşmiş içtihatlarına göre, mücerret yalan, dolandırıcılık suçunu oluşturmaz. Yalan söylemenin dolandırıcılık suçunu oluşturması için, vasıflı hale gelmesi gerekir. Her yalan, hile, desise dolandırıcılık değildir. Yalan, dolan, hile ve desisenin mülga 765 sayılı (mülga) Türk Cezanu  Kanunu'nun  503. maddesin de belirtildiği gibi, bir kişiyi kandırabilecek nitelikte olması gerekir.Yalan’ın ihmal şeklinde de olsa belli bir vasfa ulaşması gerekir.Veznedarın verdiği, fazla parayı bilerek alıp gitmekten ibaret fiili, Yüce Yargıtay haklı olarak dolandırıcılık olarak kabul etmemiştir.

Emniyeti suiistimal suçunda, menkul mal hukuk kurallarına uygun olarak alınıp, bilahare iade edilmemek için gayret gösterilir. Hırsızlıkta amaç, menkul malı almaya yöneliktir.

Bundan dolayı kişinin başlangıçta iradesinin sahih olup olmadığına bakmak gerekir. Müştekiden sahte plaka, ruhsat ve kimlik kartı ile arabasına yük alıp bilahare iade etmemekten ibaret fiil, emniyeti suiistimal değil; dolandırıcılıktır..

Yargıtay yerleşmiş kararlarına göre, şüpheli, müştekinin denetim istek ve imkanını ortadan kaldırmıyorsa, dolandırıcılık suçu, oluşmamıştır. Mesel�, başkasına ait arabayı müştekiye satılması halinde, müşteki almak istediği arabayı trafik tescilden kontrol etme imkanına sahip olduğundan dolandırıcılık suçu oluşmaz. Buna karşılık, Pazar yerinde, iğfal kabiliyeti olmayan sahte para ile alış veriş yapılması halinde, pazar yerinde, müştekinin iş yoğunluğu nedeni ile denetleme fırsatı olmadığından dolandırıcılık suçu oluşur.19/06/2008


VASIFLI OLMAYAN T ABANCA VE YASAK BIÇAK BULUNDURMAK

1-) Otomatik olmayan tabanca ile birlikte işyerinde veya evinde, sustalı veya muştalı bıçak bulundurması fiili, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 44. maddesi delâletiyle mezkur 6136 sayılı Kanunu'nun 13/3. maddesine mümas suçu uluşturur.

2-)Vasıfl Olmayan  Tabanca, Sustalı veya  Muştalı Bıçak  ve Mermiyi Birlikte Bulundurmak.İşyerinde veya evinde yapılan aramada, bir tabanca, pek az sayıda mermi ve bir adet müştalı bıçak bulundurlması halinde , 5237 sayılı Kanunun 44.  maddesi delâletiyle  6136 sayılı Kanunun 13/3. maddesi ile alt sınırdan uzaklaşılarak  ceza tayin edilir.Mezkur tabanca ve bıçakların taşınması  halinde de 6136 sayılı Kanunun 13/1 maddesi gereğince hüküm tesis edilmesi gerekir.


VAKIF ŞERHİNDE ZAMANAŞIMI

Dava, vakıf şerhinin terkini istemidir. Vakıflar Kanunu’nun geçici 5. maddesi hükmüne göre vakıf şerhleri ile ilgili devam etmekte olan davalarda diğer kanunlarda yer alan zamanaşımı ve hak düşürücü sürelere ilişkin hükümlerin bu kanun açısından uygulanmayacağı kuralı getirildiğinden burada 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3 maddesinde öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin, dolayısı ile 02.04.2004 tarihli ve 1/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararının uygulanma olanağı yoktur.

Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 15.10.2008 gününde verilen dilekçe ile vakıf şerhinin terkini istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın reddine dair verilen 19.02.2009 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Dava, 440 ada 3, 888 ada 1 ve 2 sayılı parsellerin tapu kaydındaki idare mahkemesi kararı ile konulan vakıf şerhinin terkini istemi ile açılmıştır.

Davalı, davanın reddini savunmuş, esasen de mevcut vakıf şerhlerinin taviz bedeli karşılığı kaldırıldığını belirtmiştir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Hükmü, davacı temyiz etmiştir.

5737 sayılı Vakıflar Kanunu 27.02.2008 tarihli Resmi Gazetede yayınlanmış ve aynı tarihte yürürlüğe girmiştir. Yasanın geçici 5. maddesi hükmüne göre vakıf şerhleri ile ilgili devam etmekte olan davalarda diğer kanunlarda yer alan zamanaşımı ve hak düşürücü sürelere ilişkin hükümlerin bu kanun açısından uygulanmayacağı kuralı getirildiğinden burada 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3 maddesinde öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin, dolayısı ile 02.04.2004 tarihli ve 1/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararının uygulanma olanağı yoktur.

Yukarıda sözü edilen 5737 sayılı Vakıflar Kanununun 18. maddesi hükmü gereğince; miri arazilerden mukataalı hayrata tahsis edilmeyenler ile aşar ve rüsumu vakfedilen taşınmazlar dışındaki icareteyn ve mukataalı vakıf şerhi bulunan gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde veya tasarrufundaki taşınmazlar taviz bedeline tabidir. Yasanın 3. maddesinde yapılan tanıma göre de, mukataalı vakıf; zemini vakfa üzerindeki yapı ve ağaçlar tasarruf edene ait olan ve kirası yıllık olarak alınan vakıf taşınmazlarını, icareteynli vakıf ise; değerine yakın peşin ücret ve ayrıca yıllık kira alınmak suretiyle süresiz olarak kiralanan vakıf taşınmazlarını ifade eder. Hal böyle olunca somut uyuşmazlığın çözümü için, kayda işlenen vakfın mukataalı veya icareteynli vakıf olup olmadığının veya miri arazilerde mukataalı hayrata tahsis edilmeyen ile aşar ve rüsumu vakfedilen taşınmazlardan bulunup bulunmadığının yöntemince araştırılması gerekir.

Vakfiye kapsamındaki her taşınmazın coğrafi konumu ve hukuki durumu ayrı olacağından bu taşınmazların kadim köy, kasaba ya da şehir içindeki mülk topraklar içinde olup olmadığının keşfen incelenmesi, taşınmazın konumunun düzenlenecek paftada kadim köy ve kasaba ya da şehirlere göre haritasında işaret edilmesi, vakfın niteliği hakkında bu belirlemeden sonra görüş bildirilmesi gerekir.

Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere vakıf türünün belirlenmesi ve belirlenen vakıf türüne göre çekişmeli taşınmazda vakfın bir hakkının kalıp kalmadığının, taviz bedeli ödenip ödenmeyeceğinin vakıf şerhinin doğrudan kaldırılması gerekip gerekmediğinin hiçbir kuşkuya yer bırakmadan saptanması bu tür davalarda önem kazanmaktadır.

Hal böyle olunca vakıflara ait tapu kaydı ilk tesisinden itibaren getirtilmeli, vakıf durumunu gösterir kayıtlar ve dayanılan diğer belgeler merciinden istenmeli, Vakıflar Genel Müdürlüğünden kayda işaret edilmiş vakfın türü hakkında bilgi alınmalı ve HUMK'nun 275. maddesi uyarınca yukarıdan beri sayılan ilkeleri kapsar biçimde bilirkişi görüşüne başvurularak sonucuna uygun bir hüküm kurulmalıdır.

Bütün bu açıklamalara göre mahkemece yapılması gereken iş, kayıtlara vakıf şerhinin işlenmesine dair idare mahkemesine ait dosyayı getirtmek, kayıtlara işlenen vakıf şerhinin ne olduğunu tespit etmek, tapu kaydı ve vakıfnameleri davalı idareden istemek, yukarıdaki yönteme uygun keşif yapılarak bilirkişiden vakfın türünü belirleyecek ayrıntılı ve gerekçeli rapor almak, istemi bunun sonucuna uygun olarak karara bağlamak olmalıdır. ( 14.HD  29.05.2009 tarili ve   Esas No:2009/6108  Karar No:2009/6573 künyeli kararı)


GERİ VERME KARARININ NİTELİĞİ

1-)Geri verme kararının yerine getirilip geririlmemesi Bakanlar Kurulunun takdirine kalmıştır.

2-) 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 18. maddesine göre, geri verme  kararının  yerine getirilip getirilmemesi  Bakanlar Kurulunun takdirine  bırakılması  olması karşısında, mahkemece ' geri verme talebibin kabul edilebilr olduğuna'  karar verilmesi  gerekirken, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 18/1. maddesi gereğince 'ülkesine geri verilmesine' karar verilmesi hukuka aykırıdır


TESELSÜLÜ OLUŞTURAN SAHTECİLİK SUÇLARININ İDDİANAMEDE GÖSTERİLMESİ GEREKİR

Yargılamanın konusu  iddianame ile sınırlı olduğundan,  teselsülü oluşturan sahtecilik  suçlarının  iddianamede belirtilmesi gerkir.İddianamede birden fazla sahtcilik suçu, bildirilmiş ise  failin zincirleme olarak mahkumiyeti mümkün değildir.

Bir amaç için birden fazla sahte belge tanzim edilmesi halinde, teselsül hükümlerinin tatbiki gerkir.Ayrıca sahteciliği oluşturan fillerin iddianamede anlatılması gerekir.

Sanık H. çelik’in zincirleme biçimde resmi belgede sahteciliğe azmettirme suçundan dolayı 765 sayılı TCY’nın 339/1, 80 ve 59. maddeleri uyarınca 2 yıl 11 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin olarak Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 08.07.2005 gün ve 49-101 sayılı hüküm sanık H. çelik müdafii ile Ankara Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 23.05.2007 gün ve 3878-3613 sayılı kararı ile onanmıştır. Yargıtay C.Başsavcılığı 24.07.2007 gün ve 196907 sayı ile;

“Sanık H. çelik hakkında 15.01.2004 tarihli iddianame ile 15.04.2002/645 sayılı ‘Muğla ili Sağlık Müdürlüğü Acil Sağlık Hizmetleri Şube Müdürlüğünde görevli Doktor A. Uyanık’ın Adıyaman ili Kahta ilçesi Akıncılar Köyü Sağlık Ocağında görevli olduğuna’ ilişkin yazının içeriği itibariyle gerçeğe aykırı bulunduğundan diğer sanıkları da bu yönden azmettirdiğinden bahisle ve iddianamedeki anlatıma uygun olarak da 765 s. TCK 64/2. maddesi delaletiyle 339/1, 31, 33. maddeleri gereğince cezalandırılması için dava açıldığı, diğer sanıklar için ise, bu dava yanında 15.04.2002/645 sayılı yazıyı doğrulatmak amacıyla 14.08.2002 gün 1305 sayılı ‘Dr. A. Uyanık’ın 05.08.2002 tarihinde görevden ayrıldığını’ belirtir ikinci bir sahte belge daha tanzim ettikleri iddia edilerek cezalandırılması istenilen maddelerin iki kez tatbikinin talep edildiği yerel mahkemece iddianamedeki anlatım ve sevk maddelerine uygun olmayarak adı geçen sanık hakkında iki ayrı sahtecilik suçundan kamu davası açılmış gibi düşünülüp zincirleme suç hükümlerinin uygulandığı anlaşılmaktadır.

5271 sayılı CMK’nun 225. maddesi uyarınca mahkemeler iddianamede belirtilen olayla bağlı olup, açılmayan bir olayla ilgili olarak hüküm kuramazlar. Karar; kim hakkında hangi eylemden dolayı dava açılmış ise onunla sınırlı olacaktır. İddianamede açıklanan fiilin dışına çıkılarak, dava konusu yapılmayan bir fiilden dolayı hüküm kurulamaz.

Bu bağlamda 15.04.2002/645 sayılı yazıyı doğrulatmak amacıyla 14.08.2002 gün 1305 sayılı ‘Dr. A. Uyanık’ın 05.08.2002 tarihinde görevden ayrıldığını’ belirtir gerçeğe aykırı düzenlenen sahte belgeden dolayı sanık H. çelik hakkında kamu davası açılması sağlattırılıp sonucuna göre zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı tartışıldıktan sonra 765 s. TKC’nun 80. maddesinin uygulanması olanaklı hale gelecektir” görüşüyle itiraz etmiş, sanık H. çelik hakkındaki hükmün onanmasına ilişkin özel Daire kararının kaldırılmasına, Yerel Mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesini istemiştir.